MHP VE...

MHP VE...

MHP İzmir’de büyük bir bayrak mitingi düzenledi. Parti Başkanı Bahçeli AKP’ye, çözüm sürecine, akil insanlara veryansın etti.

Devlet Bahçeli, eskiden de olduğu gibi, AKP’nin çizgisinde hareket ediyor.

Politik mücadelede büyük olmanın iki koşulu vardır:

Kendiniz olabildiğince büyümeye çalışırsınız ve de rakiplerinizin birlikte hareket etmesini engellersiniz.

MHP, gerçekte AKP’ye değil CHP’ye yükleniyor.

AKP’ye yüklenebilmesi için izlenilen çözüm politikasına alternatif getirmesi gerek.

MHP’nin alternatifi bulunmuyor. Bunun yerine eski çizginin –askeri çözüm- sürdürülmesinden yana, ama bu da artık hiç inandırıcı olmuyor.

Devlet Bahçeli MHP’lilerin sokağa çıkmasını engelliyor diye bilinir.

On yıl önce bu düşünce doğru olabilirdi ama artık değildir.

MHP geçmişte sokağa hiçbir zaman kendi gücüyle çıkmadı. Arkasında açık veya örtülü olarak polis ve gizli servisler bulundu.

MHP’nin devlete rağmen sokağa çıkması görülmüş değildir, böyle bir eyleme alışık da değiller.

Polisi, ordunun önemli bölümünü ve gizli servisleri büyük oranda denetimi altına alan AKP’ye karşı MHP’nin tabanını sokağa dökmesi olacak iş değildir. Yaparlarsa bile kısa sürede vazgeçeceklerdir.

MHP büyük başarısızlığını çözüm sürecine karşı çıkarak kapatmaya çalışıyor.

1960 sonlarında kurulduğundan beri Türkeş’in yıllardan beri izlediği politikayı sürdüren MHP, Kafkaslar ve Orta Asya’daki “esir Türkler” konusunu sürekli gündemde tuttu.

1991’de SSCB’nin dağılmasının ardından Türkiye’nin ve MHP’nin önünde büyük bir yayılma alanı açıldı.

Turgut Özal’ın “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar 200 milyonluk Türk dünyası” saptaması izlenecek politikanın özeti gibiydi:

ABD’nin desteğiyle Kafkasya ve Orta Asya’daki “Türki Cumhuriyetler” üzerinde etki sağlamak ve Rusya Federasyonu’nu bu alanda geriletmek…

Bu bölge doğal gaz ve petrol bölgesiydi ve enerji kaynaklarının denetimi bakımından önemliydi.

MHP de önce Çarlık Rusyası ardından da SSCB tarafından parçalanmış Türkistan’ı birleştirerek yeniden kurmak için bu alana hızla girdi.

Sonucun hüsran olduğunun ortaya çıkması için 10-15 yıl yeterli oldu.

Türk motifinin ön planda olduğu, 200 milyon Türk ve bunların yaşadıkları geniş alan üzerinde esas olarak Rusya Federasyonu ile rekabet ederek etkinlik kurma projesi başarısızlıkla sonuçlandı.

Türkiye bu alanda bazı başarılı adımlar atmakla birlikte beklentilerinin çok gerisinde kaldı. Rusya Federasyonu bölgedeki enerji kaynaklarını büyük oranda denetimine aldı.

Türkiye’nin tek yapabildiği Bakü-Ceyhan petrol boru hattının inşa edilmesi oldu.

Bu hattın tam kapasiteyle çalışabilmesi için gerekli ek petrolü vermeyi ise Kazakistan reddetti.

Bir dönem popüler olan NABUCCO boru hattı ise Rusya’nın Türkmenistan doğal gazı ve Kazakistan petrolünün ihracı konusunda bu ülkelerle ek anlaşmalar yapması nedeniyle gerçekleşmeyecekmiş gibi görünüyor. Uzun boru hattı için gerekli miktarda petrol ve doğal gaz bulunamadıktan sonra hattın yapılmasının anlamı da kalmıyor.

Türkiye en büyük darbeyi “tek millet iki devlet” söylemiyle yaklaştığı Azerbaycan’da yedi.

1992’de devlet başkanlığı seçimini kazanan Elçibey Türkçü idi.

Bölge politikasında gözetilmesi gereken dengelerle hayallerini birbirine karıştırdığı için bir yıl sonra bir darbeyle cumhurbaşkanlığından uzaklaştırıldı. Yerine Haydar Aliyev geçti.

Mesele darbe yapmak ise Türkiye geride duracak değildi.

1995’te Tansu Çiller’in başbakan Demirel’in cumhurbaşkanı olduğu sırada Türkiye, Azerbaycan’da Aliyev’e karşı darbe düzenledi. Ne ki, orası Türkiye değil başka bir yerdi. Aliyev de yıllarca Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politik Bürosu’nda Sovyet gizli servisi KGB’nin sorumlusu olarak bulunmuştu. TC yöneticilerinin kiminle dans ettiklerini anlaması uzun sürmedi. Darbe bastırıldı, Türkiye’nin Bakü büyükelçisi de Ankara’ya kaçmak zorunda kaldı.

Türkiye’nin 1991’de başlayan ve Ortadoğu, Afrika’nın bir bölümü, Kafkasya ve Orta Asya’da bölgesel güç olmak girişimi ilk dönemini pek de başarılı olarak kapatmadı.

Bunun ardından İslam vurgusunun ön plana çıktığı ve asıl alanın Ortadoğu ile Afrika’nın bir bölümü olduğu ikinci dönem –AKP dönemi- gelecektir.

MHP ilk dönemde yaşadığı başarısızlığı ikinci dönemde yer almayarak sürdürecek gibi görünüyor.

Partinin kuruluşundan beri alameti farikalarından birisi olan “esir Türkler, soydaşlar” konusu kapandı. MHP o alana girdi ve bir süre sonra kapıların yüzüne kapandığını gördü.

Kürtlerle anlaşarak denilmese bile en azından çelişkiyi keskinleştirmeyerek ve İslam motifini kullanarak Ortadoğu’ya etkin olarak yönelmek MHP’nin yapabileceği iş değil…

Türkiye’nin alt emperyalizm tarihinin ikinci evresinde MHP bulunmayacak…

İkinci evre başka bir yazının konusu olmakla birlikte Türkiye’nin başarı şansının ilk evreden daha yüksek olduğu söylenebilir.

İlk olarak, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya gibi Rusya Federasyonu’nun “arka bahçesi” değildir. Bu alanda da rakipler bulunmakla birlikte ilk evredeki kadar güçlü bir rakip yoktur.

İkincisi, Türkiye Kürtlerle belirli bir uzlaşma sağlanmadan bölgede başarı şansının olmadığını gördü ve politikasını değiştirdi.

Güney Kürdistan’ın Türkiye tarafından ekonomik olarak istila edilmesi ve bu bölgeyle Irak hükümetinden ayrı olarak yapılan petrol anlaşması büyük bir adımdı. Bu adımı Batı Kürdistan’a karşı alınan tutumun yumuşatılması ve Kuzey Kürdistan’da başlatılan çözüm süreci izledi.

MHP’nin bir türlü anlamadığı şudur: AKP barış istediği için barışa yönelmiyor. Bölgede kurmak istediği egemenliğin yolunun Kürtlerle barışmaktan geçtiğini gördüğü için barışa yöneliyor.

Herkes kendi amacını izleyerek bir dönem birlikte yükselecek…

Okur, ana muhalefet partisi CHP bu konuda ne yapacak, diye bir soru sorabilir.

Ben bilmiyorum, açıkçası CHP’lilerin bildiğini de sanmıyorum.

CHP barış konusundaki belirsiz tutumuyla yanlış bile yapamıyor.