Yeni Toplama Kampları ve Kimlik Politikası : « Sabıkasız Yurttaş » ?

Engin Sustam - 18/12/2008 13:29:13 (880 okunma)



Yeni Toplama Kampları ve Kimlik Politikası : « Sabıkasız Yurttaş » ?

İktidarların en çok arzuladığı şey sabıkasız bir vatandaşa, steril bir topluma sahip olmaktır. Bütün ulus devletlerin en görkemli rüyası bu sabıkasız toplumsal alanı kurgulayan, kirlilik ve siyahi kabul edilmiş alanlardan arındırılmış bir sistemin yaratılmasıdır. Devletler ve onun hukuk sistemleri keza bu proje üzerine kurulmaktadır. Siyasal alanın çerçevesi de bu sabıkasız olmaklar söyleminin, « temiz toplum » öğretisinin kapitalist okuması olarak da durmaktadır. Bu şey yasaya uyan devlete gönülden bağlı olan razı olmuş yurttaş figürü olarak, Türkiye gibi sabıkalılık oranının sürekli arz ettiği ülkelerde vazgeçilmez olarak « temiz yurttaş » figürünün pratiği olarak durmaktadır. Lakin bu başlı başına kapitalist okuma olarak kalmaz keza sosyalist devletler sistemi de gösterdi ki bu bütünüyle bir devletleşme sisteminin makro dilini yaratma hastalığının çabasıdır. 1917 Sovyet devrimi sonrası Stalin dönemi de bu siyasal « sabıkasız » steril « sosyalist » vatandaş anlayışının yaratılması üzerine kuruludur. Mükemmel insanin tanrıçası olan bu şey yaratılmış iktidar gövde politikalarının steril dilidir. Öyle ki bugünün bütün tüketim ilişkileri bile bu steril bedenin kurgu zeminleri üzerinden işler. Temiz olmak, suçsuz olmak ve suçu sabit olmayan bir yerde saygı ve uyum alanında yaşamak. Başlı başına, Agamben’inde diyeceği gibi, hukuk sistemlerinin kendisi bunun üzerine kurulu bir dili icat eder. Dil (konuşmak, bağırmak, yazmak ve haykırmak olarak) bir ideolojik bilinç olarak iktidarın kendi hezeyanlarını örtüleme ve kurgulama alanıdır ki sabıkasız vatandaş verileri burada kişileştirilir. Gelecekteki siber teknoloji toplumu bile bu «sabıkasız » temiz insanların olduğu dünya ile « sabıkalı » kirli insanların olduğu dünya arasındaki site sistemini yerleşkeleyen gerginliğe bakmaktadır. Bu anlamda sanırız Meksikalı yönetmen Alex Rivera’nin Léonor Varela, Jacob Vargas, Luis Fernando Pena ile birlikte çektikleri «Sleep Dealer » adli filmleri dünyalaşmış gelecek toplumunu (siber toplumu), « sabıkalı insanların (Clandestin=yasadisi) ve sabıkasız insanların yasadığı toprakları », yeni cemaatleri bugünün politik diliyle anlatması açısından burada iyi bir örnek olarak duruyor. Film, Amerika ve Meksika sinirini belirleyen (bugün İsrail ve Filistin arasındaki, dunun Berlin siniri) bir duvarla ayrılmış geleceğin siber toplumunu bu sinir, duvar ve gözetim toplumu meselesi üzerinden islemektedir. Ama aslında bu sinir bir ulus devlet siniri olarak değildir, içinde sabıkalı ve sabıkasız yurttaş kimlik politikalarının islendiği örneğin « iyi » Meksikalıların « sabıkasız insanların » olduğu tarafta resmedildiği geleceğin yeni « toplama kampı » modeli gibi durmaktadır. 

Yazının baslığından da anlaşılacağı üzere biz bu meseleye Türkiye de son zamanlarda meşhur olan bir devlet politikası örneginden çıkış yaparak başladık. Dünyanın belki de en çok konuşulacak (tabiki Bush’a armağan edilen 44 numara altın ayakkabı ödülünden sonra) laflarından biri bu olsa gerek. : yeni açılacak « Kürtçe televizyonda » çalışılacak « sabıkasız » Kürd aramak. Türkiye uzun zamandır kendi Kürtleriyle « barışmak » için (seçim öncesi bir vaat gibi duran ?) bir Kürtçe televizyon kanalı açmaya hazırlanıyor (Hest Tv). Bunun için televizyonda çalışacak Kürtçe bilen lakin « sabıkasız » Kürt tipi aranmakta. Tabi bu konuda devlete başarılar dilemekten başka şansımız yok. Çünkü ne Türkiye’de ne de dünyanın hiç bir yerinde siyasal zulme maruz kalmış bir « sabıkasız » kişi bulmak imkansızdır. Hele Şivan Perwer gibi devletin gözünde dünden siyasal sabıkalı bir Kürdü bu yeni açılacak televizyonun açılısına çağırmak ise sanırız söz yerindeyse trajedi ya da kara mizah yapmak demektir. Ama bu nüktedanlık vari kara mizahla da kalmayan hükümet daha ilerici bir adim atarak « terörist » ilan ettiği bir kanalda (Roj TV) yayınlanan Kürtçe kliplere de talip olmaktadır. Bu konuda Bush’tan sonra son dönemlerin en popüler başbakanı olan, Kürtlere, Aydınlara, Ermenilere (onlardan özür dileyenlere) ve demokratlara saldırmaktan geri durmayan Tayyip Erdoğan (ve tabi ki DTP’ye Le Pen benzetmesi yapıp, Nazizmi hortlattınız deyip bütün faşizm okumalarını tersten okurum diyen biri olarak) kara mizahın en süper örneği olarak demokrasi nedir sorusuna hep sakat yanıtlar vererek tarihteki yerini şimdiden aldı bile. Sabıkasız bir Kürt ariyan hükümete sesleniyoruz (Avrupa’da da nedense sabıkasız yabancı aranır hep), bulursanız bize de haber veriniz çünkü ilginç bir sosyolojik araştırma konusu olabilir bu steril kalmış « Kürt insanlar ». Kürtlerin daha cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren iç düşman ve « şâki » kabul edildiği, kürdün ipiyle kuyuya inilmez denildiği bu ırkçı söylemin mizahi dile yedirildiği iktidar alanında « sabıkasız » Kürd aramak, samanlıkta iğne aramaya benzemektedir. İnsanların sokak ortasında öldürüldüğü (Türkiye’de bir yil içinde 30 yakin kişi öldürülmüş polis tarafından. Bkz. Taraf, Radika, Politika, Evrensel ve Birgün gazeteleri) bir yoklar ülkesinde (insan var insanlık yok, devlet var sosyal devlet yok, işkence var demokrasi yok…) toplumun polisleştirildiği empati kurmakla meşgul olmayan bir coğrafyada (Mardin’de babasıyla bedenine 12 kurun yiyerek Jitem tarafından öldürülen Uguz Kaymaz’i hatırlayınız) sanırız Yunanistan’daki sokak gösterilerini anlamayacak kadar körleşmiş rıza kültürü üzerine kurulu bir gelenek Alexis’leri, Baran Tursun’lari, Uğur Kaymaz’ları anlamayacak kadar, korkunun ve rıza eğilimlerinin altında ezilmektedir.Kimin vatandaş kimin insan ya da temiz sayıldığı bir iktidar yerleşkesinde hukuk ne kadar samimiyetsiz ise (komediye dönüştürülen Hrant Dink davası bunun örneği), sabıkasız insan figürü aramak o kadar hamiyetsiz durmaktadır. Dolayısıyla devlet bastan politik ve bir rejim sorunu olan Kürd sorunu karsısında ne kadar aciz politik manevralar yaptığının farkında bile değil. Bu trajedik kimlikleştirme politikaları, artik bitmesi gereken kangren olmuş bu sorunun (Kürt sorununun) kendi göbeği olan meseleden bizi uzaklaştırıyor. Bu şey Türkiye’de yapılması gereken Kürd okumasını muğlâk bırakıyor, Kürtlere dair bir bellek okumasını yok sayıyor ve asil sorulması danışılması gereken, bunun için meclise gönderilmiş vekillerle açık açık konuşmaktan bizi aciz bırakan bir politik dil ortaya çıkarıyor (DTP ve Kürt vekilleri). G. Agamben’in kulakları çınlasın hiç bir şeyin referans kabul edilmediği, istisnaların dikkate alınmadığı, hukuksuzluğun ya da yasa dışılığın ve yasasızlığın meşru olarak yasa haline geldiği bir ülkedeyiz. Dolayısıyla neden kara mizah ve karikatür güçlü dersek aslında cevabi dünden hazır bir siyasal tablo ve onun rıza kültürü üzerine kurulu bir toplumsal yapı ortaya çıkıyor diyebileceğiz. Yunanistan’da insanlar polis tarafından öldürülen Alexis için neden sokakta da Türkiye’de değil dersek, iste karşımıza bu boyun eğme biçimlerine razı olmuş bir toplumsal beden anlatısı, travma tik bilinç ortaya çıkıyor diyebiliriz ne yazık ki. Öyle bir kimlik politikasına razı olmuş bir toplum var ki, hükümetin kimlikleştirme ve razı kültürü üzerine kurguladığı patolojik politikayı görememekte, mesele sadece laik, anti-laik ya da cumhuriyetçiler, Kemalistler, Müslümanlar ve bölücüler gibi sığ ve anlamsız bir siyasal rejim anlayışına yaslandırılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir zikri ve fikri ayni olan politik dil « sabıkasız » insan aramak ister ve toplumda bir şekilde toplama kampı modeli olarak kendini inşa eder. Çünkü bütün kurgu ve insan politikasını bu anlatı üzerine kuran iktidarın dili, iç ve diş düşman olarak belirlediği stratejik devlet dili üzerine kurulmaktadır. Bu devlet dili Bush’un Irak savaşı sonrası kurguladığı ve aslında artik imparatorluğun dili haline gelmiş « sabıkalı insanları» (teröristler, bölücüler, şâkiler, yabancılar, şüpheliler, gecekondulular, göçmenler, deliler, banliyölüler, vs) «sabıkasız insanlardan » ayıran bir ideolojik makinenin icadını mümkün kılmıştır. Oda yukarda değindiğimiz üzere toplumun bir « toplama kampına » (G. Agamben) dönüştürülmesidir.Auschwitz'ten sonra dünyanın yeni toplama kamplarının ve steril toplum yurttaşlığının artik bir şekilde devletlerin ortak dili olduğunu söylemek gerekecek. Nasıl ki terörizm kavramının kabulü, bütün dünyadaki iktidarların politik dilinde es konumdaysa, ve devletler arası meşru yasayla bir devlete terörist gelen grubun ya da şeyin diğer devlete diplomatik ve hukuk dili çabalarıyla terörist hale getirildiği bir dünya sistemi içinde yasamaktayiz. Her an herkesin sabıkalı olduğu bu travma toplumunda zaten geçmişten beri devletler kendi topraklarında yaşayan vatandaşlarını fişlemektedir. Eskiden Türkiye’de devletin bütün ajanlarının kahvehanede iyi bir dinleyici (Osmanlı zamanında kahvehanelerin istihbarat birimleri tarafından sürekli izlendiğini hatırlarsak), sokakta simitçi, sandviççi olduğu bir gelenek dolayısıyla kendi vatandaş sistemini datalaştırmakta ve fişlemektedir. Bugün İstanbul da polisin özellikle fişlediği, ajanlaştırma tekniklerini geliştirdiği, « sakıncalı » vatandaşların oturduğu mahallerin olduğunu bilmekteyiz (Alibeyköy, Nurtepe, Dolapdere, Gazi, Okmeydanı, Sari gazi, Gülsuyu, 1 Mayıs, Bağcılar, Küçük Armutlu,vs). Onun için sunu demek gerekir ki « sabıkasız » yurttaş aramak, bir kimlikleştirme politikası olarak iktidarın yanıltıcı ve dezenformasyoncu dilinden başka bir şey değildir. Bu dil iktidarın kendi « Kürdünü », kendi yurttaşını yaratmak olarak algılanabilir ki ayni şekilde bir stratejik vaka olarak, siyasal şiddetin granit sertliğindeki taviz vermez dilini resmetmektedir. Bu anlamda kendine gücü ve itaati kimlik kılmış bütün iktidar okumalarında olduğu gibi Türkiye’de de hükümetlerin dili hala ne yazık ki bu « sabıkasız yurttaş » yaratma / arama gibi kimlik politikaları üzerinden islemekte, bu şey bizi asil sorulması gereken politik hesaplaşmalardan nihai olarak hukuksal yasadışı devlet içi devlet politikası üreten mekanizmaları sorgulamaktan uzaklaştırmaktadır : Ulusalcı çetecilik, Ergenekon, Derin devlet, Gözaltında kayıplar ve Kürt illerinde yürütülen savaş politikaları, işkence, yakılan ve boşaltılan köyler, jenosit, ırkçılık ve milliyetçilik gibi. 

Engin Sustam
Doktora öğrencisi 
EHESS/ Paris