Gezi’de satır aralarında yaşananlar - 2


Gezi’de satır aralarında yaşananlar - 2


Gezi süreci en şişkin halinden sönmeye başlayarak, ilk başlardaki hedefler revize edilerek ve de sürece damgasını vuranlar kabuk değiştirerek devam ediyor. Görünen o ki, Gezi süreci başlangıçtaki pozitif duruşunu terk ederek, en sonunda negatif bir noktada sonuçlanacak bir sürece girdi.

27 Mayıs’ta haklı olunan talep ve zeminde başlayan protestolar, hepimizin yakından izlediği bir süreçte evrile evrile günümüzdeki tam tersi bir noktaya, 7 Temmuz’da Kadıköy’de ulusalcı damgasını da yiyecek bir noktaya kadar gelindi.

Biliyorum, Gezi süreci üzerine söylenmeyen söz nerdeyse kalmadı. Sürecin bütününü, tamamını anlatan objektif yazılar da okuduk, bunların yanında haddi hesabı olmayan, adeta fili yakaladığı yerinden tarif eden, eksik, yanlış anlatımlı yazılar da okuduk. Bu sürece ilişkin olarak ben de geçen yazımda satır arasında kalarak dikkatimi çekenleri sizlerle bir önceki yazımda paylaşmıştım. 

Gezi sürecinin başında gelişen protestoyu ve oluşan demokratik refleksi, 2 Haziran gününe kadar ben de destekledim. Süreç geliştikçe, protestonun niceliği ve niteliği değişmeye başladıkça, bir çok kişi gibi benim de yolum yaşanan süreçle ayrılmaya başladı. 

Sürecin içinde, sürecin bana temas ettiği, düşündürttüğü, incittiği ve üzdüğü noktaları sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Sürecin içinde yaşanan garipsediğim noktalardan bir tanesi, ki en önemlisi, Sanki bir“devrim” anı yaşanıyor ve de sanki “devrime” saniyeler kalmış da, “devrime” ha denecek bir noktaya gelinmiş gibi davrananların takındıkları tavırlardı. Bu konumda olan arkadaşların sağladıkları kutuplaştırmaları, sertleştirmeleri ve de kendilerini bu noktaya uygun düşen düşmanca tavırlara sürükleyenleri gördükçe çok üzüldüm. 

Halbuki bu süreçte en fazla yapmamamız gereken birbirimizi daha fazla ilgiyle dinlemek, anlamaya çalışmak, eleştirilere açık olmak, hoşgörüyü ve sevgiyi alabildiğine sürdürmek olmalıydı. Bunlar olmazken, hoşgörüsüzlük, sert tavırlar, dostlukları bir kalemde silip bitirmeler, eleştiriye tahammülsüzlük, küfür ve hakaretlerin vs.nin tavan yapması idi olanlar. Bu arkadaşların söyledikleri “devrim konseyinin” açıklamaları ve beyanıydı sanki. Benim gibi düşüncelerini, eleştirilerini açıklayanlar ise“devrime çelme takan” karşı devrimcilerdi. 

Yarın “devrim limanından” çok uzaklara düştüklerini, ulusalcı darbecilerle omuz omuza olduklarını, Ulusalcı-Kemalistlerin yelkenlerine rüzgar yaptıklarını anladıklarında, bugün alabildiğine saldırdıklarının yüzlerine nasıl bakacaklarını ve kendilerini nasıl hissedeceklerini çok merak ediyorum doğrusu. 

Bir çok değer verdiğim arkadaşımın, dostumun, nefret ve düşmanlık noktasına savrulduğunu görmek beni ziyadesiyle incitti. Bunlardan bir kaçını sizlerle paylaşmam gerekirse: 

A.M., dostum olduğunu sandığım, ki hala bana göre öyle, 40 senelik bir mazisi olan arkadaşım. Benim bir platformda"Başbakan Tayyib’e diktatör diyebilirsiniz, ancak siz başbakana diktatör dediğiniz kriterlerle, Esed’e, İnönü’ye vs.ye de diktatör demeniz gerekir" dememe öyle bir saldırdı ki, şok oldum. Nihayetinde ben düşüncemi belirtiyorum, beğenmiyorsan sen de karşı düşünceni söylersin. Tartışırız. Gerisini zaman zaten halledecektir. 

G.A.Ç., hemşerim, müzik öğretmeni olan bir arkadaşım. Yıllara dayalı bir dostluğum olan, hala benim yanımda bir yeri ve değeri olduğunu düşündüğüm bu arkadaşımın, bir başka platformda sert, saldırgan ve ötekileştirici bir üslup ile saldırması yüzünden yazışmalarımız birden anlamsız biçimde sonlandı. İçime sindiremediğim bu durum üzerine, kendisine telefon açıp, yazışarak açılan mesafeyi telefonda kapatmak istedim. Defalarca çaldırdığım halde telefonunu açmadı. Üzerinden on güne yakın bir zaman geçtiği halde geri dönmedi, “beni aramışsın” diye. Demek ki konuşmaya ihtiyaç duyacak kadar bir arkadaşlığın kırıntısı bile kalmamış yüreğinde, beyninde. Çok yazık. 

C.S., şimdilerde reklamcılık yapan eski bir arkadaşım. 12 Eylül döneminde birlikte aynı acıları yaşadık, aynı sıkıntıların versiyonlarıydı ayrı ayrı yerlerde yaşadıklarımız. İkimiz de gençliğimizi tükettik 12 Eylül’ün zindanlarında. Benim “Hükümet İstifa” sloganına karşı düşüncelerimi ve eleştirilerimi yazdığım satırlara karşılık olarak: “Seni sadece bu platformdaki listemden değil, telefon listemden de siliyorum. Hayatımızın hiçbir alanında karşılaşmayalım” demesine şok oldum.“Eleştiriye karşı neden bu kadar tahammülsüzsün, benim eleştiri hakkım neden seni bu kadar sinirlendirdi”dememi o kızgınlık içinde duyduğunu ve anladığını hiç zannetmiyorum. 

Yeri gelmişken bir defa da burada yazmak istiyorum. Hükümetten, devletten isteklerde bulunmayı, protesto etmeyi, ekonomik demokratik talepleri içerecek sloganları atmayı anlamlı buluyorum. Bu türden protestolar olmalıdır ve de bu protestolarda bu türden içerikli sloganlarda olmalıdır. Bu son derece insani ve demokratik bir haktır. 

Ancak siz “Hükümet İstifa” dediğinizde peşinden bir alternatif de sunmanız gerekir diye düşünüyorum. Eğer siz alternatif sunmadan, sırf RTE’ye ve AKP’ye olan kızgınlığınızdan, tepkinizden dolayı “hükümet yıkılsın da ne olursa olsun” derseniz bu durum sadece kaos ortamı doğmasına, kaostan faydalanmak için pusuda bekleyenlere hizmet etmekten öteye bir adım olmayacaktır. “Hükümet İstifa” demek ya meclisteki diğer alternatiflere (CHP'li ve MHP’li vs hükümet alternatiflerini) ya da meclis dışındaki militarist darbeci alternatiflere yol açmak demek olacağı eleştirisine bu kadar düşmanca davranmak gerçekten çok manidar. 

Mısır’da yaşanan ve hep birlikte naklen izlediğimiz durum ne demek istediğime çok somut bir örnektir. “Mursi İstifa” diyenlerin nasıl bir askeri darbeye ve sonrasında da nasıl bir kaosa yol açtıklarını hep birlikte gördük, görüyoruz. Eğer Türkiye’de de Gezi'ye sonradan egemen olmaya başlayan ulusalcı ruh başarılı olabilseydi hep birlikte görecektik, mevcut hükümetten nasıl daha gerici bir hükümetin geldiğini ve nasıl bir kaos ortamına sürüklendiğimizi. Mısır’ı görünce nasıl bir tehlikenin eşiğinden döndüğümüzü daha iyi anlıyorum. 

Gezi sürecinde düşmanca davranan arkadaşlarımızın, insani ilişkilerimizde yarattıkları gerginliği anlamak ise tamamen anlaşılmaz bir durum. Ya bu arkadaşlarımızın bizlerden sakladıkları (belki de söylemekten utandıkları) gizli bir yapıları ve bu yapılarının gizli alternatif bir hükümeti, anlaşmaları ve çabaları vs vardı. Ya da akıntıya kendilerini kaptırmış gidiyorlardı. Her iki durumda da sinirli olmaları ve düşmanca davranmaları anlaşılır bir şeydir tabi ki. 

Beklenen Ulusalcı-Kemalist-Darbeci bir anlayışın hayata geçmesini engelleme yönünde karınca kararınca bir çabamız olmuştur kuşkusuz. Bu anlamda ulusalcı camiadan gelen saldırılar bana vız gelip tırıs gitmiştir. Bu saldırıların benim beklediğim ve normal karşıladığım saldırılar olmasından dolayı, bırakın beni üzmesini, güldürmüştür bile çoğu zaman. Hatta bir çok ulusalcı kişiden ve çevreden ben arınmaya çalıştım. 

Ulusalcı olmadıklarını her fırsatta dile getiren bu arkadaşların bir ulusalcı gibi düşmanca davranmasını, saldırmasını, tavır almasını anlamak çok zor. İşte bu anlamda üzerinde çok düşündüm, üzüldüm, incindim. 

Demek ki onca yaşadıklarımızdan gerekli dersleri hala çıkaramamışız. Ya hep ya hiç mantığı hepimizin iliklerine kadar işlemiş durumda. 

Ben hala birkaç ağaç için, birkaç hayvan için, birkaç inanç için, birkaç düşünce için, birkaç özgürlük için, birkaç türbanlı için, birkaç gayrimüslüm için, birkaç eşcinsel için, birkaç Türk olmayan için vs insani demokrat çizgimdeyim. Olmaya da devam edeceğim. Hepinizi, öncelikle bu insani çizgiye beklerim. Bu çizgide hepimize yetecek kadar yer var. Bu çizgide buluşamayanların, olumlu bir çizgiye doğru da yol alamayacağına inanıyorum.