KEMAL BURKAY

enginerkiner - 09/08/2011 12:27:49 (476 okunma)



KEMAL BURKAY

Sürekli belirtmeye çalıştığım önemli bir nokta var:
AKP, politika yapma konusunda, bu ülkenin tarihindeki bütün burjuva partilerinden daha usta bir partidir. Bugüne kadar bunun değişik örneklerini gördük, Kemal Burkay ile ilgili olarak yeniden görüyoruz. 

AKP’nin demokratlığı konusunda bugüne kadar sürekli yazanlar bu noktayı genellikle atlıyorlar. Bir şeyi istemek yetmez, onu nasıl 
yapacağınızı da bilmeniz gerekir. Yoksa istemenizin fazla anlamı olmaz.

AKP, istediklerini nasıl yapacağını da biliyor. 

Baştan hepsini bilmiyor, ama sürekli deniyor, bulunca da yapmaya başlıyor.

AKP’nin Kürt sorununda sürekli deneme içinde olması bu nedenledir. Hiç bir konuda sonuna kadar gidemiyor. Deniyor, güçlü tepki görünce çekiliyor, bu kez başka yönden deniyor. 

AKP, Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu illerde önemli bir parti. Ülkedeki Kürt nüfusun yaklaşık yarısı Fırat’ın batısında yaşıyor ve bu kitleden en fazla oy alan partinin AKP olduğu genelikle kabul ediliyor. (Burada Fırat’ın batısındaki genel ortalamadan söz ediyorum.)

Bunlar yetmiyor.

AKP’ye kendi politikasını savunacak tanınmış Kürt aydınları gerekli. 

Bu çerçevede AKP’nin Kemal Burkay ile ilişki geliştirmeye çalışmasında garip yan bulunmuyor.

Burkay’ın AKP’nin açılım politikasını desteklediği biliniyor. 

Kendisinin yıllardan beri PKK ve silahlı mücadele ile ilgili tutumu da biliniyor.

Kemal Burkay, ülkeye geldikten sonra, bu konularda yeni bir görüş öne sürmedi.

Tanınmış bir Kürt politikacısının görüşleriyle AKP’nin görüşleri arasında önemli paralellikler varsa, yakınlaşma da doğaldır.

Değişik çevrelerin konuyla ilgili olarak bu kadar çok konuşmasını anlamak da zordur.

Burkay’ın görüşleri yıllardan beri bellidir ve eskisinden farklı olarak tek yaptığı sahaya inmek üzere olmasıdır. 

Görüldüğü kadarıyla, Kürt sorunu üzerine tartışmalarda devreye yeni bir aktör daha giriyor. Yepyeni bir aktör değil, ama sahaya iniyor.

Bu konuda en iyi tutumu Selahattin Demirtaş gösterdi ve Kemal Burkay’ı dikkatli olmaya çağırdı.

Binlerce Kürt siyasetçi hapiste ve sürgündeyken, bakanlar tarafından karşılanmak pek hoş bir durum olmasa gerektir.

Bunu belirtti ve dikkatli olması gerektiğini söyledi.

Bundan sonrasında yapılacak olan, birbiri ardısıra suçlamalar sıralamak değil, beklemektir. 

Kemal Burkay’ın nasıl bir tutum içine gireceğini görmektir.

Bu tutumun teorik çerçevesi bellidir ve bakalım pratikte nasıl şekillenecektir.

Benim amacım da Sol Birlik Yürütme Kurulu toplantılarından tanıdığım Burkay’a şöyle ya da böyle yapmalısın demek değil, söyledikleri ve yaptıkları üzerinden değerlendirme yapmaktır.

Burkay, Kürt sorununun barışçı çözümü konusunda eski görüşlerini tekrarladı.

12 Eylül öncesinde PKK’nin küçük bir hareket olduğunu, kendilerinin ise kitlesel olduğunu, Diyarbakır Belediye Başkanlığını kazandıklarını belirtti. 12 Eylül darbesinin ve ülkede yaşanılan ağır baskının silahlı mücadeleyi doğurduğunu ve geliştirdiğini söyledi.

Eğer 12 Eylül olmasaydı böyle olmazdı, Kürtlerin mücadelesi barışçı gelişip daha da kitleselleşebilirdi benzeri bir saptamada da bulundu.

Yukarıda belirttiğim gibi, Burkay’ın bu görüşü de yeni değil...

Son cümleye kadar saptamalar doğru ve ülkedeki sol hareketin tarihini bilen kimse de bunlara itiraz etmez. 

12 Eylül öncesinde kısaca Burkaycılar diye de bilinen TKSP, Kürtlerin arasındaki en büyük örgüttü. 

Ne ki, 12 Eylül oldu.

1978’de kurulan PKK de (daha önce UKO-Ulusal Kurtuluş Ordusu olarak bilinirdi) diğer örgütler gibi yenildi ve kadrolarından yakalanmayanları ülke dışına çekti.

Genellikle kabul edilen bir görüştür: PKK’nin küllerinden yeniden doğuşunu sağlayan Diyarbakır Cezaevi’ndeki uygulamalardır. 

Cezaevi komutanına bağlı olmayan, 12 Eylül rejiminin bilinçli ve planlı olarak hayata geçirdiği bu uygulamalar için işkence demek hafif kalır.

Vahşet daha doğru belirlemedir.

Bu vahşetin Kürt halkına ibret olsun diye yapıldığı, cezaevindeki uygulamaların halkın arasında hemen duyulduğu da biliniyor.

12 Eylül’den sonra silahlı mücadele konusunda değişik denemeler yapıldı. 

Devrimci Sol ve TİKKO bu konuda büyük çaba harcadılar, ama sadece PKK’nin silahlı eylemleri yayılabildiyse, bunun nedenini öncelikle ötekilerinin beceriksizliğinde değil, uygun kitle zemininde aramak gerekir.

12 Eylül’de Türkler de ağır baskı gördüler, ama Kürtlerinki daha da ağırdı.

Burada önemli bir nokta daha bulunuyor:

Konuyu sadece 12 Eylül ve Diyarbakır’a bağlamak doğru değildir.

Silahlı mücadelenin başladığı 1984 sonrasındaki dönemde yıllarca Diyarbakır yöntemleri bu kez geniş bir alanda uygulandı.

Köylülere dışkı yedirilmesi, köy meydanlarında atılan dayaklar, soyulan erkekler, tecavüz edilen kadınlar, Hizbullah ve JİTEM’in faili meçhulleri...

İşkenceden söz etmeye gerek yok, fazlasıyla biliniyor...

Bu uygulamaların “şerefi” zamanın hükümetlerine ve silahlı kuvvetlere aittir.

Can alıcı noktaya geliyoruz...

Kemal Burkay, Türkiye solunda alışılagelmiş yöntemi tekrarlıyor: geçmişi düzelterek bugüne yönelik sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.

12 Eylül olmasaydı, böyle olmazdı.

Ama olmuştur ve tarihte projeksiyon yöntemini kullanmak son derece yanlıştır. 

Geçmişteki önemli bir olayı olmamış kabul edip, öteki olayları ise aynı bırakarak yeniden tarih yazamazsınız. Farklı olabilecek tarihi tahmin etmek bile oldukça zordur. 

Bu hayali tarih anlayışı, bugünün sorunlarından uzaklaşmak için sonuçsuzca kullanılan bir yoldur. 

Burkay, solun büyük bölümünün yıllardan beri denediği sonuçsuz yolu kullanmaktadır.

Kemal Burkay hiç bir zaman şiddeti savunmadı.

Ne ki, 12 Eylül öncesinde şiddete karşı olmakla, bugün karşı olmanın anlamları farklıdır ve barışçı çözüm isteyen herkesin buna dikkat etmesi gerekir.

Sosyal bilimlerde “path dependence” denilen, geçilen yolun geçeni önemli olarak belirleyeceğini anlatan bir kavram vardır.

Geride kalan yaklaşık 30 yıllık bir silahlı mücadele var. 

30 yıl öncesinin barışçı gelişimiyle bugünkü arasında önemli farklılıklar olmak zorundadır.

Kabul edelim ya da etmeyelim, Kürtlerin önemli bir bölümü bugünkü kısıtlı haklarını bile ancak uzun bir silahlı mücadeleyle elde edebildiklerini düşünüyorlar. 

30 yıl bu savaşın içinde olanlara, savaşın içinde doğup büyümüş bir nesile, 12 Eylül öncesinden hareket ederek, “barışçı mücadele devam etseydi, bunlar olmazdı” mantığıyla yaklaşırsanız, yanlış yaparsınız.

O dünya yok artık ve çok geç oldu ama bunu bir an önce anlamakta yarar var.

Kemal Burkay, solumuzdaki hakim özelliğe sahip: olmayan bir dünya ile yaşıyor, o dünyadan bir türlü kopamıyor.

Neredeyse 30 yıllık bir silahlı mücadeleyi geride bırakmış ve değişik kazanımlar elde ettiğine inanan insanlara, basitçe, “silahlı mücadele doğru değildir, bırakın silahları” diye seslenerek sonuç alamazsınız.

12 Eylül’den önce bunu söylemenin koşulları vardı; ama artık o dünya yoktur.

Başka türlü düşünmek, barış için mücadele ederken, bu insanların 30 yıldır içinden geçtikleri süreci ve bu sürecin yarattığı insan tipolojisini dikkate almak zorundasınız.

Kemal Burkay bunu yapmıyor.

31 yıl ülke dışında yaşamış, değişik ülkelerde yaşanmış çatışmaları ve çözümleri daha yakından izlemiş bir insanın daha fazla öğrenmiş olmasını beklerdim.