Solun din ile ilişkisi




 Enver Gülşen 18/09/2008 0:08:27 (492 okunma)
 Diğer seçenekler 11 Eylül 2008, 23:20
Solun din ile ilişkisi

Din ile solun ilişkisi üzerine yapılan tartışmalar, solun belki kendi 
üzerine kapanmış materyalizm tabutunu kırması açısından önemli olduğu 
kadar, dindarların da kendileriyle toplumun diğer katmanları 
arasındaki ilişkiyi yeniden belirlemeleri için önemli fırsatlar 
yaratıyor. 
Solun, genelde Kautsky\Plehanov çizgisinde yorumlandığı ve bu yorumun 
sosyal darwinist bir bakışı öngördüğünü söyleyebiliriz. Solun, bu 
hakim yorumu dışındaki diğer yorumlarının da sonuç itibariyle 
materyalist bir felsefe üzerine kurulduğunu söylemek pek zor olmasa 
gerek. Sonuç itibariyle solun dine karşı tutumunun sadece Türk soluna 
has değil, genelde sol ideolojiye ait olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 
solun içinde özgürlükçü akımların da varlığını inkar edemeyiz. Bu 
akımlar dine en azından "entegre edilebilir" unsurlar olarak bakmayı 
becerebilmekteler. Ancak bu bakışın, anlamayı sağlayıp sağlamadığı ise 
bu yazının konusunu belirliyor. 
Türk solunun kahir çoğunluğunun Ergenekon'a da, başörtüsü hakkına da, 
AKP kapatma davasına da, son 1.5 yıldaki askeri vesayet girişimlerine 
de veremediği vicdani tepkilerin ana unsurunun dine ve dindara 
bakıştaki bu önyargının olduğunu net olarak söyleyebiliriz sanıyorum. 
Türk solu içinde özgürlükçü diye addedilen kesimlerin dindarların 
hakkına yönelik gasplara karşı çıkabilecek bir vicdana sahip 
olduklarını düşünüyorum. Ancak bu duruş, solda neredeyse genetik hale 
gelmiş bir bakış körlüğünü görmemizi de engellemiyor. En son bir 
röportajda Murat Belge'nin "bu ülkeye şeriat gelmez, bu ülkenin 
burjuvazisi ve ordusu sağlam altyapılara sahiptir" manasındaki 
sözleri, özgürlükçü solun en "demokratlarında" dahi, söz konusu olan 
din olduğunda bir vicdan körlüğü görülmesini engellemiyor demek ki. 
Dilaver Demirağ, Kuyerel'deki yazısında "Lâkin tam da bu noktada 
Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi hırsızın hiç mi kabahati yok sorusu 
akla gelen bir sorudur. Evet din konusundaki negatif algıda 
dindarların hiç kusur yok mu?" diyordu. Bu soru doğru bir soru ancak 
Dilaver Demirağ'ın bu soruya verdiği kendi cevabı soldaki dine bakışın 
sorunlarını da ifşa etmesi açısından önemli. "Cevabım çok net hayır? 
Tersine sol'un bu ülkedeki din algısına karşı eleştirel bir duruş 
içinde olması son derece tutarlı bir tavır olduğu gibi, dindarların da 
en hakiki demokrat olmadıkları bir gerçek. " diyen Demirağ, aslında 
bir eliyle dindarlara uygun gördüğü hakkı diğer eliyle geri almakta 
pek sakınca görmüyor gibi. 
Çünkü bu cevap başlı başına sorunun bizzat kendisini öne sürüyordu. 
Seküler alandan herhangi bir ideolojiinin yandaşı bir insanın yaptığı 
bir hata, ortaya koyduğu despotça bir tutum, o kişinin kendisine mal 
edilip, onun ideolojisi hiçbir şekilde dile gelmezken (hatırlayın daha 
çok yeni 'türbanlı soyguncu 'başlıklarını), Demirağ'ın yazının 
devamında verdiği örneklerde sürdürdüğü tartışma ile net bir şekilde 
görülebileceği gibi, dindar bir insanın yaptığı bir hata, adeta 
Milliyet ve Hürriyet'e taş çıkartır şekilde bizzat din olgusunun 
kendisine yönelik bir tutumu haklandırma amacı olarak işlev 
görebiliyordu. Keçiören'de olan bir olayı, dinin topluma baskısına, 
AKP'nin şeriatı adım adım getirdiğine yönelik bir örnek olarak 
verebilmek sanıyorum oldukça ciddi bir zorlama olmanın ötesinde solun 
içindeki genetik bir körlüğün ifşası demek oluyor. 
Peki dindarlar hiç mi baskı yapmıyorlar? Elbette yapıyorlar, ancak 
mahalle baskısı diye adlandırılan bu baskının çeşitli tiplerinin 
genelleme yaratmaması, ancak sadece din ile ilgili olanın direkt 
birkaç dindardan din olgusunun tümüne yayılabilen bir unsur haline 
getirilmesi sorunun esasını teşgil ediyor. AKP'yi egemen din 
anlayışını toplumun tümüne yaymaya niyetlenmesi ve "şeriat" getirmeye 
niyetli olması ile suçlayan Demirağ, maalesef olayları karşıtlıklar 
üzerinden gördüğü ve kurguladığının farkına varamıyordu. Karşıda 
nasılsa bizim kafamızda oluşturduğumuz şablona uyması gereken (uymasa 
da uydururuz) bir dindar kesim ve AKP var, bu kesimi bizim kafamızdaki 
şablonlara uydurmak için, müspet bin olayın yanında menfi bir olay 
olması bile yeterlidir. AKP'nin 10 küsür yıldır büyük şehirlerde 
belediye olması, 6 yıldır hükümet olması ve ülkenin bu manada 
"muhafazakarlaştığı" yönünde hiçbir emare olmaması, olan birkaç 
olayın, hemen "şeriatı getiriyorlar" genellemesine götürülmesine engel 
olmamakta demek ki! 
Demirağ sonraki paragraflarda dindarların hakkı konusunda vicdanlı bir 
insanın söylemesi gereken çoğu şeyi söylüyor ve bu konuda sol içinde 
hemen hemen hiç görülmeyen bir anlayışa sahip olduğunu gösteriyor. 
Ancak bunlar, bakışın sorunlarını görmemize engel olmamalı bence. 
Demokrasi anlayışının "solcasını" ortaya koyarken, Demirağ, genelde 
özgürlükler ve kimlik sorunlarından hareket ediyor. Her kesimin 
birbirlerine zıt görülebilecek haklarının olduğunu ve bunların 
hepsinin birden savunulmasının demokrasi gereği olduğunu dile getiren 
Demirağ ile elbette bu konuda aynı görüşteyim. Ancak, ben bunları 
söylerken ve isterken, Demirağ'ın yaptığı gibi, haklarını isteyen 
kesimin "demokrat "olup olmadığı ile ilgilenmem. Dolayısıyla kendisi 
demokrat olmayan bir topluluk ya da ferdin, istediği haklarında "hiç 
de hakkı" olmadığını söyleme gereği duymam. Bu manada bir solcunun da 
bir kemalistin de haklarını savunmak benim demokrasi anlayışımın 
gereğidir. Aslında Demirağ da bunu söylüyor, ancak önemli nüanslarla! 
Demirağ, ikili karşıtlıklar üzerinden bakışını ima eden sözlerinde, 
solun , özgürlüklere bakışında sol anlayışın "onaylamadığı" 
özgürlüklerin de savunulması gerektiğini ve bunun "sola" ters bir 
tavır olmadığını, tam tersi solculuğun tam da bu olduğunu söylerken; 
dindar bir insanın dinî anlayışına çok ters bir anlayışa sahip 
birisinin hakkını savunurken hem dindar hem de demokrat olabileceğini 
ve hatta bunu tam da dindar olması yüzünden yapabileceğini göz ardı 
ediyor görünüyor.  Sorunun nirengi noktasını teşgil eden sözlerinde 
Demirağ "Bir müslüman en fazla bir kadının başını ötmeme hakkını kabul 
edebilir, ramazan ayında lokantaların açık durmasını anlayışla 
karşılayabilir kısacası müslüman bir demokrasi doğası gereği 
disipliner olan ve hoşgörüsünün de belli sınırları olan bir 
demokrasidir. Dolaysıyla yukarda sol siyaset için olmazsa olmaz 
saydığım bu denli uçlaşabilen bir özgürlük tasavvuru dinsel ahlakın 
hoşgörü sınırlarının ötesindedir. " diyerek dinsel bir ahlakın 
demokrasi ve özgürlük sınırlarını da net olarak biliyor görünüyor. 
Bence tam da bu alıntı, solun dine ve dindara bakışındaki aşılamaz 
engellerini öne koyuyor. Kolay değil 200-300 yıllık bir bakışın 
getirdiği genetik kodlamaları kırmak ve dindarlara sol literatürün 
baktığından çok farklı bakabilmek! 
Sonraki paragraflara Demirağ kısaca bir modernizm tanımı yapıyor; 
ancak buralarda da ciddi sorunlar var. Modern öncesi dönemleri tek tip 
ve farklılıkların mümkün olduğunca azaltıldığı bir dönem olarak 
addederken, modern dönemleri farklılıkların yoğunlaştığı bir dönem 
olarak tanımlıyor. Halbuki gerek bilginin kaynağının tek çeşitliliği 
(bilimsel bilgi), gerekse de toplumun homojenleştirilmesi çabalarında 
seçtiği sekülerleşme\pozitivistleşme yöntemleriyle modern dönem, tam 
da Demirağ'ın söylediğinin tersi bir dünya kurgulamış ve bunu büyük 
oranda başarmıştır. Ancak tabii başarılan bu kurgudan yanlardan 
fışkıran "defolu" ürünler, modern anlayışın kendisinin de bir uçuruma 
gidişini garantilemiştir. 
Modernleşme ile ilgili klasik analizleri tekrarlarken, bence bunları 
olumlayarak modern durumun ve modernizmin Habermas'ın dediği gibi 
bitmemiş bir proje olduğunu ima ediyor gibidir Demirağ. Ancak bu 
modernizm projesinin tam da Batı aklı projesi olması hasebiyle 
"öteki"ni yok edici, homojenleştirici ve batılılaştırıcı bir  proje 
olması , bu projenin değil evrensel olmak; batı toplumlarının 
"karşılaşmalarında" bile yoğun sorunlara yol açtığı net olarak 
görülebilmekte. Demirağ, bu manada lâiklik kurumuna olumlu mana 
atfederken solun laikliğinin liberalizmden de güçlü olmasını istemesi 
hasebiyle Aydınlanmanın sorunlarına tekrar büyük bir geri dönüş 
yapmakta gibi... 
Sonraki paragraflarda "Bunun toplumsal yaşama yansıması ise hiçbir 
yaşam biçiminin diğerinden üstün olmadığı ve kimse kendi yaşam 
biçimini bir diğerine dayatmadığı sürece farklı yaşam biçimlerinin yan 
yana varolmasında hiçbir sakıncanın olmaması oldu. Aydınlanma'dan 
başlayarak liberal demokrasi sürecinde çiçeklenen özgürlük tahayyülü 
bugün geldiğimzi aşamada demokrasi denen narin ve kırılgan yapıyı bir 
arada tutan çimento olmuştur. 

Hiç kuşkusuz bunun bire bir uygulandığı, demokrasinin bir tür özgürlük 
cenetti olduğu iddiasında değilim. Özgürlük ve demokrasi konusunda bu 
denli liberal olma iddiasındaki Batı'nın somutta -bu vaadini tutmadığı 
bir gerçektir. Solun, radikal demokrasi yanlısı solun devreye girdiği 
noktada burasıdır, liberal demokrasinin vaadedip iki yüzlülük 
göstererek hayata geçiremediği bu çoğulculuğu, bu hoşgörüyü hayata 
geçirme iddiasındadır. Ki sosyal forum süreçlerinde de bunu hayata 
geçirdi. " diyerek modernleşmenin ve aydınlanmanın bir analizini 
yapmış Demirağ. Ancak burada ciddi sorunlar var. Birincisi, aydınlanma 
ve modernizm hiç de,hiçbir yaşam biçimini diğerinden üstün görmeyen 
bir şey değildir. Tam tersi seküler olanı, modern olanı diğer yaşam 
biçimlerinin tümünden üstün gören ve bu manada mitsel, dinsel, 
geleneksel olanın hepsini toplum dışı eden bir süreçtir aydınlanma ve 
modernizm. Bu manada diğer paragraflarda da olduğu gibi modern 
anlayışı olumlayan Demirağ, laikliği bu manada olumlayarak aslında 
toplumdaki modern ontolojiyi de epistemolojiyi de öne sürmekte. 
Demirağ, aydınlanmanın ve modernizmin bu idealleri tam olarak 
gerçekleştiremediğini kabul ediyor ama bunu iki yüzlülüğe veriyor. 
Eğer iki yüzlü olmasalar demek ki ideal demokrasi gerçekleşecekti. 
Bana kalırsa oldukça naif olan bu fikir, aydınlanmanın da, modern 
düşüncenin de iç krizlerini dikkate almıyor görünüyor. 
Tekrar din ile ilgili duruma gelirsek; Demirağ dine biçtiği statik bir 
konumla dindara da nasıl davranması gerektiğini (daha doğrusu nasıl 
davranırsa davransın aslında nasıl olduğunu bildiği durumu) de 
söylüyor gibidir. Halbuki lâikliğin kendisi toplumda dinler ve 
ideolojiler arasında mutlak tarafsızlık değil, ontolojisi ve 
epistemolojisi gereği, lâik ve modern bireyler imâ eder. Bu birey 
tipinin dışında kalan bireyler de cemaatlar de ikincil konumdadır 
lâiklikte. Dolayısıyla bana kalırsa lâikliksiz demokrasi olmaz diyen 
Demirağ'ın tam tersi, lâiklik ile demokrasi bir arada yürümez demeyi 
daha doğru görüyorum. 
Demokrasi, toplumdaki her birey veya grubun kamusal alanda fikri ve 
yaşantısı ile bulunması gereğini imâ eder. Bu manada lâiklik ile, bazı 
tür fikirlerin (dini,geleneksel,mitsel olanın) dışarıda tutulduğu bir 
durum söz konusudur. Dindarların hakkı teslim edilse de bu, Demirağ'ın 
yazısında bolca görülen "onlara edilen bir lütuftur". Çünkü dindar 
demokrat olamaz ve bu yüzden demokratik haklarını, kamu alanında 
ortaya koyması durumunda eğer bir arıza ile karşılaşılırsa Demirağ'ın 
da Murat Belge'nin de ima ettiği gibi devlet sopasını göstermek ve bu 
hakları ilga etmek farzdır. Diğer suçlar adi, dindarın yaptığı ise 
şeriat suçudur çünkü! 
Demirağ'ın yazısında benim gördüğüm bir diğer sorun ise, İslam dini 
ile ilgili yuvarlak tanımlardı. Bu yuvarlak tanımlar 
"tasavvufi" (Demirağ gizemci diyor ki bunu ayrıca ele alacağım) ve 
"şeriatçı" İslamı öngörüyor. 
Birincisi; İslam anlayışında "gizemcilik" yoktur. Kur'an'ın batınî 
yorumu vardır. Ancak bu batıni yorum zahiri yorumun "aşırı yorumu" 
değil, tam tersi Mevlana'nın dediği gibi, "kabuğun içindeki özdür " . 
Ancak o özü korumak için de o kabuk gereklidir (kabuk da dünyadaki 
bütün müslümanların kabul ettiği şeriattır, yoksa şeriat bir küfür 
değildir). Bu manada tasavvufi İslam, İslamın zahiri anlamını ilga 
eden bir anlam değil, derinleştiren bir anlamdır. Yüzlerce İslam 
yorumunu ikiye indirgeyip birisini demokrasiye ezeli ve ebedi düşman; 
diğerini ise bireyi öne aldığı için demokrasiye biraz daha yakın 
görmek bence oldukça ciddi bir genellemeye giriyor. Dindarların 
birinci tipine girenlerin asla "yaranamayacakları" bu tip solculuğun, 
dindarlara gösterebileceği olsa olsa "hoşgörü" olacaktır zaten. 
Ancak demokrasi öncelikle "anlamak" demektir. Bu anlamayı ise 
önkabuller ile asla yapamazsınız. Bu anlama, her fikrin kendisine 
yaşam alanı bulduğu ve ikna mekanizmaları ile kurulu bir toplum 
anlayışının olduğu bir ortamda hayata geçer. Yoksa baştan damgalanmış 
insan grubuna gösterilen hoşgörü Sarkozy'nin Kuzey Afrikalı göçmenlere 
gösterdiğinden fazla olmaz bence. 
Açıkçası liberal demokrasiden daha demokratik olduğu iddiasındaki bu 
tip solculuğun, liberal demokrasiden herhangi bir farkı olmadığı gibi, 
onun da altında oldukça ciddi defoları var gibi geliyor bana. 
Bir sonraki yazım, demokrasi ile dindar bakışının ilişkisini ele almak 
olacak.