Kürtleri kamusal alandan silmek mümkün mü?

Engin Sustam - 22/12/2009 19:47:25 (845 okunma)


Kürtleri kamusal alandan silmek mümkün mü?

Son zamanlarda Türkiye’de gelişen bir sürü olayı kavramak ve bu olayların güncel sıcaklığındaki klişeleri tekrar eden ve vicdandenilen meseleyi çoktan çöpe atmış insanları, onların yorumlarını anlamak mümkün değil.

Kaç zamandır zaten bir etnik hava yaratıldı ve gündemimizi bu siyasal klima belirlemekte, öyle ki arkadaşlarımızla konusmalarımızda dahi « siz kürtler » oluverdik ve hiç anlamadığımız bir şekilde zamanında esamesi dahi okunmayan birilerinin, “Kürt aydını” diye piyasaya sürüldüğünü gördük. Muhalif olmak adına iktidara en yakın duran gazete köşelerinde bir « kürt aydını » formatı yaratildi (ki bu sey aklıma zamanında solun yarattığı enternasyonalci “ kürt tipini” çağrıştırıyor) ve diğerleri « siz Türkler ya da Türk aydını» oluveriyor birden.. Bir deli gömleği giydirilmiş gibi « Kürt ve Türk aydını » denilen formata girmiş durumdayız ve birileri Kürtler adına, bu kirli şavaşın travmasını yaşıyanların ve konuşması gerekenlerin yerine, “akîl adamlar” olarak hala konuşmaya devam ediyor.

Kimlik kavgası almış başını gidiyor, mecliste kürtlerin temsilcisi olarak kabul görülen DTP sandalyeleri boş dururken ve belki de en akîl adam olanAhmet Türk’e siyaset yasağı getiriliyorken birileri demokratik açılımdan dem vurmaya devam ediyor. Ama kimse örneğin sokaklarda patolojik hale gelmiş banal faşist saldırılara karşı böyle bir dönemde vicdan denilen hesaplaşmaya girişmiyor. Bir çok kişi ötekini sürekli yaratmak fantazisi adına Kürtleri anlamak yerine, Kürtlerin hala ne istediklerini kurcalamak gibi ruhani saflıkla meseleye kafa yoruyor. Sahi Kürtler ne istiyor, neden bu kadar avazı çıktığı kadar bağırıyorlar ve direnişi biçimlendiren o malum büyük lafa sarılıyorlar : « Serhîldan », isyan! 

Cumhuriyetin başı itibariyle 1950’lere kadar Kürtlerin bir asimilasyon süreci dahilinde devlet tarafından zorunlu iskan politikasına tabi tutulduğunu artık herkes bilmekte. 1960’lar sonrası ise ciddi bir şekilde Kürt bölgelerinden batıdaki şehirlere yönelik hem öğrenci tendanslı hemde ekonomik olarak bir iç göç hareketi başlamıştır. Bu göç hareketi sonrasında sol tendanslı üniversiteden çıkışlı Kürt ulusal hareketlerini 1970 itibariyle siyasal alanda göreceğiz. Türkiye'nin siyasal, ekonomik ve kültürel haritasını belirleyecek olan bu hareketlenme başta “zorunlu ekonomik” göç olarak kendini literatüre geçirsede Kürtlere dair asıl tanımını 1990 sonrası savaşla birlikte gelişen siyasal göç sürecinde alacaktır. Bu olgu yerini diasporik bir sorunsalla yüklü “politik zorunlu göç” kavramına terketmiş yeni bir sosyolojik okumayı beraberinde getirmiştir.

Sol ve Kürtler, Kürtler ve Sol

1980 askeri darbesi bu meseleyi belirli bir şekilde kesmeye çalişmışsada, 1990 sonrası Kürt hareketinin “silahli mücadele” vb pratikleri veya yöntemleri Kürtleri yeniden siyasal ve kamusal alana çıkarmıştır. Özellikle 1990 sonrası gibi bu zaman dilimi aynı şekilde Türkiye’de Kürt hareketinin’de siyasallaşmasını ve kurumsallaşmasını sağlamış, örneğin politik olarak ulusal çerçevede kurgulanmış ilk Newroz’un batı illerinde daha önceki popüler kültür resminde biçimlenmiş Kürt tipinden farklı bir siyasal klimada cereyan ettiğini görmekteyiz.

1990 sonrası gelişen savaş (ya da buna “kirli savaş” deyin) yoğun bir şekilde bütün gündelik hayatımızı, belleğimizi ve bedenimizi kapsayan, teslim alan bir forma büründü. Ve şiddet konuşulan tek hakim dil olarak belirdi, « direniş » ise gerillacılık pratiğiyle cevabı önceden yazılı olan dağlarla ölçülmeye başlandı. Yine bu dönemde örnegin üniversitelerde Kürt olmak, “enternasyonalci” sol açısından (özellikle stalinci gelenekler açısından) milliyetçi bir belirlenim, tarifi ise bu kadar net bir kavram değildi. Ve « türk solu » hala küresel kriz çağında, kahsolsunlarla yatıp kalkıp emperyalist hayalleri olan Türkiye’yi 3.cü Dünya olarak okumayı, sömürge olarak görmeyi seven, onu empeyalizmden kurtarma arzusu içinde yanıp tutuşan bir siyasal kompleksi taşıyordu. Yani, sol yurdu kurtarma havasındaydı ya da bugün islamin seküler bir şekilde ümmetçilikle yapmaya çalıştığı gibi birenternasyonal rüya içindeydi. 1960’lardan beri gövdesini oluşturmuş radikal marksist sol garip bir şekilde, kendine “Türk solu” diyor, Latin Amerika’daki milliyetçi hareketleri devrimci görüp, örneğin Kürtleri milliyetçi görme gibi garip bir siyasal körlük halindeydi (keza Şeyh Said ve Seyid Rıza onlarda zamanının TKP’si ve Stalin tarafından emperyalizmin ajanı olarak deklare edilmişlerdi). 

Ne zaman ki soğuk savaş döneminin bittiğini, içimizdeki sorunlara dönüp solun yeni bir marj aradığını, savaşın tırmandığını görüp onunla beraber ekonomik ve siyasal krizler yaşamaya başladık, köylerin yakıldığını iliklerimizde hissedip, binlerce insanın faili meçhul cinayetlerle ya da başka yollarla katledildiğini, iskencenin ve linçlerin bariz bir şekilde tepki diye patalojik bir körlükle Türkiye’nin gündemine girdiğini gördük, ki bu çok uzun zaman dilimi değil, işte biz o zaman eski defterlerimizi açıp vicdani hesaplaşma denilen travmayla yüzleşmeye başladık diyebiliriz.

Tabi işin daha ilginç yanı 1990 sonrası Sovyet bloğunun yıkılmasından sonra sol birden başındaki büyük “T” harflerini kaldırmaya başlamıştı, örneğin bu süreçte islam hareketi gibi, Kürtleri keşfedip yeni bir sol mümkünatını sorguluyordu. Fakat diğer tarftan başka bir cepheden bununla birlikte 1960’ların ordu-millet elele diyen MDD’ci (aslında eskiden beri var olan nasyonal sosyalizm olan) lakin şimdiye kadar görülmek istenmeyen, ulusal solkavramı yeniden farklı bir formda yaratıldı. Zaten başından beri var olan bu kavram Doğu Perinçek, İP,TKP, CHP Deniz Baykal, Onur Öymen, Ergenekoncular, Kızıl Elmacılar ve benzeri aktörlerle sadece kamusal alanı işgal eden bir kirliliği ifşa etmedi ama asıl niyetini belli etti dersek yanılmamış oluruz. Aslında bir şekilde bu hesaplaşma sürecini sağlayan Susurluk ve Ergenekon’dur diyebiliriz. 

Öyle ki bir çok “demokrat” arkadaşımızın zamanında görmek istemediği, alman faşizmini aratmayacak film sahnelerine mahkum travmalar yaşadı Kürtler (ve yaşıyorlar hala). Kemikleri bulunan ve silahla öldürülmüş ya da asit kuyularına atılan binlerce kayıp insanın belleği bugün vicdani hesaplaşmayla herkesi yüzyüze bırakıyorken, biz birden bu patolojik havada belleğimizi tazeleyen Dersim jenosidini bir faşistin kaza sonucu konusmasıyla yeniden hatırlıyoruz. İşte bu şey, iktidarın hatırlatma ve unutturma stratejisi, bizim geçmişte yaşananları unutmamamızı sağlıyor, bütün bir belleğimizi ne yazıkki yeniden tazeliyoruz. 

Biz şimdiye kadar et ve tırnakmıydık?

Burada belkide « niyet » meselesi çok önemli duruyor, çünkü bu hissiyat sizin bir meseleyi nasıl okudugunuzla ve hangi ideolojik gözlükle meseleye yaklastığınızla alakalı etiksel bir durumu deşiyor. Bugün işte Kürt “sorununa” (aslında bu bir sorun değil ama) samimi yaklaşmak üzerinden cereyan eden bütün bir siyasal kodlaşma bu “niyet” meselesi üzerinden hareket ediyor. 

Kürtler artık bütün kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasal kodlarıyla kamusal alana inmiş durumdalar, keza bu şey çağdaş Türkiye’nin siyasi ve kültürel tarihi çerçevesini belirleyen bir olgudur. Onun için eskiden klişelerle hareket eden sadece « kıro, hanzo, dağ Türkü, alt kimlik ya da öteki » olarak belirlenmiş, sürekli « mağdur ve damgalanmış (stigmatization) » etnik coğrafyada nefes alması sağlanmış Kürtlerin Kürt oldugunu 2000 sonrası paradigmatik bir hamleyle biz kamusal alanda kabul etmeye başlasakta, bu şey cumhuriyetin kamusal alanda ötekileştirdiği, yok saydığı, asimile etmeye çalıştığı bir mikro kimliklerin yeniden okunmasını sağladı. Ama bu sefer Türkiye’nin etnik zenginliği multikültürel bir müzeye dönüştütülüp Kürtler “yaşıyan diller enstitüsünün” vazgeçilmez eserlerinden biri oldular. 

Cumhuriyetin bu paradigmatik zorunluluktan kaynaklı Kürtleri kabulü paralelinde bazı olumsuz beklenen şeyleride çıplaklaştırmadı değil. Kamusal alanda çok görülen Kürtler birilerini rahatsız etmeye başlamıştı ki dahilinde “kız meselesine” indirgenmiş eril bir mahalle diliyle linç eylemleri Kürtleri hedef seçti. Kabul ve kabulsüzlüğün bu dayanılmaz hafifliği, tarihimizdeki etnik linç görüntülerini aratmayacak bir şekilde ve banal bir mikro faşisthareketlenmeyle gündemimizi işgal etmiş durumda. Ve biz şimdiye kadar hep “kardeşlik” narasıyla saklı tutulmuş gerçek faşizmle yüzleşmeye basladık. Oysa faşizm garip ve hep sakat bir şekilde şimdiye kadar Türkiye’de devlet tarafından yapılan bir eylemmiş gibi okunuyordu (sol tarafından bile). Ama faşizm ne zaman gündelik hayatımızı bütün iktidar halleriyle işgal etmeye başladı, biz faşizmin bu ülkede orta sınıfın kalbinde bir mermer taşı kadar sert bir gövde olduğunu (İzmir’de ki DTP’ye taş fırlatan « sarışın » kadin gibi) aslında orada vuku bulduğunu, gündelik hayattaki konusmalarımızda, mimiklerimizde, esprilerimizde (Laz’ın çalışmayan aklı ile kıro, hanzo görgüsüz görülen Kürdün güvenilmeyen karakteri, vb.) bunun hep olduğunu keşfettik. Biz bir türlü onların, sadece Kürt olabileceğini kabul edemiyorduk ki kart-kurttan yani kürdün ipiyle kuyuya inilmez denilen paradigmadan birden Kürt denilen kişinin keşfine gelinen süreç bizim bazı şeyleri balyoz gibi hissetmemizi sağladı. 

Doğu, doğulu Kürt oluverdi

Aslında 1970’lerden beri gelişen Kürt göçüyle onlar, kodları, “sorunları” ve yemek kültürleriyle (Kebab restoranlarıyla) çoktan bütün bir kültürel, siyasal ve kimliksel havayı kamusal alanı kaplamıştı bile. 1980 sonrası ise bu şey daha belirgin olmuş, Türkiye’nin iç göç demografisine baktığımız zaman az buçuk sosyoloji okumuş herkesin göreceği gibi Kürtlerin zorunlu politik göçleri tamamıyla Türkiye’deki popüler kültürü (diziler, filmler ve arabesk müzik önemlidir burada), siyasal havayı ve kendi alt kültürel kodlariyla kamusal alanı belirlemiş durumdadır. Belki de bundan dolayıdır, göçle ve savaşın kirli yüzüyle kamusal alanın bu belirlenmişliğine karşın biz bu sefer kabulsüzlük kültürünü geliştirdik. Bu şey mağdur olmaktan siyasal «direnişe » geçen Kürtleri kabul edememek demektir ki, mesela biz bir türlü polise taş atan Kürt çoçuklarının travmasını yaşadıkları şiddet patolojisini Filistinli çoçuklarla aynı okumak istemedik. Filistin çoçukları temiz Kürt çocukları hayindi. Bu sokağın kabulsüzlük hali onlara terörist damgasını daha kolay vurdu. 

Oysa Kürt çocuklarının sivil itiatsizlik eylemleri sadece bizim okumalarımızı bozmadı, tersine Türkiye’de sakız olmuş vicdan ya da etik denilen sorunlu mecmuanın kimyasını bozdu. Devlete rağmen sokak bu sefer Kürtlerin varlığını kabul edemez hale geldi. Halbuki her yerde şimdiye kadar doğulu dediğimiz şeyler birden Kürt oluvermişti ; yemek kültüründe, televizyonda, müzikte, magazinde, eğitimde, sinemada, akademide, bürokraside, parlementoda, “demokrasi” sınavında hep bir şekilde Kürtlerin izleri var. Bu sey bize Avrupa’da ki İslam varlığını bir türlü kabul etmek istemeyen beyaz ırkçı avrupalıların yaşadığı şoku (aslında Türkiye’de kemalislerinde yaşadığı şoktur bu) ve kamusal alanda görünür olan müslümanların siyasal ve kültürel durumunuda çağrıştırıyor. 

Artık Kürt açılımından, hesaplaşmadan bir çok şeyden bahsediyorduk ki TRT 6‘miz, “yaşayan diller enstitümüz” ama herşeyimiz olmaya başlamıştı. Ve bu “renkli yapısıyla” multikültürel Türkiye beşiğinden doğuyor ve örnek model seçilmişti Ortadoğu için, daha ne istenebilirdi barış sürecinden.


Bu arada iktidarın okumasıyla aynı düşünmeyen sorun çıkarmaya devam edenler için ise baska okumalar yapıldı. Aklı selim olan faşizm okumaları yapmış bunun egemen ideolojiyle bağını kavramış, makro milliyetçiliği biraz bilen, Gramsci’ye biraz saygısı olan birinin yapmayacağı türden laflar, tahayyülden yoksun paketlenmiş yeni terimler bulundu, hem soldan hem de daha komik aşırı sağdan : « Kürt faşizmi, Kürt ırkçılığı ya da etnik milliyetçilik » (bu ne demekse, milliyetçilik zaten etniktir) diye göze şirin gelen paket halinde bu popüler kültür markajlı yakalanmış sözler dezenformatik bir alanda salınıyor şuan için. Örneğin yine üniversite döneminden bir hatırattır, Kürtçe konuşan arkadaşlara kendisinin solcu olduğunu söyleyen kişiler şu tepkilerde bulunurdu : “Arkadaşlar etnik milliyetçilik yapmayalım herkesin konuştuğu dilden konusalım”. Herkesin konustuğu dil ve onun dili. 

İkili zihniyetli aydın dünyası

Ötekileştirmeyi bu kadar hazmetmiş, belkide bu anlamda bütün günahı sevabı işçi sınıfına yükleyerek kendi ırkçı dünyasını kurtarmaya çalışan böyle bir sol düşünceyle hesaplaşmaya başlanmış olunması ise önemlidir (keza ırkçı bir sos olan Türk aydını, işçi sınıfı, sanatçısı kavramıda bu minvalde okunmalıdır). Aslında Yıldırım Türker bunun üzerine güzel bir yazı yazmıştı, içinde bulunmasını anlamakta zorluk çektiğimiz gazetedeki köşe yazısında : “Bu memlekette ırkçılığın, Cumhuriyet diliyle üretilmiş, palazlanmış damarı, kendini anıtkabirin mermerleri kadar sağlam ve pürüzsüz,katıksız ve uygar gören orta sınıfın nabzında atmaktadır”.

Türkiye sürekli bir şekilde bıkmadan ikili yaratılmış düşman figürü dahilinde kurgulanıyor ve bu çatışmalı bunalımdan nefes alan militarizm, ırkçılık ise örneğin « aydın » olan aydınlanmış kurul tarafindan « Kürt milliyetçiliğinin » yarattığı naçizane bir esermiş gibi okunup; bütün bir cumhuriyet tarihinin yarattığı ideolojik kamplaşma hiçe sayılmaktadır. Keza ben herşeyi tersten okurum deyip Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkma sebebinin aslında tam da bu kör milliyetçi, militarist ve faşist red politikaları olduğunu ise belleğimizden çok rahat bir şekilde siliyoruz. Kürt milliyetçiliğini ortaya çıkaran havanın bu red politikası olduğunu unutup, barış sürecini baltaladiğı söylemleştirilen muamma bir saldırı olan [b]Tokateylemininde keza ne yazikki devam eden operasyonlar babında farklı bir militarist havada okunamayacağı ne yazıkki göz ardı edilmektedir[/b]. 7 asker ve 80 gerilla, asker tarfından vurulan Ceylan Önkol, polis tarafından kasti öldürülen Aydin Erdem, Bulanık’ta JİTEM tarafından öldürülen iki kişi, taş atan ceza yiyen yüzlerce Kürt çocuğu, silahlı faşistler, kör bir şiddete maruz kalıp ölen Serap Eser,işkencede öldürülen bir sürü insan sivil insan ve daha ne olacağını bilmediğimiz bir sürü patalojik yarılma, sahneler. Ne yazık ki şifrelerle savaşır hale geldik. Sayılar yada sebebler bir şekilde suçlu yaratılarak kotarılmaya çalışılıyor ama nafile, iktidar olduğunu ilan eden kimlik savaşları pazara sürülmüş bile.

Bu travma ortamında anlamakta zorluk çektiğim her şey hakkında fikri olan, Türkiye’de kendine “aydın” diyen elit strateji kurumunun niçin gündelik hayatının her alanına nüfuz etmiş militarizme ve onun faşist yöntemlerine karşı ses çıkarmadığıdır. Örneğin Bulanık’ta JİTEM’ci eski bir korucu tarfından öldürülen insanlar, Diyarbakır’da öldürülen üniversite öğrencisi ile İstanbul’da otobüste kör bir şiddete maruz kalan Serap Eser’in aynı minvalde okunamadığıdır. Suçlu aramak yerine toplumun ciddi bir şekilde militarizme kaydığını görmemek, örneğin batıda Kürtlere karşı geliştirilen linç eylemlerini, faşist saldırıları göz ardı etmekle ne elde edilecek merak etmekteyim. 


Evet bu siyasal bir patalojidir ve bilinç yarılmasıdır. Asıl mesele şuan barış sürecinin bitmesi, birilerinin silah bırakması ya da DTP’nin birilerini “terörist” görmesi değil, sorun toplumun bir bütün olarak vicdan yarılması yaşıyarak travmatik hale sokulması ve şiddeti meşru gören beyinlerin yetiştirilmesidir. Her yerde linç eylemleri doğal zeminler buluyor, stadlarda ırkçı sloganlar atılıyor, silah çekenler dezenformasyonla medya tarafından simulatif markaj olarak haklı duruma sokuluyor (aynı sahneler Diyarbakır’da yaşansa sanırım kıyamet kopardı) ve biz boyuna susuyoruz. Örneğin kendine solcu diyen “radikal” gazeteler bile “beklenen sahne oldu, mahalle sakinleri terörist yandaşlarına silahla cevap verdi” gibi linçi haklı gösteren faşizan başlıkları kullanmaktan çekinmiyorlar.

Herkes bugün ciddi bir şekilde Kürtlerin parlementodan uzaklaşmaması gerektiğini salık veriyor, ve parti kapatmaya rağmen Kürtlerin parlementoya dönmesi isteniyor. Evet belkide yeniden DTP’liler (BDP) bir grup kurmalılar. Lakin sorunlu bir durum var burada, devletin ve militarist yargının politik lincinden sonra, kim adina ve ne adına Kürtler bu grubu kuracaklar ve parlementoya dönecekler? Kürtlerin Ege’yle İstanbulla ya da Karadeniz’le kucaklaşmasını engelleyen bu şiddet ortamına neden daha fazla tepki verilmiyor? Neden ahmakça bir duygusallıkla toprak sevdası beynimizle bütün bir fatura Kürtlere biçiliyor. Türkiye’yi sanırız Kürtler değil, kürt göçüne linçlerle cevap veren (örnegin Antalya’daki kürt fındık işçilerine yapılan saldırı) toprak manyağı faşistler çoktan böldü desek yeridir. Vatanı bir milletin kaderi ve namusu olarak belirleyen bu sakat eril zihniyet insanlar arasindaki toplumsal diyaloğuda yok etmektedir.

Ergenekon zihniyeti siyasal sürece egemen olmak istiyor

DTP’nin kapatılmasını belkide iyiye yormak lazım böylelikle sanırım elimizden kaçırılan fırsatı sorgulamış olur, bu patalojik siyasal gündemimizle hesaplasmış oluruz. Kürtlerin ve bütün diger “mikro kimliklerin” temsili hakkının reddi olan DTP’nin kapatılması, sadece Kürtlerin bütün kodlarıyla kamusal alandan silinmek istenmesi olarak okunmamalı ama aynı şekilde kangren olmuş ve cumhuriyetin kılcal damarlarına kadar işlemiş faşizan havayı anti-emperyalist “devrimci duruş” diye okuyan (akademiden tutunda gündelik hayattaki tezahürüne) bu söylemin, kronik ırkçı beyinleşmenin ve Ergenekoncu zihniyetin yeniden siyasal havayı belirlemek istediği görülebilmelidir. 

İşte böyle bir banal faşist ortamda neden hala, DTP'nin inatla parlementer sistemle barışık olması salık veriliyor (ki sistem onunla barışık değil), ve siyasal bir tercih olarak sine-î millet kararına kimse saygı duymuyor, anlaşılır gibi değil. Ne beklenebilirdi ki, bu kadar ırkçı saldırıdan sonra hala insanların bir mağdur tribine girmesimi bekleniyor ya da Kürtlerin her şeye rağmen sessizce parlemento ve hukuk denilen büyük yalana kanmasımı bekleniyor.. İnsan DTP'ye ve Kürtlere yüklenen faturayı görünce, inanın anlamakta güçlük çekiyor. Belkide bundan kaynaklı olarak erken konuşmamak, Kürtleri bu kadar suçlamak yerine, artik yeter dememiz gereken “fasist yükselişe” karşı, herkesin ahlaki ve vicdani hesaplaşmadan geçmesi ve bir politik duruşu sergilemesi gerek, en çokta bugün buna ihtiyacimiz var….

(EHESS, doktora ögrencisi, Paris)