Şiddet toplumu


Şiddet toplumu

Önceki yazıda bir şiddet toplumunda yaşadığımızı, 28 yıldır süren düşük yoğunlukla savaştan daha büyük bir şiddeti günlük şiddet olarak yaşadığımızı örneklerle belirtmeye çalışmıştım. Ülkenin değişik yörelerindeki günlük şiddet olaylarında, örneğin cinayetlerde yılda ortalama 3000 kişinin öldürüldüğü bilgisini de vermiştim.
Bunlar öldürme olaylarıdır. Yaralama ve dayak gibi öteki şiddet türlerinin bundan daha fazla olduğu da kolaylıkla söylenebilir. 
Bu şiddet toplumun değişik kesimlerine yansıdı, yansıyor.

1970’li yıllarda Türkiye solunun önemli özelliklerinden birisi sol içi şiddettir. Sol örgütlerin birbirlerine karşı kullandıkları şiddettir. Bu konuda demokratik işleyiş yokluğundan Stalinizme kadar çeşitli açıklamalara başvurulmuş, ama bir şiddet toplumundan şiddetten azade bir solun çıkmasının olanaksız olduğu pek düşünülmemiştir.
Şiddet toplumu özelliği yeni ortaya çıkmadı, eskiden de vardı. Son yıllarda günlük yaşamda şiddet kullanımı artmış gibi görünüyor. Bunun ne kadarı gerçek artıştır, bilinmiyor. Zira günlük şiddet eskiden de vardı ama medyaya yeterince yansımadığı için bugüne göre daha az imiş gibi görünüyordu. 

Şiddet toplumu olduğumuz ve bu özelliğin toplumun değişik alanlarında özgün biçimlerde kendisini gösterdiği ortada. Burada yapılan sadece bir saptamadır ve burada bırakıldığında fazla anlam da taşımaz. Sonuçta herkesin görebileceği bir özelliktir bir şiddet toplumunda yaşadığımız…

Neden sorusunun sorulması gerekir. 

Yaşadığımız şiddet hızla yükselip büyük boyutlara ulaşan ve kısa süre sonra da oldukça azalan bir şiddet değildir. Yıllardan beri sürmektedir. Ne oranda arttığını söylemek zordur, ama azalmadığı ortadadır.

Yıllardan beri politik amaçlı şiddetin dışındaki şiddete dikkat etmedik ve onu bir çeşit yok saydık. 1970-1972’de THKO ve THKP-C, sonra 1975-1980 döneminde MHP’liler ile sosyalistler arasındaki silahlı çatışmalar, sol içi şiddet ve devletle sosyalistlerin çatışmaları…

1984’ten beri de şiddeti bazen artan bazen azalan bir iç savaş…
Günlük şiddet yıllarca politik şiddetin gölgesinde kaldı ve dikkat çekmedi. O kadar ki, giderek toplumda politik şiddetin dışında önemli şiddet yaşanmadığına inanılır bile oldu. 

Bu yazıda bir şiddet toplumunda politik ve politik olmayan şiddetin birbirini nasıl beslediği, etkilediği konusu üzerinde değil; dağınık ama hiç de az olmayan günlük şiddetin nereden kaynaklandığı üzerinde durmaya çalışacağım.

Bir toplumda sürekli şiddetin varlığının nedenleri hakkında, garip gibi görünebilir, barış konusunda araştırma yapanlar durmuşlardır. Barış denildiğinde sadece politik şiddetin değil, toplumdaki günlük şiddetin de rikkate alınması gerekir. Bu nedenle, böyle bir yönelim, sadece silahların susmasıyla ilgilenmez; toplumdaki diğer ve hiç de daha az etkili olmayan öteki şiddet biçimlerini de dikkate alır.

1971 yılında yayımlanan Kritische Friedensforschung (Eleştirel Barış İncelemeleri) adlı değişik yazarların yazılarını içeren kitapta, Johan Galtung, “Gewalt, Frieden und Friedensforschung” (Şiddet, Barış ve Barış Araştırması) adlı yazısında önemli bir belirleme yapar:

İnsanlar, mevcut durumlarının, potansiyeli olarak ulaşabilecekleri durumdan geride olduğuna inanıyorsa, şiddet ortaya çıkar.

Bu görüş, Türkiye toplumuna bire bir uygulanabilir.

Gerçek durumuyla, potansiyel olarak ulaşabileceğine inandığı durum arasında büyük fark bulunması, Türkiye insanının yıllardan beri karşısında bulunan büyük bir sorundur.

Türk insanı kendini, dev aynasından da büyük gösteren bir ayna karşısında görür. O yüce bir ulustur, bir ferdi dünyaya bedeldir, insanlığa uygarlığı öğretmiştir, tarihte büyük kahramanlıklar göstermiştir, bileği bükülmez, hışmından korkulur vb. 

Günlük yaşam ise sürekli olarak Türk’e gerçekte böyle olmadığını gösteren örneklerle doludur. 

Bu durum, büyüklük kompleksiyle aşağılık kompleksi arasında sürekli gidip-gelme durumuna yol açar. Bir gün “tarihe damga vuran” ulus olursunuz, kısa süre sonra ise “biz adam olmayız” anlayışına gelirsiniz.

Bu dengesizlik kolayca şiddete yol açar.

Zayıfı ezmek, sürekli olarak ezmek, yaşanılan yetersizlik duygusunu geçici olarak da olsa kapatmanın en kolay yoludur. 

Bu toplum, bu nedenle bir şiddet toplumudur. En küçük anlaşmazlıkta şiddet kullanmaya yönelmenin, kadına ve çocuklara karşı sürekli şiddet uygulanmasının, daha zayıf olanın sürekli ezilmesinin temelindeki neden budur.

Türk, sürekli olarak üstünlüğünü göstermek zorundadır. Büyük hayaller kurar, bunların gerçekleşemeyeceğini aslında kendisi de bilir ve güçlü olduğunu göstererek hayallerini biraz da olsa gerçekleştirebilmek için kolayca şiddete başvurur. 

Buradan hareketle 1984 yılından beri sürmekte olan düşük yoğunluklu iç savaş konusunda çözümün hiç de kolay olmadığını görebiliriz. 
Özellikle askeri güçleriyle oldukça abartılı biçimde övünen Türkler için, “düşmanı yenememek” düşünülemez. PKK’yi bir türlü yenememek, ezememek Türklerin kültürel kodlarını sarsmaktadır. 
Burası İrlanda ya da İspanya değil…

Barış, bu ülkede, sanıldığından daha büyük bir değişimi gerektiriyor.
Konuya devam edeceğim…