Akıl Tutulması: Tehdit ve Tebdil!

 Engin Sustam - 21/10/2008 20:22:01 (715 okunma)



Akıl Tutulması: Tehdit ve Tebdil!

Son bir iki yıldır bilgi bombardımanı ve tehdit söylemleri dahilinde dünyanın her yerinde hükümetlerin ağzından güvenlik talebleri doğrultusunda polis ve ordu iktidarının kesinleşmiş sözleri akıyor gazetelerden, apoletlerden ve sözlerden. Toplum tamemen bir gözetleme sistemine çevriliyor. Her isteyen her isteyeni anında terörist ilan edip (batıda arapça konuşan müslümanın, Türkiye de kürtçe konuşanın potansiyel görülmesi gibi) her şey her an düşman görülebilecek duruma geliyor. Her şey iktidar aktörlerinin bir parmak işaretinden, mimiklerden, söz formuna kadar kayıyor ve bütün bir ülke travmaya davet ediliyor, aydınlar günden güne paranoyaklaşıyor. Tehdit çoktan gündelik hayatımızın vazgeçilmez neşesi olmuş durumda. İkinci dünya savaşının öncesini hatırlatan bu saçmalık gösterisi bütün bir toplumsal belleği esir almış durumda, toplum Al Pacino’nun filmlerini aratmayacak düzeyde gladyolaşıyor ve mafyalaşıyor. Gazeteleri her an açtığımızda tehdit ve tebdil haberleri okumazsak eğer günümüz berbatlaşabiliyor örneğin. Kan, silah, ölüm aktörleri iyice sıradanlaşmaya gündelik hayatımızın vazgeçilmez aksesuarları olmaya başladı. 

Bush 11 Eylül sonrası imparatorlugun aygıtlarını tehdit unsuru olarak Irak’a yöneltti ve düşman belliydi olmayan “dünya demokrasisi” terörist avına çıktı. Televizyonlar ve media gözünü kan haberleriyle sıvamaya kaç teröristin, canlı bombanın, hainin demoklesin kılıcı tarafından temizlendiğini canlı haberlerle vermeye başladı. Oysa asıl düşma sonradan imparatorluğun kapısını çalmaya başladı: toplumsal travma ve ekonomik-sosyal kriz.Amerika örneğin en çok savaş mağdurunun psikologlara gittiği, psikolog olmanın en çok tercih edildiği ve para ettiği en önemli ülke haline geldi. Psikanaliz bilgisi psikolojiden çıkarıldı, psikologlar (Lacan görseydi eğer belkide ağlıyacacağı biçimde) iktidarın en çok kullandığı topluma kazandırma aktörleri haline sokuldu. Bütün polis birimleri ve ordu sistemlerini en çok destekleyen bilim dalına baktığımızda psikolojinin ve sosyolojinin bu aygıtlarda bayağı yer kapladığını görüyoruz. Ödip kopleksinde Freud’dan çoktan vazgeçtik, bütün bir müslüman ve islam alemi ortadoğu birden büyük ağa Amerikanın düşmanı oldu, psikologlar askerin ve polisin akıl tedavisiyle uğraşırken çivisi çıkmış toplum post-travmanın beşiği olmuştu. 

Gotik uslubtaki hiç bir laf artık içimizi ısıtmıyor, kimse etrafına bakıp neler oluyor diyemiyor. Herkes her an herkesi tehdit ediyor. Komşum yabancı olanı ihbar ediyor ya da iç düşmanı linç etmeye yeminli bir ümmet harbiyle güne başlıyor. Sonra birden apoletlerinden ve medya iktidarlarından konuşan birileri Taraf gazetesini haddini açtığı için rahatlıkla“tehdit” edebiliyor, onu söz ve tehdit iktidarının istenilmeyeni ve virüslüsü konumuna sokabiliyor, aynen 35 kapatılma rekoru kıran Kürt gazetelerinin hedef tahtasına oturtulduğuna şahit olduğumuz gibi. Gözümüzün önünde birileri bir gazeteyi başka türlü konuştuğu için, “sınırın sıfır noktasında” bir alt kültür “sporu” olan silahla oynarken ölen insanların kareleriyle, aydınlanmış burjuva askerlerimizin golf oynayan karelerini açıkça yanyana koyduğu ve sorguladığı için tehdit ediliyor, haddini açmaması gerektiği üzerine büyük patronlar tarafından el işaretleriyle uyarılıyor. Ardından büyük bir megapol kentin emniyetten sorumlu “patronu”, mahallemizde yaşıyan yabancıları tek tek fişlememiz için bizden yardım istiyor. Hatta Avrupa'da okuyan bütün bir Türkiye'li öğrenci kesiminin potansiyel tehdit olabileceği tahmin edilerek, takip edilmesi terör örgütleriyle bağlarının tespit edilmesi için kırmızı bültenli arama talep ediyor. Asayişten sorumlu kurumlarımızın hepsi (medya) toplumu gözetleme kulesi dahilinde örülen bir travma mekanına dönüştürüyor. 

Toplum yabancıların sınırları zorladığı göç dalgası, bir canlı bomba teşhişi üzerinden örnek bir paranoik vakaya, bir istihbarat toplumuna yöneltiliyor. Her şey tehdit ve tebdil iç düşmana göre konumluyor. İç düşman çoğaltılıyor toplum travma ve paranoya merkezine dönüştürülmek isteniyor. Türkiye 80 yılını iç düşmanı arayarak geçirdi: eskiden bunlar Ermeniler (ebedi düşman), yahudilerdi sonraları muhalifler şimdilerde moda olan herkesin ağzında olan Kürtler. 

Bütün bir ülke aydınından beyaz Türk'üne kadar akıl tutulması yaşıyor boyuna susmadan ağızlardan kan ve nefret kokusu çıkıyor. Korku herkesin kollektif hafızası haline gelmiş ve derinleşen keskinleşen kimlik bunalımları dogmalar travmatik vakalara dönüşmüş gibi görünüyor. Oysa dünya başlı başına kapitalizmin büyük 21.yüzyıl krizini konuşurken çözümler ve analizler peşindeyken Türkiye yine kendi akıl çağına saplanmış iç tehdite karşı önlemlerini artıracak akıl dışı teorilere imza atıyor. Bütün bir ülke yüzünü Altınova, Balıkesir, Ankara ve Irak sınırı etrafında örmüş durumda felaket tellaklığı yapılıyor. Bütün bilgi ve duygu sistemleri iktidarın ideolojik ve lojiktik aygıtı olan ordunun keskin kılıcına serilmiş, ölen insanların bedenleri üzerinden bir şehitlik kahramanlık kültü yaratılıyor. 

Her şey genelkurmay başkanının ağzından çıkacak sözlere kilitli. Bütün bir politik, gündelik ve ekonomik yaşam ve hatta borsa sistemleri bile Amerikada Bush’un bizde genelkurmay başkanlarının ağzından çıkan söz ve mimik telafuzlarına bağlı olarak işliyor. Kimin umrumda dünya ve Türkiyeyersizyurtsuz kapitalizme göbekten bağımlı hale sokulup ekonomik batağın eşiğinde; kimin umrunda bütün bir yaşam ve kardeşlik kanla ve silahla pazarlanmış durumda; kimin umrunda bir ülkenin kaderi ve aklı bir savaşa kilitlenmiş her şey söz, mimik ve işaret tiranlığı etrafında örülmüş bütün bir gündelik hayat bu linç ve travma sahnesine çevrilmiş durumda ve kimin umrunda birileri ölürken sınır boylarında büyük paşalar stres atmak için golf sahasında burjuva mutluluğunu serimlemekte. Evet dünyanın hali kötüye gidiyor, en büyük imparatorluk rejimlerinden biri ABD ekonomik kalelerini kaybediyor. Tarih yeniden ikili cemaat kapmalarının yaşanacağı yeni bir post-travma çağına yöneliyor. Ulusal kimlik politikaları yeniden kilerlerden çıkarılıp pazara sürülüyor. Kimlik cemaatleri yeniden birliği ve toprağı kutsamak için tümceleştirlmiş durumda bile. Herkes bir şekilde kendi öz be öz kimlik tarihinden vatanından toprağından konuşuyor geri kalan anında terörist, öteki, hain ve düşman ilan edilebiliyor. 

Öyle bir durumdayız ki geçerli kurumlar, kavramlar, siyasallık ve sözler her şey geçerliliğini yitirmiş bir akıl tutulmasıyla örülmüş vaziyette. En aydınındanından aydınlanmışından (akademisyenler, okuyanlar vs) en olana kadar herşey ve herkes bir nefret retöriğini kendine ödev edinmiş durumda, ırkçılık gündelik hayatın vazgeçilmez ikonları arasında yerini almış durumda bile. Irkçılık ve nefret üreten müzikleri kültürel üretim tarzlarını piyasaya “alternatif” diye sunan bir akıl meşruluğundan tutunda yolsuzluğu bir ahlak sistemine dönüştüren kapasite kendini artık saklamıyor tersine gözümüzün önünde şov yapıyorlar.

Batıda yanan ormana içi yanan ama doğuda savaş bombaları sayesinde yanan “terörist ormanı” umursamayacak kadar patetik yeşilci olabilen, komşusunu her an ihbar edebilecek bu misafirperverlik duygularını çoktan bırakmış paranoyik beden (toplum) kendi inanç sistemlerinden yalınlık ve“insanlık değerlerinden” kopup yeni bir iktidar ahlakçılığının komiseri haline geliyor. Bütün bir toplum ırkçılık etrafında dönen doğal makinada akıl tutulması yaşarken, güvenlik adına her gün işkence doğal hayatımızın vazgeçilmezi haline getiriliyor insanlar işkencede rahatlıkla öldürülebiliyor, bir şekilde herkesin her an ajan olduğu ve her an herkesin fişlenebileceği ya da işkenceye maruz kalacağı patolojik bir ülke resmi ortaya çıkıyor. Vatanından sorumlu herkes göreve çağrılarak (media, gündelik ajanlar, kürtçe konuşan yabancı komşusunu şikayet edenler, Ergenekoncu kahraman çocuklar, büyük abiler, vs.) ulusal bilinç etrafında kenetlenmiş bir örnek toplum modeline yeniden yaratılmak isteniyor.

Küresel düzeyde güvenlik sorunları yaşıyan ABD gibi 21.ci yüzyıl toplumu içinde yerini arayan Türkiye’de eşitsizliği, aydınlanmadan türetilmiş bilimsel ırkçı aydınlanmayı kendine ödev yaparak, insan haklarını ve azınlıkları hiçe sayarak tarihteki kavim merkezci yerini almaya çalışıyor. Sanki bütün bir toplum büyük ekonomik kriz olmamış ve Türkiye bundan etkilenmemiş gibi dezenforme edilerek, Kürt sorunu etrafında asıl sorun terorizm, güvenlik ve silahlanmaymış gibi gösterilerek (Avrupa’da ve ABD bu özne radikal islami hareketler ve müslümalar olark görülüyor), bu sorunun kendisi ve aktörleri hiçe sayılıp (DTP) bütün bir ülkenin gündelik hayat pratikleri, ekonomisi ve yaşam boruları buraya entegre ediliyor, toplum silahlandırılma patalojisine sokuluyor. 

Bütün bilenler, uzmanlar ama herkes bu konuda konuşuyor, lakin herkes hemfikir gibi sorunun asıl muhatabı olan militarizm görmezlikten geliniyor (bu militarizmi görenler ise tehdit ediliyor), askerlik miti bir toplumun doğal kaynağıymış gibi kabul edilip hiçe sayılıyor bütün bir topluma militarist gömlek giydiriliyor, linç ve ırkçılık yeniden doğal, ahlaki ödev olarak önümüze sürülüyor. Kimin umrunda sokak baslarinda Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’da, Avrupa sokaklarinda ya da Diyarbakir’da Konya’da insanlar açliktan ölüyor, yersizyurtsuz sermayeye teslim edilmis insan manzaralari ya da issizlik depresyonlari bir gösteriye dönüsüyor, kimin umrunda bütün bir doga katlediliyor gözümün önünde ya da iskencede insanlar gözgöre göre öldürülüyor ve ölüm vatan askina siradan bir gündelik hayat pratigi haline getiriliyor militarist aygitlar tarafindan. Evet kimin umrunda bütün ülke ve insanları bir akıl tutulması yaşıyor!

Engin Sustam 
Doktora Öğrencisi
EHESS/ Paris