Diyarbekir’in öteki yüzü

Diyarbekir’in öteki yüzü




Köle sahipleri ekmek kaygısı çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı,
 
Çünkü 
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara; 
Köleler ekmek kaygısı çekmedikleri için 
Felsefe yapmıyorlardı, 
Çünkü 
Ekmeklerini köle sahipleri veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya...."


Herkesin kendine göre bir Diyarbekir'i var. Nerden baktığınıza bağlı olarak, görmek istediğiniz Diyarbekir'e uygun, istediğiniz kadar done bulup, örnekler vererek, şehrimizi kafanızda oturttuğunuz yere göre anlatmanız mümkün. 

Diyarbekir'in sadece kadim bir şehir olduğunu söyleyenler surlarından burçlarına, kiliselerinden, camilerine kadar kendine göre onlarca örnek sunarak sadece tarihi bir şehir olduğunu anlatabilir, bir başkası da yoksul yanına ilişkin doneleri öne çıkararak sadece yoksul yüzünü gösteren bir şehir anlatabilir veya zengin ve gelişmiş yüzüne ilişkin olarak da aynı yöntemi izleyerek sadece zengin yüzünden de bahsedebilir. 



Kimisi şehrimizin, sadece tarihi dokusuna ilişkin söylemler geliştiriyor. Kimisi ise sadece "yoksulluk ve ezilmişlik" söylemiyle şehrimizin Şehitlik, Benu-sen, Bağlar gibi yoksul semtlerini görerek, başka semtlerin sorunlarını görmezden gelerek şehrimizi ikinci hatta üçüncü boyuta indirgiyor. Buralarda yaşananlar gündemin baş köşesine oturuyor. Çünkü siyasi söylemler ağırlıkla ve sadece bu bağlam üzerine kurulmuştur da ondan. Şehrimizin görünen ve kendisini hissettiren diğer yüzlerinden bahsetmez bu kesimdekiler, çünkü bahsedilirse gündeme başka öncelikler çıkar ve böylece izlenen siyasi yöntemin yanlışlığı da kaçınılmaz olarak ortaya çıkar ve sırıtır. 

Kuşkusuz bu bahsettiğim yüzleri, şehrimizin gerçekten ele alınması gereken yüzleri. Bunlara hiç bir itirazım yok. Her ayakta duran, yaşama sorunlarıyla direnen ve büyüyen her büyük metropol şehrin sahip olduğu bütün yüzlere, Diyarbekir'in de sahip olmasından daha doğal ne olabilir. 

Diyarbekir'imizin, ekonomik düzeyi birbirinden farklı, diğerlerinden daha ileri olan bir yüzü daha var, görülmek istenmese de, görmezden gelinse de, var. 

Yeni gelişen yerleşim yerlerinden birisi olan ve 400.000 nüfusa ulaştığı ifade edilen bu yeni, gelişmiş yüzlerinden birisi ve en büyüğü olan Kayapınar’ı, Diyarbakır’a her gittiğimde gezerken, bunu daha iyi anlıyor ve görüyordum. 

Kayapınar’ın ilk gelişmeye başladığı yıllarda bu bölgeyi gezerken ve yoğun inşaat halindeyken, kafamda pek bir şey canlandıramadığım bu bölgede, en ucuz daire fiyatının o yıllarda (2000’lerin başlarında) 60-75 bin dolardan başladığını duyduğum zaman, şaşkınlıkla dinlemiş ve gezmiştim. Kendi kendime "Yok be ya, yoksulluk ve sorunlar bu boyuttayken, burada bu daireler bu fiyata satılmaz" diye düşünürken, bir yandan da onca yoğunlukta yapılan lüks inşaata da anlam verememiştim. 

Daha sonrasında her gittiğimde ve gezdiğimde o 60-75 bin dolarlık evlerin hepsinin satıldığını ve aynı evlerin fiyatlarının bir yıl içinde 100-150 bin dolarlara ulaştığını ve üstelikte bu evlerin ekmek peynir gibi satıldığını öğrenince şaşırmamın ardından konuyu derinlemesine araştırmaya yönelmemde o ölçüde elzem oldu benim için. Bu böyle her yıl artarak devam ediyordu. 

Kayapınar, modern şehir havasında gelişen bir yerleşim yeri. Bugüne kadar bu bölgenin planlı ve programlı gelişmesi açısından emeği geçenleri de kutlamak gerekir, bunu da yeri gelmişken belirtmem gerektiği inancındayım. 

Türkiye’de 90 lı yıllarda, yoğun olarak yaşanan "düşük yoğunluklu" "kirli savaşın" sonucunda, devlet tarafından dayatılan ve sonrasında yaşanan zorunlu göçle birlikte hızlı ve yoğun biçimde göç edenlerin bir kısmı (yoksulları) Diyarbakır'ın yoksul yüzünü oluştururken, yine aynı hızda ve yoğunlukta göç edenlerin orta kesiminin ve daha üstündeki kesimlerin talepleriyle oluşan bir semt, Kayapınar. 

Bu gelişmeyi ve şehrimizin bu yüzünü görmezden gelmek, yazılanlara tepki göstermek veya bu yazılanların karşısına alternatif olarak şehrin yoksul yüzünü çıkarmak, bu gelişmeyi sağlayan dinamizmi anlamamak, ıskalamak, demek olduğu kadar, bu değişime yönelik olarak uygun proje, politika ve
siyaset de üretmemek demektir aynı zamanda. 

"Köleler felsefe kaygısı çekmedikleri için ekmek yapıyorlardı, 
Çünkü 
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara; 
Felsefe sahipleri köle kaygısı çekmedikleri için ekmek yapmıyorlardı, 
Çünkü 
Kölelerini 
Felsefe veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya..." 

En son gittiğimde buraları gezdiğimde, burada yaşamaya başlayan bu yüz binlerce insan için artık sadece kimlik, tek başına bir şey ifade etmeyecek, diye gözlemlemeye ve düşünmeye başladım... Buralarda sadece Baskı,İnkar, Kimlik zulüm vs vs söylemleri çok fazla anlam ifade etmeyecektir diye düşündüm. 

Yaşanan "düşük yoğunluklu" ve "kirli savaşın" sonucunda, zorunlu hızlı ve yoğun biçimde göç edenlerin bir kısmının talepleri doğrultusunda oluşan bu yeni yerleşim yerlerinden birisi olan Kayapınar gibi yerlerde, ilk oluştuğu yıllarda ve sonraki süreçlerde şehrin varoşlarındaki yoksullarla sıkıntılarının kaynakları, talepleri ve siyasetleri ortaktı. Çünkü hepsini, bu yeni yaşama, aynı otorite ve zihniyet zorla sürüklemişti . Barış sürecine kadar yaşananlar bir anlamda buydu. 

Ancak, burada yaşayan insanlar önümüzdeki süreçte ve günlerde, en kısa sürede nefes alacakları yeşil alanlar isteyecekler. Spor yapacakları, yürüyüş yapacakları alanlar ve araçlar isteyecekler, temiz bir doğa ve çevre isteyecekler. Planlı gelişen bir şehirleşme isteyecekler. Şehrin dokusuna uygun modern şehir mobilyaları isteyecekler. Çağdaş toplu iletişim ve ulaşım araçları isteyecekler. Okuma ve araştırma yapacakları mekanlar isteyecekler. Apartman yöneticiliği ile önce apartmanında yönetime katılanlar giderek mahallesinin, yerleşim yerinin demokratikleştirilerek yönetimine katılmasının yollarının sağlanmasını isteyecekler. vs vs 

Yani buralarda yaşayanlar kaçınılmaz olarak şehirde yaşanan ve hakim olan genel siyasi havanın dışında yeni başka şeylere odaklanacak ve diğer bölgelerdekilerden daha farklı talepler ve isteklerde bulunarak, farklılaşmalar yaşayacaktır. 

Burada gelişen şehirleşmenin yeni yüzü görülmezse doğal olarak buralardaki gelişimi de göremeyiz ve yine doğal olarak buralardaki insanların taleplerini de görmezden geleceğiz demektir. 

Şehrin nüfusunun 1.500.000 civarında olduğu düşünülürse, şehrimizin bu bahsettiğim yeni yüzünde yaşayan 400 bincivarında insanın ne kadar önemli bir oran tuttuğunu da hatırlamak lazım. 

Burada yaşayan insanların tozsuz bir cadde istemini görmezden gelerek ona sadece kimliğinin daha önemli olduğunu söyleyenler, yarın onların kimliklerinin yanında, tozsuz bir cadde de verenleri ve vaat edenleri tercih ettiğini gördüklerinde"vay seni gidi makarnacı" demeleri de gideni geri getirmez, benden hatırlatması. 

Diyarbekir’in yoksul yüzüyle, tarihi dokusuyla, kimlikleriyle, mücadeleci geleneğiyle birlikte Kayapınar gibi gelişen zengin bir yüzü de var. Bu da bizim şehrimizin bir gerçekliği. 

Görmeyene, görmek istemeyene, göremeyene, şehir kendisini mutlaka gösterir, diye düşünüyorum. 

Şehrimizin bütün yönlerini görenlerin, her açıdan nasıl daha başarılı olacağını, nasıl daha olumlu sonuçlar elde edeceğini hep birlikte göreceğiz. 


Not: 1- Yazıdaki Şiir'i Melih Cevdet Anday'ın Felsefe isimli şiirinden alıntıladım. 2- Fotoğraflar değerli dostum Nejat Satıcı’nın arşivinden aldım.