Mültecinin Dili: Irkçılığın Gözyaşları!

Engin Sustam - 07/09/2008 12:43:55 (621 okunma)


Mültecinin Dili: Irkçılığın Gözyaşları!

Ulus devlet söylemi içinde « mülteci» ya da « yabancı olmak ligin dili » bugünün toplumsal coğrafyasında, baskı ağıtları tarafından biçimlendirilmiş bir form olduğu gibi ama ayni şekilde başka sosyal replikleri de tarif eden ve göç pratiği sonrası yeni sosyallikleri gösteren meseleleri açımlamaktadır. 

Bu şey, mülteci olmak ve onun dilsel boyutu, bulunduğun, nefes aldığın lakin bir türlü « vatandaşı » olarak görülmediğin ulus devlet patriyakasında, bir sürü dilsel, toplumsal klişeyi barındıran ve sürekli « ötekileştirildiğin » topraklar da travma ve bilinç yarılması kıskacında yaşamak zorunda olman anlamına gelmektedir. Bu duygu nerede olursa olsun insanın kendi beden anlatısıyla iktidarın bedene yedirmek istediği aidiyet anlatısıyla yüzleşmeden kaynaklı yaşanan krizi tarif eder. Dolayısıyla bu şey (« mülteci ») bugünün toplumsal coğrafyasında “gerçeğin çölü” olan ve her gün teninin rengine vergilendirilen ya da yüzüne vurulan bir aidiyet kimliğinin makro-kriz anlatısıdır. Bunun içindir ki kendi aydınlanma söylemini « eşitlik, özgürlük, kardeşlik » gibi pozitivist retorikle kuran Fransa’da bu sorunsal can yakıcı gündemini banliyölerde çıkan olaylarla belli etti ve ediyor. 

Artık « kendi yabancılarına » kapılarını kapatan Fransa kendi ruhsal « aydınlanma » pratiğini dahi hiçe sayarak sosyal devletin « kalesi » olmaktan feragat edip, bütünleşmiş dünya kapitalizmi içindeki can alıcı yerini arıyor. Sarkozy hükümetinin, daha öncesinde Chirac dönemi itibarıyla başlayan, sosyal devlet liberalizmine karşı, yeni « küresel liberalizme» ve vahşi kapitalizme ayak uydurma performansı, kemikleşmiş bürokratik devlet politikalarının Fransa’sında « kimlik krizlerine», yeni sosyal hareketlere (kağıtsızların, evsizlerin eylemleri, işçi ve öğrenci grevleri) ve travmatik sosyal kırılmalara (« ayaklanan banliyöler ») gebe oluyor. 

Bu açıdan aslında Fransa ve aydınlanmış “aydınları” Avrupa da en çok sosyo-politik sorun yasayan ülke olarak Türkiye ile aynı minvalde gidiyor diyebiliriz. Dolayısıyla bu meselenin Türkiye’de ki “sanıkları” olan mülteci konumundaki Kürtler ve/ya da bu konuma düşürülmüş Kürt sorunu söz konusu olunca en solundan en sağına bütün “aydınların” bu sorunsal karşısında iktidar minvalli okumaları ve ulus devletçi duygulanımları ise üzerinde durulması gereken yeni ırkçılığın ve ayrımcılığın göstergeleri gibi duruyor. Bu durumu Ermeni, Alevi ya da diğer meselelerden farklı kılan ise Kürtlerin Türkiye de bir sosyal kimlik hareketi ve dinamik topluluk olarak varlıklarını korumalarından kaynaklıdır. Avrupa’da mesela bu sosyal ve politik hareket dinamiğini sağlayan Müslümanlar ve yabancılardır.

Yeniden meselemize dönersek örneğin, bu problematiği (söylem, ırkçılık ve ayrımcılık) bütün bir kimlik krizinin ve sömürgecilik politikalarının açmazını yasayan Fransa’nın bugünüyle de okuyamayız. Bu şey, özellikle banliyölerdeki « siyah ve esmer öfke », « beyaz » Fransa’nın kolonyalist ve ulusalcı muhafazakâr tarihi ile onun nesneleştirilmiş « öteki » söylemiyle çok yakından alakalıymış gibi duruyor. Dolayısıyla Fransa’da artan ırkçılık ve paralelinde gelişen aşırı milliyetçiliğin yükselişi karsısında, « mülteci olmak » kamusal tarihi açısından Avrupa’nın yeni hayaleti olmaya aday bir travmatik sosyal kırılma gibi duruyor. Müslüman, Arap, siyah yada Türkiyeli olmak, Çinliler gibi ucuz iş gücüne sahip olmak, kağıtsız olmak, aslında Avrupa da son yıllarda artan ırkçılığın da nesnesi haline gelen ayrımcılık klişelerini bize gösterirken, bize başka bir Avrupa’nın ve kamusal alanın okunması gerektiğini gösteren yeni sosyal kimlikleri de işaret ediyor. Bu şey yükselen milliyetçiliğin mayası olan bir « mülteci » olma konumudur. Dolayısıyla başka bir retoriğe yaslanan, altların Avrupa sını ya da bütün diğer mikro kimliklerin hepsi olarak okunacak « mültecilik » bu topraklarda senin sürekli olarak «yabancı » olduğunun hissettirilmesini ve yüzüne aidiyet kimliğinin yedirilmesini sağladığı gibi makro kimliklere ve anlatılara karşı başka türlü okumaları ve duruşları da mümkün kılmaktadır. Edward Said’in bir zamanlar diasporada ki entelektüelin konumuna yönelik kritiği ve onun kimliksel kırılma noktalarından bahsedişi bu mültecilik formasyonunu başka türlüde güncelleştirmektedir. Bu şey ayni şekilde Avrupa kamusal alanının belirleyiciliği olan yabancı düşmanlığı ve ayrımcılık karsısında ki sosyal repliklerinde tarif eder. (ayni şey Türkiye kamusal alanında Kürtlere dair geçerlidir) Lakin ne Almanya da Merkel hükümetinin çabaları ya da Hollanda ve Belçika’yı da kapsamak gerek ne de Sarkozy hükümetinin Adalet Bakanlığına Rachida Dati gibi Magrep kökenli bir « yabancı »’yı atamasıyla bu mesele çözülecek gibi de durmuyor. Veyahutta Türkiye örneğinde olduğu üzere önemli “devlet islerine” Kürt kökenli kişilerin getirilmesiyle de Kürt sorunu çözülmedi veya çözülmüyor. Ziya Gökalp’ın bir Kürt olduğunu düşünürsek eğer! Fransa da yeni hükümet, banliyölerde iki yıl aradan sonra yeniden çıkan sosyal patlamalara, öğrenci ve isçi grevlerine « maruz » kalmıştır. Dolayısıyla yeni hükümet icraatları içinde bir çok kağıtsız insanı Fransa topraklarından atmanın (her yil 25 bin yabancı hedefleniyor), yabancı kökenli Fransız vatandaşı olmak isteyenlere DNA testi uygulamak istemenin dışında, bu sosyal kırılmayı, çatlamayı önleyecek farklı bir şey yapmadığını gösterdi.

Pierre Bourdieu’nün « Yabancıların Kaderi » adlı makalesinde ele aldığı, iktidar söylemi tarafından « Schibboleth »(1) olarak görülen ve yabancıların göçü sonrası oluşan bu kavramsallaştırma, bugün açısından bu göç sonrası « kimlikleştirilmenin » en önemli göstergesi olarak okuyabiliriz ki bu şey, senin sosyo-ekonomik ve politik « kapasitenin » iktidar tarafından gözlemleniyor ve ölçülebiliyor olduğunu işaret ediyor. Julia Kristeva’nin söylemeye çalıştığı tam da buydu: modern bireyin asıl sorunu, içindeki korkuyu tanımlayan yabancıyı keşfetmesidir.(2) 

Sürekli bir şekilde yerinde durmadan sirküle olan « göç ve yabancı oluş », başlı başına batılı uygar kimliğinin ve demokrasinin de krizini ifade etmektedir. Xénophobe (yabancı sevmez) söylemi etrafında örgütlenmiş ulusalcı « beyaz batılılar» kendi kalifiyeli yabancısını yaratıyor. Fransız sağının güçlü ismi Le Pen, banliyödeki olayları daha dünden hazır bir şekilde « kalitesiz » ve eğitimsiz göç dalgasına bağladı bile. Artık « yabancı »olmanın sınırları da oluşmaya başladı, aslında yabancılığı neye göre yaşadığımızın sınırları ve kimlik tanımları bunlar. « Ötekileştirilmiş kimlikler » bir şekilde hareket halinde seyir ederken (yabancılaştırılırken), sürekli şekillendirilmektedirler. Bu şey makro kimliğe göre mikronun kendini tahayyül etmesi makro kimliğin onu kapsamasını ve icat etmesini sağlamaktadır.

İşte tam burada belki de ırkçılık bir retorik olarak kendini bu hareket halindeki kimliklere göre konumlandırmaktadır. Çünkü ırkçılık doğası itibariyle toprakla olan bağımlılığını ve stabilize olmuş kimliğinin korunmasını gerektiren bir korkuyu, travmayı anlatır. Ondan ki ırkçılık göçebe halinde olan “mikro kimliğe” saldırır onu marjinalize etmeye ötekilik konumuna çekmeye çalışır. Sanırız bu şey Foucault‘nun üzerinde durduğu « biopolitik» çağda iktidar söyleminin yeni kontrol tekniklerini bize ifşa etmektedir. Yani iktidar (makro ve mikro) nerede olursa olsun « yabancı olanları », « barbarlar » (ontolojik anlamda), « işgalcileri », göçebeleri, « teröristleri », « gavurları », vs yani dışarıda bırakılanları kapsamak isterken kendi emperyal arzularını da yine bu kimlikler üzerinden kurmaya çalışmaktadır ve onları kendi kurguladığı kamusal merkez alanı içine hapsetmektedir. Dolayısıyla ırkçılık üzerinde kurgulanan beden anlatısı, « beyaz topluma » giriş kabul kodları üzerinden yeniden işleniyor ve « yabancı olmanın » verdiği cazibe iktidarın retoriği tarafından yeniden ele alınıyor, ve kullanılır bir aygıta dönderilmek isteniyor.

Onun içindir ki bugün « mültecinin dili » dünyanın yeni « barbarları » olanları kapsadığı gibi, başka topraklarda nefes almak zorunda kalan göç ve göçebe pratiğinin içinde yer alan dünyanın yeni « işgalcilerini » anlatmaktadır. Bu şey korunmuş Avrupa idealizmi içinden konuşan Habermas’ın ezoterik kamusal alanı değildir artık, yada o alan içinde gezen bir hayalettir « mülteci olmak » ve orada bütün kimlik inşalarının krizini yaşamak. Artik bugün diyebiliriz ki « yabancı olmak » yaşadığımız dünyada bir demokrasi sorunu olarak kriz toplumunun maskesi olduğu gibi rasyonel düşüncenin krizi olarak ırkçılığın da gözyaşlarıdır. « Erişilmez beyaz topraklar » yabancılar için artık bir kurtuluş yeri gibi durmuyor ama yabancılar için göç ve yol da bitecek gibi durmuyor.



1
-Pierre Bourdieu, Le sort des étrangers comme Schibboleth.. Bu kavram fransızcada bir kişinin kapasitesinin sınandığını ya da ölçülmeye izin veren bir neden oldugunu isaret ediyor in Contre-feux (éd. Liber, raisons d'agir), Paris 1998. Bu teks aynı zamanda « Libération le 3 mai 1995 » da yayinlanmistir.
2-Julia Kristeva, Etranger à nous-mêmes, Paris, Fayard, 1988