La Zona (Panoptik Adalet), Açlık ve Direniş

Engin Sustam - 22/04/2008 9:43:53 (1021 okunma)

La Zona (Panoptik Adalet), Açlık ve Direniş 

Fransa’da son zamanlarda gösterime giren Rodrigo Plà’ya ait “La Zona: Propriété privé ” (Özel Alan, 2007) adli film şehrin merkezinde fakir bir banliyönün ortasına kurulmuş olan etrafı duvarlarla çevrili özel güvenlik sistemleriyle döşenmiş bir site alanından ve onun bir söylem olarak yerleşkesi olan yeni toplumsal yapının ve biopolitik toplumun etkin ayrıt edici tefekkürü olan panoptik gözetim toplumundan bahsetmektedir.

La Zona Meksika’nın baskenti Meksiko City’de bir fakir banliyönün içinde zenginlerin kurduğu (ama biz bunu bütün bir “üçüncü dünya retoriği” içinden okuyabiliriz, burası aynı zamanda Paris’in banliyöleri de olabilecek bir “çevre ve merkez” metaforudur), meta-anlatı olarak kurguladığı, yasadığı ve dört tarafı duvarlarla, kameralarla, özel güvenlik sistemleriyle kaplı bir site’nin adidir. Filmi ilginç kılan bir zengin-fakir anlatının içine düşmesi değil, dünyanın yeni söylemi olan steril toplumun aynası, siteleşme ve kurgu biçimlerini anlatırken, iktidarın gözünde bastan haydut kabul edilen fakir banliyöden gelen bir çocuğunun hırsızlık için şans eseri La Zona’ya girmesiyle başlayan bir süreci anlatmaktadır. 

Film şanslar üzerine kurulu yasam biçimlerini kritik eder ki, başlı başına “kutsal kurtarılmış topraklar”(site’nin kendisidir) içinde gelişen “kurban” av ve avcılar sisteminin kendisini problematikse etmeye çalışır. Çünkü La Zona 21.yy burjuvazisinin “kurtarılmış kutsal topraklarıdır”, her tarafı duvarlarla kaplıdır. (sanırım burada İsrail’in ördüğü duvarı La Zona ve Filistin i ise o fakir banliyö olarak okursak bu mesiyanik okumadan neyi çıkarılmadığımız anlaşılır) Hırsızlık yapmaya giden çocuklar için La Zona’ya tek giriş katı (hak olarak) ise büyük bir elektrik direğinin ve bilboartin yağmurlu bir günde duvarların birinde açtığı gedik sonucunda ortaya çıkar. 

Şans eseri oluşan bu giriş kartı, sitenin steril toplumunun da korku nesnesiyle karsılaşmasına sebeb olacaktır ki bu nesneleştirme başlı basına bir hak, adalet ve yasa sisteminin o siteye göre söylemleştirilmesini sağlar. Filmin asil hikâyesi ise burada başlamaktadır. Çünkü La Zona’ya giren bu üç çocuk bir daha bu siteden çıkamayacaklardır ve sitenin yasaları tarafından kurban ilan edilip, ölümle hesaplaşacaklardır. Burada steril yaşamın ölüm makinesi olan, hak, hakikat, hukuk ve panoptik yargılama sistemiyle yüzleşeceklerdir. 

Bu üç çocuktan biri olan Miguel, filmin başında ölümden kurtulsa bile sitenin içine hapsolacaktır ve oradan çıkış yolları arayacaktır, kendi “evine” geri dönebilmek için. Lakin bu dönüş sitenin mülkiyetini korumaya yeminli “hukuk” sisteminin belirlediği adalet biçimlerine göre belirlenen karar sonucunda mümkün olmayacaktır. Çünkü çocuk sitede yediği damgalama sureci (“hırsız ve haydut”) dâhilinde bir “av ve kurban” vaziyetine girecek, sitenin yasaları, yargılayıcıları ve oturanları siteyi koruyan meclis ve mülkiyet uzmanları kişiler tarafından suçlu bulunacak bir polis sistemi olarak linçe maruz kalıp, sonucunda ölecektir. Bu siteyi kuran zenginler sınıfı kendi hukuk sistemlerini bir “özel devlet (“Dışlayıcı” anlamında, L’état d’exception, G. Agamben, Homo Sacer, le pouvoir souverain et la vie nue, Seuil, 1997, p. 35) sistemi gibi kurguladıkları için örneğin polis aygıtı bile sitenin içinde rahat hareket edemeyen, oranın özel güvenlik sistemine göre kendini ayarlayan ve gerektiğinde tarafını bu sitenin steril toplumu için belirleyen bir konumdadır. 

Öyle ki hayatini kurtarmak isteyen linçe maruz kalan üçüncü çocuk Miguel polisten isteyeceği yardımdan cevap alamayacak ve polis tarafından bizatihi sitenin yasacılarının ellerine teslim edilecektir. La Zona’da hırsızlık yapmaya gidenler (bu üç çocuk) bastan zaten bu steril toplumun korku nesnesi olarak, onun hakimiyet ve hakikat alanına girerek “yasaları” ihlal etmişlerdir ve ceza sisteminin tüketici nesneleri olarak zaten lanetlenmişlerdir. Bu şey bilhassa filmografik anlatının dışına tasan bir perspektifi sunmaktadır.

Mülkiyet ve hak sisteminin egemenlere göre kurgulandığını ve ironik olarak site’nin dışkı nesnesi olan “dışarıda bırakılanların” (sitenin dışındakiler) sosyal konumunu, küresel kapitalizmin yeni transnational (ulusaşırı) yüzünü göstermektedir. Onun için filmin subjectiv teması dünyanın her yerinde seyir eden kapitalin yersiz yurtsuz olusuyla denk zamanlı ilerleyen yeni sömürge biçimlerinin ortaya çıkışını gösterdiği gibi, zımnî şiddetin ontolojik kaynağı olan kimlik mübadelelerinin kriz alanlarını kritik eden bir bakisi da pronlematize etmektedir. Dolayısıyla La Zona ikili karşıtlıkları sınayan bir filmsel anlatıdan çok, böyle okunmaktan çok, dünyanın yeni toplumsal ve biçimsel hattı olan “ontolojik tahakküm toplumunun” resmini belirginleştirmektedir. Örneğin ayni şey başka bir örnek film olarak Les Toilettes du Pape :“Papa’nin Tuvaletleri” adli film içinde geçerlidir. Bu şey inanç sistemlerinin simulasyonlarini gösterdiği gibi, filmografik kadraj ve politik okuma içinden ele alınan bir meta-hikaye olarak kendini sunmaktadır.

Film, Latin Amerika’da Uruguay ve Brezilya sınırında bisikletle “kaçakçılık” yapmaya çalışan insanların hayatlarını konu almaktadır. Papa Jean Paul’ün bir ziyaret için Uruguay’i ziyaret etmesiyle gelişen olaylar meselesi filmin paradoksu olarak beliriyor. Bu şey “kaçakçılıkla” geçinen insanların, bu ziyareti milad kabul edip başka kazanç alanları kurmak için ellerindeki kapitallerini nasıl harcadıklarını (mesela Papa ziyareti için tahmin edilen turiste göre seyyarcılığın ve tuvaletin yapılması) resmeden, lakin monopolist inanç sistemlerinin tanrısal metafizik yardımından başka fakir insanlara sunabileceği başka hayatın olmadığını gösteren, bu kadrajda filmi ele alan bir bağımsız sinema örneği. 

Bu şey La Zona’da seyir eden daha önce modern zamanların aurasını veren Metropolis (1926)de de problematize edilen, islenen bir konu olarak 1990’lar sonrası ilk olarak The Truman Show’la filmleşen panoptik toplumun yeni sosyo-politik ve psişik kadrajını sunmaktadır. Diyalog ve konuşma sistemlerinin yok olduğu (La Zona’da linçe maruz kalan çocuk kimseyi öldürmedi halde katil damgası yemiştir, kimse onu dinlememektedir çünkü “hukuk” sistemi onu zaten “suçlu” bulmuştur), gayri simetrik bir ilişkinin yaşandığı bu yeni toplumsal yapıyı belirleyen zenginlerin yarattıkları korku nesnesinin bir mevkisi olarak, kendilerini korumak için kurguladıkları ve yaptıkları steril yaşamın siteleri olan La Zona’lar kendi içine kapanık yeni burjuva kamusal alanın hukuk sistemini ifşa ettiği gibi, onun yeni retorik tahrifatlarını adlandırmaktadır. 

Konunun diğer baslıkları olan “açlık ve direniş” ise tam da burada bu steril toplumun aynası olan site sistemlerinin kurgulanması sonucunda ortaya çıkan sosyo politik bir analizi barındırır.Dolayısıyla ayrımcılığın, dışlanmanın ve açlığın sonucunda oluşan post-travmanın yarattığı “hınç”dan kaynaklı (La Zona) bizahiti toplumsal ve psişik tepkiler olarak, ayni zamanda direnişinde yeni kodlarını sunmaktadır. Bu şey 1990’larin krizi olan az gelişmiş devletler söyleminden tutunda bir üçüncü dünya retorigi olan merkez ve çevre diyalektiğini de resmeden ve bir şekilde bu klise tanımları şehrin anlatıları içinde yeniden okumamızı sağlayan(Paris’teki banliyö olayları) ama ayni şekilde şehrin içerisi ve dışarı olarak beliren başka meta-anlatılarıda resmeden bir tanıtlamayı göstermektedir. 

Öyle ki son zamanlarda Haiti’den Tayland’a kadar olan bütün küreye yayılan buğday fiatlarının artması, açlık haberleri, ve ona bağlı olarak gelişen“hakli” ayaklanmalar bize sunu gösteriyor ki gelişmiş dünya kapitalizminin vahşi senaryoları yavaş yavaş krizin meyvesini sosyal patlamalarla ortaya koymaktadır ve La Zona olarak kendini kurgulayan G-8 mitinin ve devletlerin yeni sömürge kodlarının nasıl tesis edildiği ise belirginleşmektedir. Dolayısıyla bir mitten öte gereklilik ve spontone olan “direniş” dinamiği buna bağlı olarak dünyanın yeni isçi sınıf-ları ve sosyal hareketleri olan açların, issizlerin, evsizlerin, kağıtsızların, göçebelerin, dışarıda bırakılanların bir bütün olarak kapsayıcı olmayan “garantisizlerin” (yani dünyanın “yeni haydutları”) içinden çıkmakta olduğunu ve hiçbir ideolojik zemine ve iktidar nosyonuna ihtiyaç duymadan yeni kapitalizm çağında sosyo-politik olarak yeni kriz noktalarının ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Haiti de 5 kişinin ölümüne 200 kişinin yaralanmasına, Mısır’da 5 ölü 300 gözaltı, Senegal’de 24 gözaltı, Mozambik’te 6 ölü 100 yaralı, Kamerun’da 40 ölü, Fas’ta 35 gözaltı, Taylan’da, Filipin’lerde, Sri Lanka’da buğday krizinden kaynaklı tansiyonun artmasına, bütün Afrika kıtasının açlıktan kaynaklı çatışmalara girmesine sebeb olan buğday fiatlarının artması ve bunun sonucunda beliren sosyal patlamalar dünyanın nasıl hangi şekilde bir adaletsiz paylaşıma sahne olduğunun göstergeleridir.

Dünya kapitalizminin büyük patronları G-8 ülkeleri güvenlik sistemini geliştiredursun ve her yerde “terörist” avına çıkadursunlar onların gözünde geleceğin yeni “teröristleri” ( “sefiller, issizler, göçebeler ve açlar”) şimdiden ayaklanmaya, direnisin yeni kapılarını aralamaya başladılar bile. Evet kriz dünyanın kapısını aralıyor ve artik hiçbir kardeşlik, multikulturalist teoriler buna cevap veremiyor. Bu şey Antoni Negri’nin üzerinde inatla durduğu Cité’lerin (eski yunan şehirleri olarak siteler) dolayımın da olan komünlerin, yeni “kognitif proletaryanın” da kamusal tanımlama kapılarını aralıyor gibi. 

Bunun için açlığa karşı çözüm olarak direniş, ne 20.yy başları itibariyle başlayan Leninci parti pratikleriyle olabilecek bir politik kodun ihtiyacını sunmaktadır, ne de 21.yy’i kucaklayacağını sanan neo-liberal ayrımcı politikaların açımlayabileceği bir politik durusu betimler. Bu şey aynen açların ve dünyanın yeni “sefilleri” , “haydutları” olan garantisizlerin otonom bağımsız ve sponten direnişini sergileyecek bir alanı göstermektedir. Keza bu şey ideolojik bir kamplaşmayı değil tersine ideolojilerin içinde boğulduğu ordotoks fikriyatında masaya yatırılmasına sebeb olan yeni sosyal kriz alanlarını gösterdiği gibi dışta bırakılan, dışlanan ve hep bugünkü aristokrat isci sınıfının yedek ordusu gibi düşlenen, azınlıkların ve o lümpen proletaryanın (sanırız) dünyanın yeni sınıfları (sınıfı değil, evet sınıfları) içindeki yerini kavramsal ve meta-alan olarak deşmektedir. 

Dolayısıyla bir ortaçağ şövalye dövüşlerini anımsatan efendi ve köle mücadelesi (Hegel), ve bunun karşısında hakli olarak bir zamanlar teorileştirilen 20.yy’in ikili karşıtlıkların “savaşı” (burjuvazi ve proleterya, Marx) yerine aslında çoklu karşıtlıkların karsılaşması ve çatışması yeni kamusal alanda sahneye çıkmaktadır. Bu yüzden belki de yukarıda ki sosyal kriz ve patlama örnekleri, yeni bir araçsal direniş kodunun tanımlanmasının gerekli kıldığı gibi, ayrımcılığın had safhası olan yeni mikro faşizmler ve aydınlanma totalitarizmleri bu yüzyılın hastalığı olarak yeniden kendini göstermektedir. 

Yeni kiliselerin okunma alanı olabilecek aklin tahakküm alanlarının yeniden tanımlanmasını, aklin ve bilginin iktidarından çok, daha insani ve doğasal yapının içinden konuşmak gerektiği üzerine şekillenebilecek otonom ekoloji-politik bir durusu gerekli kılmaktadır. İronik ve klise olarak bu şey üreten ve tüketen akıldan çok yada tüketimsel bedenden çok bütün tahakküm sistemlerini alt üst edebilecek hiç bir partici anlayışın meta-fizik kölesi olmayacak direniş kodlarını mümkün kılmaktadır. Bu anlamda açlığın dansı ve nefretin kusulması olarak sosyal kriz ve sonucundaki sosyo politik ve psişik patlamalar tam da site’lere, steril marketing toplumuna “karşı olarak” yeni bir hakikat ve okuma biçimlerini mümkün kılmaktadır. Bu politik saha, geleceğin cemaati olan (Agamben), kimlikten çok sosyal krizleri ifşa eden mücadele biçimlerini aralayacaktır. 

Engin Sustam 
EHESS, Doctorant, Paris