Camilerimizin Kurulduğu Toprak


Enver Gülşen - 12/07/2012 16:51:37 (135 okunma)


 Camilerimizin Kurulduğu Toprak
     
İstanbul’un en yüksek tepelerinden birisi olan Çamlıca’ya cami yapılması tartışmasıyla meşgulüz hepimiz. Mimarının deyişiyle “Medine’deki camiden de yüksek olacak” bu camiyi nasıl ve hangi “zemin” üzerine kuracağız? Bu “zemin” bu “yüksekliği” kaldırabilecek mi? “Depremlere”dayanabilecek mi mesela? Çorak ülkenin öldürücü çölünün buz gibi rüzgârlarına, sıcacık bir ışıltı ile karşılık verebilecek mi? Asıl mesele camiin “irfanî tektoniği” meselesi bana kalırsa. 

Müslümanların birkaç yüz yıldır modernitenin saldırılarına ve kuşatıcı  soysuzlaştırmasına çeşitli karşılıklar verdiğini biliyoruz. Ancak bu karşılıkların kahir ekseriyetinin, ya neo-selefiler gibi modern kavramları ve rasyonalizmi aynen kullanarak moderniteye karşıt bir zemin oluşturma çabalarından; ya da İslami modernizm denebilecek, İslam ile moderniteyi çeşitli zeminler üzerinden uyuşturmak çabalarından ibaret olduğunu görmek zorundayız. 
Maalesef, belki de bu kıyıcı yok oluş sürecine tek karşılık verebilecek olan İslam’ın, müntesipleri tarafından o kıyıcı olanın yok ettiği zemin üzerinde yeniden “inşa edilme” çabaları, birçok öldürücü sonuç doğurdu. En başta, insanlığın yaşama sebebi olan umut yok olmaya başladı… 

Post-modern zamanlarda, özellikle Türkiye gibi ülkelerde siyasi ve toplumsal “elit” olan Müslümanlar tarafından, İslam’ın, bu “ yeniden inşa edilme” sürecinin yeni bir boyuta eriştiğini tespit etmek zorundayız. 

Bu aşamada sözünü ettiğimiz “yaralanmanın” nasıl bir şey olduğunu tespit edebilmek için, Yusuf Kaplan’ın çok sık kullandığı üç kavramı kullanabiliriz. Kaplan, sık sık “tevarüs”, “temellük” ve “temessül” kavramlarından bahseder. Bir birikimin aktarılması olarak anlaşılabilecek olan tevarüs’ü epistemolojik sürece ve biliş’e; birikimin kendine mal edilmesi olan temellük’ü fenomenolojik süreç ve oluş’a; birikimin içselleştirilmesi ve kendinde yeniden yaratılma sürecine ontolojik süreç ya da varoluşa karşılık getirir Kaplan. Sahih bir “canlanma” denkleminde, sadece insan olarak her ferdin değil, toplumsal “gelişmenin” de üç önemli sacayağı olarak anlaşılabilir biliş, oluş ve varoluş… Zira bilginin eylemle, eylemin oluşla ve oluşun da var olma cehdiyle ilişkisi ancak bu üç sacayağı üzerinde/n kurulabilir. 

Son 15-20 yıldır, özellikle AKP ile cemaatin eş-zamanlı olarak büyüyüp  güçlendiği ve her alanda söz sahibi olmaya başladığı bu son süreçte, Yusuf Kaplan’ın söz ettiği bu üç kavramın nasıl bir mirasa tabi tutulduğunu görmek çok önemli bana kalırsa. Modernitenin en parlak” taşıyıcısı olan liberalizmle ve liberallerle ilişkiye girmek, AKP ve cemaatin de dâhil olduğu çeşitli Müslüman gruplarda birkaç “değişime” sebep oldu. 

Liberalizmle girilen “çift yönlü” ilişkinin bir yönünde “umrede verdiği artistik pozları” gazete ve dergilerde yayımlayan liberallerin (sol liberallerin de) ve liberalizmin “Müslümanlar” tarafından “hoş karşılanmaya” ve düşünce önderleri olarak kabul edilmeye başlanması varsa; öte yanında da,liberalizmin zehirli bir şırınga ile Müslüman düşünceye gittikçe daha da öldürücü biçimde zerk edilmesi vardır. Müslüman düşünce, bir yanıyla sosyalizme, öte yanıyla liberalizm / kapitalizme muhtaç, ama her halükarda modern çürük zemin üzerine inşa edilmeye çalışılan yeni bir boyut taşımaya başlayacaktı. Maalesef bu son darbenin büyük oranda müsebbibi, yaklaşan kıyametin farkına varmayan, edindikleri “geçici” maddi gücün “sarhoşluğuna” kapılarak, hakîkî olanın peşini bırakmaya başlayan AKP ve cemaat “düşünürleridir”. 

Durumumuz milyon dolarlık rezidanslarda “tasavvufî ayin” yapanların hâline benziyor artık! İman, İslam ve irfan üçlü sacayağındaki her bir ayak yaralandı, üstündeki ağırlığı taşıyamaz hâle geldi. Hâl ilmi olan tasavvufu ve irfan ile bağı her daim canlı tutulması gereken dini, tekrar kâl dilinedönüştürmektir yaptığımız. Dilin kalp ile kalbin akıl ile ve aklın da eylemlerle bağının kopması sonucunu doğuran bir parçalanma hâli… Zemini, toprağı kirletmek! Tevarüs ettirdiğimiz şey, modernitenin (ve post-modernitenin) ve liberalizmin tüm dünyayı insanî bir kıyamete sürükleyen “değerleri”olunca, temellük ve temessül, tevarüs ettiğimizin “soysuzluğundan” nasibini alıyor böylece. 

Aslında ikinci ve üçüncü süreçleri, yani oluş ve varoluş süreçlerini yaşamayı unutmuş bir soysuzlaşmadan bahsetmek daha doğru.

Epistemolojik intihardan söz ederken, ontolojik kıyametin çok daha trajik sonuçları olduğunu tespit etmek gerekiyor. Oluş ve varoluş yok; boğucu bir havanın altında bataklık zemin üzerinde “hayatta kalmaya” indirgenen bir esfel-i sâfilin hâli var artık! Önlerinde “dışarıdaki” “marabaları” içeri almamak üzere kurulmuş olan mini güvenlik güçleriyle her biri birer zengin getto devlet hâline gelmiş olan bütün o süper lüks rezidansları inşa eden “biliş, oluş, varoluş” üçlemesiyle, hayâl ettiğimizin aynı şeyler olmadığını tespit etmek güç değil. Olabilecek en vahşi tezatların normal karşılandığı bu bataklık medeniyetinde, milyon dolarlık rezidanslarda dini / tasavvufi 
metinler okuyup “ayinler” yapanların hâllerine benziyor hâlimiz. 
Birkaç on yıl önce aynını Uzakdoğu hikmet geleneklerine yapan seküler kesimin“yogiciliğinin” karşısında, Müslüman kesimin çıkarttığı neo-sûfilik var artık. “Bir lokma, bir hırka bize yutturulmuş bir zokadır” diyenlerin borusu öttü ve artık o zokaları yutmuyor, bir lokma bir hırkayı öneren tasavvufun, sadece “kâl dilini” alıp, milyonluk rezidanslarımızda şark köşesinin en güzel yerine asıyoruz! “Dervişlik satar”, sekülerlerin “sex satar”ının karşısına çıkarabildiğimiz mottomuz oldu! “Satma” üzerine kurulan bu soysuzlaştırılmış hayata bir katkı da “biz Müslümanlardan” olsun değil mi? 

İbadethaneler, Yusuf Kaplan’ın sözünü ettiği bu üç kavramın, üçünün de en “halis şekilde” bir araya gelmesiyle bir “ruha” sahip olurlar ancak. 

İbadethanenin irfanî tektoniği budur! Ontolojinin çatladığı, hatta daha da kötüsü anlamsızlaştığı yerde, suni organlar gibi epistemoloji ile 
“diriltilmeye” çalışılan bir durum var gözümüzün önünde. Bu artık  epistemolojik intiharı da aşan bir şey! Ontolojik kıyamet… Cami mimarının epey bir “kibir” ile söylendiğini düşündüğüm sözleri, ontolojik olarak çoktan yok olmuş bir zemine, epistemolojik organ ithalinden başka bir şey değil bana kalırsa. 

Cami, irfanî tektonik sağlamsa, sağlam bir zemin üzerinde durabilir ancak. Peki, Çamlıca’da yapılacak olan dev cami sağlam bir zemin üzerine mi inşa edilecek? Bana kalırsa bu soruya verilecek olan cevap kayıtsız şartsız “hayır”dır. Zemin, liberal değerlerin soysuzlaştırması sonucu zehirlenmiş ve bir ibadethaneyi “taşıma gücünü” büyük oranda kaybetmiş olan bir zemindir. Üstelik çağın öldürücü materyalist / nihilist depremlerine karşı oldukça korumasız bir zemin bu! Rezidansların ve devasa “AVM Tower”ların kurulduğu bir zemindir artık orası. Yapılacak olan ne olursa olsun – ister cami, ister çan kulesi- AVM’lere ya da liberal köleliğin köle tüccarlarının yaşadığı rezidanslara benzeyecektir. 

Bir ibadethane, hele ki, bir irfanı “simgelemek” amacını güden bir  ibadethane, öncelikle yapacak olan “medeniyetin” rengini üzerinde taşır. 

Peki, elimizde “sunabileceğimiz” bir medeniyet var mı? Kaldı mı öyle bir şey? Yoksa tüm dünyanın akl-ı selimlerinin çığlık çığlığa duyurduğu gibi, tüm toprakları kirletip, tüm suları zehirleyen bir “anlayışa” bağlanıp, dünyada belki de son kalan bakir toprakları da mı öldürdük? Dünyayı tekmili aynı olan tüketicilere döndüren ve önümüze serdiği “parlak” dünyanın ardındaki acıları, yıkımları maharetle saklayan bir “soysuzluğun” tevarüsü ile mi yapacağız o ibadethaneyi? Bu soysuzluğa alternatif bir sanat, mimari ve daha önemlisi ahlâk geliştirebildik mi ki, yapacağımız eser, “kendimizde taşımadıklarımızı” göstersin? Suni teneffüsle ne kadar yaşatabilirsiniz bir ibadethaneyi?