NE OLUYOR?

NE OLUYOR?
Abdullah Öcalan ile bir süreden beri hükümet ve devlet arasında yürütülen görüşmeler barış ve ateşkes çağrısıyla sonuçlandı. Bu durumun sadece MHP, CHP içinde değil, solun geniş bir kesimi ve hatta Kürtler arasında da tedirginlik ve ne olup bittiğini anlamamak bağlamında bir karışıklık oluşturduğu görülebiliyor. Bileşenlerdeki tedirginlik ve karışıklığın ayrı nedenleri bulunmakla birlikte, ortak paydanın ne olduğunu anlamamak ve buradan hareketle de ne yapacağını bilememek şeklinde ortaya çıktığı söylenebilir. Burada insanların ve kurumların ne söylediklerine değil –herkes bir şeyler söylüyor- bunu ne oranda somutlayabildiklerine bakmak gerekir.

Örneğin “yeni dönemin görevleri”nden söz ediliyor, ama bunlar nedir, somutlanamıyor.

Görevler nelerdir, örgütler ve kişiler bunları kaldırabilecek yeterliliğe sahip midir, değillerse bu yeterliliği nasıl kazanabilirler sorularına cevap vermeyen görev saptamaları içerik olarak boştur, şu ortamda bir şeyler söylemiş olmanın ötesinde anlama sahip değildir.

Bu yazının amacı olup biteni açıklamaya çalışmaktır.

Bunu yaparken büyük resimden küçüğe doğru gitmek gerekir.

“Öcalan önce şöyle demişti, sonra böyle dedi”, “Başbakan Erdoğan daha altı ay önce ne diyordu, şimdi ne diyor” vb. gibi saptamalardan yola çıkarak ve günlük ya da kısa vadeli söylem ve adımları analiz ederek büyüğe varamazsınız.

Büyük, küçüklerden oluşur ama büyüğün içindeki küçükler de eski küçük gibi kalmazlar. İçinde ya da uzak olmayan çevresinde yer aldıkları büyüğe göre farklı özellikler kazanırlar, gelişmeleri ya da gerilemeleri de farklı olur.

Bir başka yanlış yaklaşım, geçmiş analizinden hareketle bugüne varmaya çalışmaktır. Bu yaklaşım büyük virajları açıklayamaz ya da şaşırıp kalır. Kuşkusuz bugünün geçmişle yakın bağlantısı vardır ama buradan bugünün geçmişin o güne kadar bilinen analizi üzerinde yükseleceği sonucu çıkmaz. Bunun yerine bugünü esas alarak analiz etmek ve buradan hareketle geçmişin farklı bir değerlendirmesine ulaşmak ya da geçmişi yeniden kurmak daha doğrudur.

Burada da bugün, geçmiş üzerinde yükselecektir, ama bu geçmişin değerlendirilmesi önceki yapılanlardan farklıdır.

Bir başka yanlış anlayış, fikir mücadelesi üzerinedir. Silahlı mücadelenin yerini fikirlerin mücadelesinin alacağı söyleniyor. Gerçekte ise, fikir mücadelesi, fikirlerin arkasındaki güçlerin mücadelesidir. Bu güç maddi güç ya da önemli bir entelektüel güç ya da ikisi birden olabilir. Fikri gücün maddi güce dönüşmesi bunlar sayesinde olur. Bu anlamda silahlı mücadele de aynı zamanda fikir mücadelesidir. Söz konusu olan silahlı mücadelenin yerini fikir mücadelesinin alması değil, mücadelenin yönteminin değişmesidir.

Bugünkü durumu 1999 yılında Öcalan’ın yakalandıktan sonra yaptığı barış çağrısı sonucu ortaya çıkan duruma benzetmek mümkündür. O zaman da çok kişi Öcalan’ın masaya yumruğunu indirerek açıkça meydan okumasını bekliyordu; şimdi ise kısa süre öncesine kadar ise ateşkes ve barış değil, savaşın yükseltileceğini düşünüyordu.

Ne oldu, önce bunu anlamaya çalışalım…

 

ORTADOĞU’DA AKTÖR OLMAK…

Kürtlerin Ortadoğu’da yeni bir politik aktör olarak ortaya çıktıkları ve kim olursa olsun Ortadoğu politikasında Kürtleri de dikkate almak zorunda olduğu saptaması doğrudur, ama iki kısıtlamayı dikkate almak şartıyla:

Birincisi: Kürtler homojen bir bütün değildir, bazen birlikte bazen ayrı davranan parçalardan oluşmaktadır. Farklı bileşenlerden oluşan bir özneyi tek isim altında toplayıp önemli iç farklılıkları unutmak doğru değildir.

İkincisi: Kürtlerin gerek bir bütün olarak gerekse de ayrı ayrı (Kuzey-Güney-Batı ve Doğu Kürdistan Kürtleri) dikkate alınacak özneler olmaları bir şeydir, önemli oranda bağımsız davranabilecek politik aktörler olmaları başka bir şeydir.

Örneğin PKK Ortadoğu’da dikkate alınması gereken bir güçtür, ama on bin civarında gerillayla bu bölgede bağımsız aktör olamazsınız. Başkalarının ne yaptığını sürekli dikkate almak ve konumunuzu da buna göre belirlemek zorundasınız.

Yaptığınızı farklı bir söylemle sunabilirsiniz, ama politikada önemli olan söylemin arkasını görebilmek, söylemi okumakla sınırlı kalmamaktır.

PKK’nin hareket tarzını anlamak istiyorsanız, Türkiye’nin hareket tarzına bakmanız gerekir. Ortadoğu’nun bu iki siyasi aktörü birbirini sürekli olarak dikkate almakta ve her olanağı değerlendirerek kendi hareket alanını genişletmeye, karşı tarafınkini ise kısıtlamaya çalışmaktadır.

Öcalan’ın en önemli özelliği Türkiye’nin ne yaptığını sürekli olarak dikkatle izlemesidir. Aynı durum Türkiye hükümeti ve devleti için de geçerlidir. Karşıt iki politik aktörün birbirinin ne yaptığını dikkatle izlemesi ve hareket tarzını düzenlerken bunu önemle dikkate alması, bir süre sonra kaçınılmaz olarak aktörlerin birlikte değerlendirilmesi gerekliliğini doğurur. Bir tarafın hareket tarzı ötekinin ne yapacağını da önemli oranda belirlemektedir.

Buradan hareketle Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumunu dikkate almayan bir PKK değerlendirmesinin ya da PKK’nin konumunu dikkate almayan bir Türkiye değerlendirmesinin önemli eksiklik içereceği söylenebilir.

Türkiye Ortadoğu’nun en güçlü ülkesidir. Yirmi yıl önce esas olarak askeri güce dayanan bölgesel güç ya da askeri alt emperyalizm özelliğini, aradan geçen sürede ekonomik güçle de takviye etmiştir. Özal döneminde Kafkaslar ve Orta Asya’da ekonomik olarak önemli bir varlık gösteremeyen Türkiye’nin, aradan geçen zaman içinde Güney Kürdistan’ı ekonomik olarak kendine bağlaması, silah ihracatına yönelmesi ve bazı Afrika ülkelerinde bile yatırımlara girişmesi dikkate alınmalıdır.

Türkiye alt emperyalist bir özelliğe sahip olmakla birlikte az çok bağımsız sayılabilecek politik bir aktör değildir. Hareket alanını sürekli olarak genişletmeye çalışmakla birlikte böyle bir özelliği yoktur.

Bu saptama Türkiye’nin Ortadoğu’daki yükselen güç olma konumunu ortadan kaldırmaz. Yükselme sürecinde başarısızlıklar, geri adımlar olabilir ama süreç devam etmektedir ve bu durumu dikkate almadan yapılacak bir değerlendirme doğru olmaz.

PKK’nin Türkiye ve Ortadoğu’daki hareket tarzını bu çerçeve içinde analiz etmek gerekir ya da Türkiye’nin mevcut konumunu ve yönelimini dikkate almadan geçerli bir PKK analizi yapmak mümkün değildir.

PKK dikkate alınması gereken bir politik aktördür. Hareket alanını sürekli genişletmeye çalışmaktadır, ama isteklerini başka aktörlere dayatabilmesinin sınırları vardır; bunu dikkate almadan hareket etmek maceracılık olur ve ağır sonuçlara yol açabilir.

 

BİRLİKTE YÜKSELELİM

Barış ve ateşkes yukarıdaki iki kelime ile de ifade edilebilir: Birlikte yükselelim. Türkiye, Ortadoğu’da yükselen güç konumunda yeni bir hızlanmaya yöneliyor. Türkler ve Kürtler birlikte yükselsinler… Türkiye ile birlikte biz de yükselelim. Sonra bakalım ne olur?

Burada Ortadoğu’nun şimdiki en önemli savaşına, Suriye’deki iç savaşa yakından bakmak gerekir.

Suriye’de 21. yüzyılın ilk dünya savaşı yaşanıyor.

Bu savaş, 1970’li yıllarda Angola’da yaşanan ve yıllarca süren iç savaşta olduğu gibi, Almanca’daki bir terimle Stellvertreterkrieg özelliğini taşıyor. Büyük güçler doğrudan savaşa girmiyor, bunun yerine kendilerine yakın olanları destekliyorlar.

Angola’da MPLA ile UNITA arasındaki savaşta Küba ilkinin yanında, Güney Afrika ikincisinin yanında savaşıyordu. SSCB ve ABD de karşılıklı olarak iki tarafı destekliyordu.

Suriye’deki halk ayaklanması sonucu başlayan iç savaşta ise bir tarafta Rusya Federasyonu, Çin, İran ve Lübnan’daki Hizbullah yer alıyor. (Filistin’deki Hamas da başlangıçta bu yandaydı ama kardeş örgütü Müslüman Kardeşler’in Mısır’da iktidara gelmesinin ardından bu saftan çekildi); diğer yanda ise ABD, Fransa, İngiltere, Suudi Arabistan ve Türkiye yer alıyor. Her iki taraftaki aktörlerin sayısı çoğaltılabilir, ama asıl güçlerin sayılması yeterlidir.

Bu savaşın özelliği, iki tarafın da herhangi bir ilerici özelliğe sahip olmamasıdır. Rusya Federasyonu ve İran’ın ilerici herhangi bir özelliği bulunmuyor. Bu güçlerin desteklediği Suriye’deki militarist monarşist Esad yönetiminin de keza herhangi bir ilerici yanı bulunmuyor. (Konuyu dağıtmamak için ayrıntıya girmiyorum.)

PKK burada üçüncü bir taraf olabilecek güce sahip değildir. “Bu savaş bizi ilgilendirmez” de diyemez, çünkü savaş onun da savaştığı alanda sürmektedir.

Bu savaşta taraf olmak durumundadır. Bu taraflık taraflardan birinin yanında aktif olarak yer almak biçiminde ortaya çıkmayabilir, ama bir tercih yapmak durumundadır ve iki seçeneği vardır: Rusya Federasyonu ve İran ekseni ile Türkiye’nin de yer aldığı öteki eksen…

PKK ikinci ekseni tercih etti.

Suriye’deki iç savaş sürecince iki yıldan beri asıl çabasını kendi hareket alanını genişletmeye ve güçlenmeye yöneltmişti. Esad yönetimini desteklemiyordu ama bu yönetimin devrilmesi çağrısını da yapmıyordu. İç savaşın sürmesini ve militarist devlet aygıtının iyice yıpranmasını, bu süreç içinde de kendi hareket alanını genişletmeyi esas alıyordu. Suriye’deki askeri monarşizmin güçlü devlet aygıtı fazla yıpranmadan kaldıkça, Esad’ın yerine geçecek muhalefetin yapacağı ilk işlerden birisi de bu aygıtı kullanarak Kürtlere saldırmak olacaktı.

Bu hareket tarzının sonuna gelinmiş bulunuyor. Artık daha açık bir tercih yapmak gerekiyor: ya o taraf ya bu taraf…

PKK de Türkiye tarafını tercih etti.

Öteki tarafı tercih etmek ya da bugüne kadarki çizgiyi sürdürmek PKK’nin şimdiye kadar olanla karşılaştırılamayacak kadar büyük bir saldırıyla karşı karşıya kalmasını ve önemli güç kaybını gündeme getirecekti.

Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisinin –içerdiği bütün kısıtlamalara karşın- Suriye ve İran ile karşılaştırılamayacak kadar iyi olması, Kürtlerin büyük bölümünün Kuzey Kürdistan’da yer alması ve bu alandaki mücadelenin –yetersiz de olsa- somut bazı hakların elde edilmesi aşamasına ulaşması da PKK’nin bu tercihinde etkili olmuştur.

Politik bilimin ilk önemli ismi olan Makyavel, Prens adlı ünlü eserinde, “iki düşmanınız varsa zayıf olanı destekleyin” der. Böylece güçlünün yıpranmasını ve yolunuzun açılmasını sağlarsınız.

Ne ki, bu saptama bağımsız davranabilecek aktörler ya da üçüncü tarafı oluşturabilecek güce sahip olanlar için geçerlidir ve her somut durumdaki uygulaması da bu nedenle yeniden değerlendirilmelidir.

Ortadoğu’nun bugünkü koşulları içinde PKK’nin böyle bir konumu bulunmuyor.

PKK bu nedenle güçlü tarafı seçti ve birlikte yükselmeyi denemeye yöneldi.

Bunun geçici bir dönem olduğu ortadadır. Birlikte yükselecek iki güç bu süreç içinde birbirinin konumunu geriletmek mücadelesinden geri durmayacaktır.

Bu dönemin öncekinden farklı gerekleri nelerdir, hangi özellikler ve görevler geriye hangileri ön plana geçecektir; başka bir yazının konusudur.

Buna cevap getirebilmek için önce ne olduğunu anlamak gerekiyordu.