Kirlenmiş bir kavram olarak sosyalizm

 enginerkiner - 20/12/2011 12:57:38 (446 okunma)



Kirlenmiş bir kavram olarak sosyalizm

Allah’a inanmam ama “Allah bu günleri de gösterdi” diye bir söz sarf edebilirim. 

Sosyalizm konusuyla ilgili olarak o kadar çok ve genellikle de tartışma değil de karşı tarafa bilgi verme temelinde tartışma yürüttüm ki, bir noktadan sonra insana bıkkınlık geliyordu.

Konuyu bilirsiniz, ama görüşünüzü ben kabul etmeyebilirim. Hiç sorun değil… Ama sosyalizm adına öyle savunularla karşılaştım ki, önce bilgi verip ardından da tartışmak gerekliliği ortaya çıktı. Bunun da oldukça bıktırıcı bir tartışma olduğunu belirtmek gerekir.

İlk kez 1994 yılında Sosyalizmin Sorunları adlı kitap dizisinin ilkinde –önce Almanya’da ardından da Belge Yayınları tarafından Türkiye’de yayınlandı- neden marksist olmadığımı açıklamıştım. 
Bugünkü bakışla naif denilebilecek bir yazıydı. Görüşü gerekçelendiriyordu, ama yeterli olmaktan hayli uzaktı…
Ardından Almanya’da bulunmanın ve bu ülkenin solu içinde olmanın büyük getirilerinden birisi olarak Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin tarihini öğrenmek gerektiğini anladım. 

DAC’de Duvar’ın yıkılmasından önce de muhalefet vardı ve bu muhalefetin önemli isimlerinden bazıları Duvar’ın yıkılmasının ardından da solda kalmışlardı.

DAC, sosyalist ülkeler arasında üretici güçlerin en fazla geliştiği, “sosyalizmin vitrini” sayılan bir ülkeydi. Bu ülkenin tarihi, genel olarak sosyalist sistemin ve SSCB’nin tarihiyle bağlantılı olarak düşünülmeliydi. 

Konuyu öğrendikçe, marksizmin birbiriyle ilişkili iki bölümü olduğunu daha iyi anladım: kapitalizm eleştirisi ve kapitalizme seçenek bir düzenin, sosyalizmin kurulması ve sosyalizmin gelişerek komünizme ulaşması…

Kapitalizm eleştirisi konusunda marksizmin –yetersiz de olsa- kendisini sürekli yenileyebildiğini belirtmek gerekir. Çağdaş kapitalizmin eleştirisinde önemli zaafları bulunmakla birlikte, marksizmi es geçerek tutarlı bir kapitalizm analizi yapmak mümkün değildir.
Ama marksizm, kapitalizm eleştirisinden ibaret değildir. Kapitalizme seçenek bir düzenin, sosyalizmin kurulmasını ve geliştirilmesini de içerir. 

İkinci bölümde marksizmin kendisini hiç yenileyemediğini ve ağır bir başarısızlık yaşadığını 20. yüzyıl tarihi yeterince gösteriyor. 
Burada önemli bir olgu ortaya çıkıyor: sosyalist ülkelerin tarihinin öğrenilmesi…

Bu tarihin 1917-1928 dönemiyle, 1985 sonrasını oldukça iyi biliyoruz. Yarım asırlık ara dönemde ne oldu, fazla bilmiyoruz. 
Burada bilgiden kastedilen parti tarihinin öğrenilmesi değil, toplumsal tarihtir. 

Sosyalizmin de parti tarihi adıyla şekillenmiş resmi tarihi vardır.
Sosyalizmde üretici güçler sorunu (bize sunular rakamlar ve gerçek durum arasındaki büyük farklılık), sosyalizmde yolsuzluklar (propaganda ile gerçeklik arasındaki farklılık), sosyalizmde denetim mekanizmalarının zayıflığı ve nedenleri…

Ve sonuçta incelenmesi gereken ana nokta: komünistlerin içinden burjuvazinin doğuşu nasıl oldu?

Marksist sosyalizm tarihsel gelişmesi içinde kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurdu. Bu sürecin tarihsel olarak incelenmesi ancak sosyalist ülkelerin tarihinin öğrenilmesiyle mümkündür.

Bu satırların yazarı da bu gelişmeyi büyük hayret içinde öğrendi. Hayretimin bir nedeni de konuyla ilgili empirik incelemelerin bulunması ve bunlardan habersiz kalmış olmamdı.

İlk olarak Orta Avrupa ülkelerinde 1989’dan birkaç yıl önce KP ve ilgili kurumların yöneticilerinin pozisyonlarıyla, 1989’dan birkaç yıl sonra aynı kişilerin konumlarını karşılaştıran Capitalism with a Comrade’s Face: Yoldaş Yüzlü Kapitalizm kitabını okudum ve resmen aklım durdu. Sosyalist ülkelere kapitalizm ve burjuvazi dışarıdan gelmemiş, iç evrim sonucu ortaya çıkmıştı. Doğuya doğru gidildikçe iç evrim daha da belirginleşiyordu. 

Almanya’da da üniversite bitirirken, diploma tezi olarak Bulgaristan’da sosyalizmden kapitalizme geçiş konusunu seçtim ve bu geçişin mekanizmalarını bir ülke özelinde incelemek fırsatı buldum. Bu mekanizmalar özgün özelliklerin yanı sıra genel özellikler de taşıyorlardı.

2000 yılı civarındaydı, tam yılını hatırlamıyorum, Goethe Üniversitesi’nde devlet teorisi alanında profesör olan Joachim Hirsch’in emekli olmasıyla ilgili olarak bir sempozyum düzenlenmişti. Hirsch, materyalist devlet teorisinin geliştirilmesinde önemli bir isimdi ve sempozyuma Türkiye’den de bir bölüm öğretim üyesi gelmişti. 
İngilizce yapılan sempozyumda bir ara söz alıp “sosyalizmden kapitalizme geçiş”ten söz ettiğimde, Türkiye’den gelen öğretim üyeleri hayretle bana baktılar: sosyalizmden kapitalizme geçiş nasıl olabilirdi?

Bu hayrete de ben hayret ettim. Reel sosyalizm yıkılalı neredeyse on yıl olmuş ama kafalardaki propaganda ürünü kavramlar yıkılmamış… 
Geçmiş reel anlamında da olsa sosyalizm ise, şimdiki toplum düzenleri de kapitalizm ise, sosyalizmden kapitalizme geçilmiş demektir. 
Kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı olarak tanımlanan ve 1917’de de böyle başlamış sayılan 20. yüzyıl, sosyalizmden kapitalizme geçiş çağı olarak kapandı. 

YOKSA SOSYALİZM DEĞİL MİYDİ?

Evet, reel sosyalizm ile kitabi marksist sosyalizm arasında önemli farklılıklar vardır, ancak buradan gidilerek önemli bir sonuca ulaşılamaz. Şöyle ki: yıkılan (marksist) sosyalizm değildi demek iki nedenle herhangi bir anlam taşımıyor. 

Birincisi: 1848’i başlangıç alırsak, marksist sosyalizmin 160 yıldır neden bir türlü hayata geçemediği açıklanmak zorundadır.

İkincisi ve daha önemlisi, tarihte geçmişe doğru projeksiyon yapılmaz. Geçmişte şöyle olsaydı böyle olurdu dediğinizde, varsayım kabul edilebilecek bir görüşü savunmuş olursunuz. Marksist teoride sosyalizm ve komünizm için yapılan saptamalar, bunların hayata geçebileceği anlamına gelmez. Geçebilir de geçmeyebilir de… Hayata geçirilebilirse eğer, reel sosyalizmden daha iyisi de ortaya çıkabilir, daha kötüsü de… 
Bunların hepsi varsayımdır çünkü uygulanamamışlardır ve bir gün uygulanabilirlerse eğer gerçekte ne tür sonuçlara yol açacakları da önceden söylenemez. 

Bu varsayımların bilimsel gerçekmiş gibi sunulması doğru değildir.

KİRLENMİŞ KAVRAMLAR

2007’de ozgurmedya.org sitesinde eski arkadaşlarla tartışırken, sosyalizm ve komünizmin kirlenmiş kavramlar olduğunu savundum ve Lenin’in sosyal demokrasi adından vazgeçmesini de örnek olarak gösterdim. 

İkinci Enternasyonal partilerinin emperyalist savaşı desteklemelerinin ardından Lenin, sosyal demokrasi kavramının kirlendiğini belirtir ve bunun yerine komünizmin kullanılması gerektiğini savunur.
Sosyal demokrasi, o zamana kadar, daha sonra kullanılan sosyalizm ve komünizmin yerine kullanılırdı. Hatırlanacağı gibi Rusya’da da partinin ilk adı Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi idi. 

Sosyalizmin tarihinde kullanılan ve o güne kadar alameti farika sayılan ismin kirlenmesi ilk kez olmuyor. 

20. yüzyıl sonunda sosyalizm ve komünizm adına yaşanılan büyük rezalet, 20. yüzyıl başındakinden çok daha büyüktür. 
Bu nedenle, kapitalizme karşı olan insanların, anti kapitalizm ya da buna benzer bir kavramı kullanmaları yerinde olur. 

ANTİ KAPİTALİZM

Yaşanmış sosyalizmle ilgili değerlendirmeler yapılırken, çağdaş kapitalizmle ilgili yanlış değerlendirmeler de ortaya çıkabiliyor.
Bunlardan sadece ikisi üzerinde kısaca duracağım.

Birincisi: Kapitalizmin yerini bilgi toplumunun almasıdır. 
Şu kadarı söylenebilir; birikmiş bilginin önemi eskisine göre önemli oranda arttı, ama bilgi, onun uygulanabileceği araçlar yoksa büyük anlam taşımaz. Müthiş bir kimya bilginiz olabilir, ama bu bilgiyi uygulayabileceğiniz ve büyük üretim yapabileceğiniz gerekli araçlar yoksa büyük anlam taşımaz. 

Büyük üretim araçlarında özel mülkiyete son verilmesi bu nedenle bugün de önemsizleşmemiştir.

İkincisi: Kapitalizmin giderek sosyalleşmesi ve demokratikleşmesidir.
İlgisi yok, diyeceğim. 

Hindistan’da başlayan ve ardından değişik ülkelere yayılan, teorik temelini Muhammed Yunus’un attığı mikro kredi uygulaması, bugün, “yoksullukla iş yapmak” olarak adlandırılıyor. Kapitalizm, yoksulluktan bile kazanç sağlıyor.

Mikro kredi uygulaması, nüfusun en yoksul kesimini oluşturan ailelere 300 dolar civarında kredi verilmesini ve onların da bununla küçük işletme kurmasını amaçlıyordu. Yüksek faiz oranları ve piyasada rekabet edememe sonucu bu krediyi alan ailelerin genellikle başarılı olamamaları sonucu mikro kredinin artık savunulacak tarafı kalmadı. Belki birkaç ailenin durumu iyileşti ama asıl durumu iyileşenler ise yoksulluktan bile kazanç elde eden bankalar oldu.

Kapitalizm sadece dünya genelinde değil, metropollerde de gittikçe asosyalleşiyor.

Demokratiklik konusunda da böyle…
Bizdeki yoğun anti demokratik ortamın sonucu olarak Batı ülkelerindeki geniş protesto hareketlerine büyük sempatiyle bakıldığını biliyorum. Sempatiye diyeceğim yok ama bu hareketler çok abartılıyor. Protesto uzun erimli olabilirse ve sistemi şu ya da bu noktadan zorlayabilirse gerçekten anlamlı oluyor. 

Batı ülkeleri solunu izleyen ve hatta içinde olanların bildikleri bir gerçek var: sürekli denemek gerek, öğrenmek ve yeniden denemek gerek, ama abartmadan…

Gelecekle ilgili teori kurulmadan olmaz, ama şunu unutmamak şartıyla: her teori geçicidir ve onun zamanının ne zaman geçtiğini izleyebilmek gerekir. Aksi durumda o teorinin esiri olmak ve bugünü bile anlayamayacak duruma gelmek kaçınılmaz oluyor.
Çok uzun bir konuyu kısaca yazmaya çalıştım…

Genel sonuç söyle belirtilebilir: teoriler gelir, teoriler gider. Tarih, teoriler mezarlığı olarak da tanımlanabilir. Marksizm nasıl kendisinden önceki teorilerden etkilenmişse, kendisinden sonraki teorileri de etkileyecektir. 

Kapitalizmin içinde bulunduğu derin çelişkilere ve bunların sürekli olarak kendilerini göstermesine karşın, kapitalizme karşı muhalefet hareketlerinin zayıf kalmasının başlıca nedeni, inandırıcı bir seçeneğin olmamasıdır. 

Marksist sosyalizm altın çağını gelecek için, o dönemde, inandırıcı görünen bir seçenek sunabildiği için yaşamıştı. 
İnandırıcı bir seçeneğin yeterince oluşamadığı koşullarda yoksulluk ve despotluk kendi başına ancak sonuçsuz patlamalar yaratabilir, ötesini değil…