"12 Eylülzede Maden Mühendisi Hüseyin Yılmaz"

"12 Eylülzede Maden Mühendisi Hüseyin Yılmaz"

Onunla ilgili haberi okuduğumda donup kalmıştım. Okumayı bitirdiğimde, ruhumu sarmalayıp kuşatan, kekremsi bir duygu ile birlikte, sevineyim mi, üzüleyim mi? Bilemedim.

Onun da, bizlerin de, okuldaki en samimi arkadaşlarımızdan olan sevgili Abuzer dayıya bir ara onu sorduğumda, “90'lı yılların başında vefat ettiğini duyduğunu” söylemesinden kaynaklanan bir şaşkınlıktı benimki. 

Gazetenin iri puntolarla verdiği haberin başlığı da şöyleydi:“Maden Mühendisi Hüseyin Yılmaz sokaklarda yatıp kalkıyor.” Manşette onun için kullanılan lakabı görünce, demek ki dedim, onu şimdilerde en son lakab olarak, İzmir-torbalı’da “Maden Mühendisi Hüseyin" diye anıyorlarmış dedim kendi kendime. 


Onu ilk defa Zonguldak’a kayıt yaptırmaya, birlikte geldiği Abuzer dayı ile, 1976 sonbaharında tanımıştım. 


Bursa’da okudukları okula, karşıt görüşlülerin egemen olmasından dolayı, okula gidemedikleri için, üç ev arkadaşı Abuzer dayı, Latif Can ve Hüseyin Yılmaz birlikte sınavlara yeniden girerek, rahat okuyabilecekleri başka bir okula gitmeye karar verirler. Sınav sonucunda çok sevdiği arkadaşı Latif Can Ankara’yı kazandığı için, çok sevdikleri bu arkadaşıyla yolları mecburen ayrılarak gelirler Zonguldak’a. 

Bursa’da yaşadığı ölme öldürülme ve okul okuyamama sendromunu, travmasını, geldiği Zonguldak’ta ilk günlerden itibaren aşarak, dışa açılan, sempatik, güleç yüzlü ve çok sevilen birisi olarak, Hüseyin’in o günlerdeki lakabı “İzmirli Hüseyin”olmuştu, aramızda. 

Kalın camlı gözlükleri, Kadife pantolonu, boğazlı kazağı, atkısı ve paltosu ile özdeş bir arkadaşımızdı. Arkadaş canlısı, dayanışmacı olduğu kadar çok da zeki bir arkadaşımızdı. 

Pratik zekası en üst düzeyde olan arkadaşlarımızdandı. Zonguldak’ta yazılamaya çıktığımız geceler, polisle kovalamaca içinde karşılıklı satranç oynar gibi geçerdi. Özellikle okulun girişinde ki Otobüs durağındaki yazılama hem bizim için, hem de polis için o zamanlar çok stratejik bir nokta olurdu. Biz yazardık, hemen arkamızdan polisler yazıları silerdi. Aynı gece içinde kısa bir zaman sonra biz tekrar yazardık, bu böyle devam ederdi sabaha kadar. Çoğu zaman yazılama savaşını biz kazanarak sabahı ederdik. Yine bir Mart ayı yazılamalarından birinde sabaha kadar süren yazılamanın sonunda sabah okula geldiğimizde yazının silindiğini görünce hepimizin suratı düşmüştü. İşte o anda Hüseyin “bana on beş tane yeni gelen öğrencilerden, polisçe tanınmayanlardan öğrenci verin ben yazıyı yazacağım” dedi. U biçiminde olan otobüs durağının ağzı açık kısmına öğrencileri çift sıra dizerek, arkalarında çömelerek, yazılacak yazıları hem de bir sanat eseri kalitesinde yazdığı gibi, yazının altına isminin baş harfini de yazarak imzasını da atması uzun bir zaman sohbetlerin baş konusu olmuştu.. En keyifli günlerimizden birisini yaşamıştık o gün hep birlikte. 

Bursa’da okuduğu günlerde yoğun biçimde yaşadığı “takip ediliyorum, öldürüleceğiz” duygularının kaynaklık ettiği kapalı alan fobisi, Zonguldak’ta tam kayboldu zannedilirken, bir akşam üzeri Abuzer dayı ile birlikte kaldığı öğrenci evinde ders çalışırken, sokakta top oynayan çocukların bir şutu ile, dibinde ders çalıştığı cam büyük bir ses ile kırılınca , akşam eve gelen Abuzer dayı onu ranzanın altında şok geçirmiş bir halde bulur. Bu şoku çok kısa bir zaman süresinde hepimizin yakın ilgisi, dostluğu ve yaratılan güven ortamı ile aştı. 

Esas sarsıcı travmayı Bursa’da aynı evde kaldığı ve çok sevdiği arkadaşı Latif Can’ın, 7 TİP’li arkadaşı ile birlikte Ankara’da kaldığı evde öldürülmesi ile yaşadı. O günlerde birden çöken Hüseyin, Abuzer dayı ile birlikte Bursa’ya Latif Can’ın cenazesine gitti. Dönüşte içine kapanan, sürekli tedirgin ruh halinde olan, geceleri kaldığı evlerde sürekli bunalan ve kendisini sürekli evin bahçesine atan biri durumuna gelmişti. Onun bu durumundan dolayı okulda onu uzaktan tanıyanlar nezdinde lakabı, “Deli Hüseyin” olmuştu. Bu lakabına onu seven arkadaşları her duyduklarında müdahale ederek, “Her Dev-Genç’li biraz delidir. Deli olmayan Dev-Genç’li olamaz” diyerek, lakabı en son olarak "Dev-Genç’li Hüseyin" olmuştu. 

O bunalımlı günlerini bizim onunla olan dostluğumuz sayesinde aşmış ve yeniden aramıza dönmüştü, ancak bu sefer kapalı alan fobisi ve öldürüleceğim korkusu çok sık periyotlarda depreşerek geliyordu. Bizim onunla ilişkimiz, onu içten ve çok samimi olarak sadece dinlememizle geçiyordu. Zaten o da, onu dinlemeyenlere ve onun bu durumuna gözleriyle olsa bile şaşkınlığını belirterek bakanlara,tek kelime bile içini dökmüyordu. 

O günlerde bir doktor arkadaşa, Hüseyin’in durumunu ve bizim ona yaklaşımımızı anlattım. Zonguldak’ı korkudan terk etmediğini, ancak bizimle olduğunda rahatladığını ve durumunu çoğunlukla aştığını detaylarıyla anlattım ve ne yapılması gerektiğini sordum. Doktor arkadaşımız en doğrusunu yaptığımızı, samimi güvenilir bir ortam yaratmaktan, onu dinleyerek ona terapi imkanı yaratmaktan ve diğer detaylardan vs bahsetti. Bizim ona yüreğimizi açmamız ve onu dostça sabırla dinlememiz, bilmeden ve farkında olmadan hastalığını tam olarak tedavi etmeyi sağlamasa da, okulunu okumasına ve yaşamını aramızda devam ettirmesine yaradığını öğrenmiş olduk. Bu durum böyle sürüp gitti, 12 Eylül darbesine kadar. 

12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte, Nasıl Nar’ın yere düşmesiyle taneleri odanın dört bir yana dağılırsa, darbenin olmasıyla birlikte hepimiz dört bir yana nar taneleri gibi dağıldık. Kimimiz Zonguldak’ta, Kimimiz Ankara’da, Kimimiz İzmir’de vs tutuklandık. Kimimiz kaçarak saklanmak durumunda kaldık. Vs... 

İşte o günlerde Hüseyin tek başına kalır. Artık onu dinleyecek, ona güven verecek kimse yoktur, Ona dostça davranacak kimse kalmamıştır. Zonguldak’ta kendisini sokaklara attığı bir gece, “nasıl önemli birisi olduğunu anlattığı, çok önemli birisi olduğu için de öldürüleceğini” vs anlattığı kişiler onu ihbar ederler. Onu ilk gözaltına alanlar, onun psikolojik durumunu bilmeyen darbe görevlileri de onun anlattıklarını ciddiye alarak, çok zalimce davranırlar. Daha sonra abisi Özcan Yılmaz’a haber verirler. 

Abisi Özcan Yılmaz o günleri şöyle anlatır: “32 yıldır sokaklarda kalmasının tek nedeni 80 ihtilali’dir. Kardeşim Zonguldak Üniversitesinde Maden Mühendisliği bölümünde eğitimini tamamladıktan sonra 80 ihtilali patlak verdi. O sıralarda Zonguldak’ta bulunan kardeşimi siyasi nedenlerden dolayı hapishaneye attılar. 23 gün boyunca Zonguldak Cezaevinde kalan Hüseyin’den haber geldi. Bende kardeşimi dönemin Zonguldak Valisi ve Emniyet Müdüründen ricada bulunarak ceza evinden çıkarttım ancak o günden sonra kardeşim hiç eskisi gibi olmadı.” 

Abisi Özcan Yılmaz devamla, sonraki günlerini de şöyle anlatır: “Cezaevinde kaldığı süre boyunca kardeşim dövüldüğünü anlattı. Bu olayların üzerine kardeşimi Torbalı’da yanıma getirdim. Torbalı’da da kısa bir süre tutuklandıktan sonra kardeşimde bir değişim görmeye başladık. Bunun üzerine kardeşimi birçok hastaneye götürdüm ve burada ona şizofreni tanısı koyuldu …… Hüseyin’i rahmetli annemin evine yerleştirdim. Bir süre sonra kardeşim kaldığı evi yaktı. Daha sonra başka bir yere yerleştirmemize rağmen orayı da yaktı. En sonunda onu rahat bırakmayı düşündük. O günden beri tam 32 yıldır sokaklarda yatıyor. Kapalı alanlarda kalma korkusu Hüseyin’i oldukça fazla etkiliyor. …. “ 

12 Eylül darbesinin ne kadar zalim bir darbe olduğu anlatılırken, hep idam ettiği, tutukladığı, işkence yaptığı insanlar nezdinde anlatılır. Nedense 12 Eylül Faşist darbesinin bu şekilde paramparça ettiği, ezip paspas ettiği insan kişiliklerini hatırlamak ve ortak hafızadaki yerini almasını sağlamak çoğumuzun aklına gelmez. Sanki bunlar 12 Eylül'ün çok küçük günahlarıymış gibi gelir çoğumuza. 

Toplumun derinlerindeki hücrelerine verdiği bu derin tahribat ve zararlarla, 12 Eylül darbesinin günahları çok daha fazla affedilmez boyuttadır, diye düşünüyorum. 12 Eylül toplumun oturmuş ve dengesini bulmuş toplumsal dinamiklerini alt üst ettiğinden, Hüseyin gibilerin dünyasını da alt üst etmekle kalmayıp, onları attığı sokaklarda bile yapayalnız yaşamalarına sebep olmuştur. 

Şimdilerde Hüseyin, İzmir-Torbalı’da sokaklarda yatıp kalkan bir insandır. Yolunuz oralara düşerse, elinizden gelen yapabileceğiniz pozitif bir şeyler varsa, Torbalı’da "Maden Mühendisi Hüseyin" diye kime sorsanız size gösterirler. 12 Eylül Darbesinin acımasızlığının, zalimliğinin, zulmü’nün bir abidesi olarak orada, İzmir-Torbalı’da bir yerde durmaktadır. 

Ne olurdu Hüseyin, sana sihirli bir değnek değseydi de, sen yeniden aramıza eskisi gibi dönseydin, ne kadar güzel olurdu. Bizleri gördüğünde yüzümüze boş boş gözlerle değil de, bizleri tanıyarak ve anılarını hatırlayarak, güleç yüzünle aramıza geri dönsen. Ben senin bir gün bunu da başaracağına inanıyorum. İşte ben o zaman, bana yaptıklarını da unutarak, Kenan Evren'i affedeceğim. Sana yaptıklarını, sen bu durumda yaşadığın sürece, Kenan Evren’i hiçbir zaman affetmeyeceğim. 

Kenan Evren mahfettiği insanların ahlarıyla, yaşamlarını gasp ettiği kul haklarıyla, en önemlisi de bu insanların lanetiyle birlikte anılacak. Hüseyin Yılmaz ise O güzel yüreği ile, dostluğu ile, okulda karşılığını bulamadığı “biricik aşkıyla”, derneğe katkı olsun diye kendi parasıyla başladığı ve sonrasında iyiniyetinden dolayı iflas ederek batırdığı ticaret hayatıyla, dost sohbetleriyle, anılarıyla, hepimizin anılarında ve yüreğimizin en güzel köşesinde bir yerlerde yaşayacak. 

Keşke Hüseyin’i mahkemeye götürüp sağlıklı bir şekilde konuşmasını sağlayabilseydik. Keşke elimde imkan olsa da Kenan Evren'e, bu parçaladığı paspas ettiği hayatları anlatıp, yarattığı eserlerini ona gösterebilseydik. Kenan Evren tam teşekküllü bir hastahanede günlerini yaşarken, Hüseyin’e ise sadece sokaklar sahip çıkıp yüreğini açmıştı. Kenan Evren 32 yılını Marmaris’teki sarayında geçirirken, Hüseyin sokakta bir köşe başında çöplerin arasında geçirmişti yıllarını. 

Kenan Evren darbeden sonra 12 Eylülzade olurken, Hüseyin Yılmaz ise 12 Eylülzede olmuştu.