İçki, yasaklar, kontrol ve düzenlemeler…


İçki, yasaklar, kontrol ve düzenlemeler… 

 

İçki ve fuhuş, dünya insanlık tarihinin bilinen en eski döneminden bugüne kadar, yasaklanarak engellenemeyen oluşumlardan ikisi olarak günümüze kadar süregelmiştir.

1976 yılında, üniversitede okurken, okuldaki kavgalardan birinden tutuklandığımda, o zamanlar İncivez semtinde olan Zonguldak merkez kapalı cezaevinde mahkumlardan öğrenmiştim, içki imalatının o koşullarda nasıl yapıldığını. 

Bütün cezaevlerinde bugün olduğu gibi, o zamanlarda da içki içilmesi, içkinin cezaevine sokulması yasaktı ve ayrıca suçtu. Cezaevlerinin çifte şekilde, hem gardiyanlarca hem de askerlerce korunmasına ve onca tedbirler alınmasına rağmen, içerde istediğiniz her türlü yasak şeyi rahatlıkla bulmanız mümkündü. 

Konumuzla ilgili olarak, en yaygın olan yöntemlerden birkaç tanesini paylaşacak olursam: 

Birincisi, ceza evi idaresinin haftada bir veya iki gün yemekle birlikte verdiği üzüm kompostosu, yemekte tutuklulara dağıtılmayıp şarap imal edilmesinde kullanılıyordu. Şöyle ki; kompostonun içindeki taneleri bir tülbentle süzülerek bir başka kaba aktarılıyordu, sonra ekmeğin içindeki somun kısmı çıkarılarak bir iple güzelce sarılıp üzüm suyunun konulduğu kaba sarkıtılıyordu ve bu düzenek güneşin altında içkiye dönüşmesi için bir hafta kadar bekletiliyordu. Ekmek hamuru, üzüm suyunun hızla dönüşmesi için fermantasyonu sağlıyordu. Aynı şeyi üzüm satın alarak da yapabilirsiniz. 

Hatta bir seferinde bu elde edilen şarabın, basit bir damıtma düzeneği ile damıtılarak, daha sert bir içki elde edildiğini de görmüştüm. 

Yine çok yaygın yöntemlerden bir tanesi kavuna iğne ile içkinin şırınga edilerek, cezaevine sokulması ile içki tedarik ediliyordu.

Parası olanlar da, çok pahalı olan bir yöntemle, ikili özel ilişki kurduğu gardiyanlara veya askerlere rüşvet vererek istediği içkiyi cezaevine sokabiliyorlardı. 

Hiç unutmam, bir gece yanımda yatan mahkumun gece boyunca ayakta olduğunu görünce ertesi gün merak edip sordum, neden gece hiç uyumadığını, neden sabahladığını. Bana verdiği cevap “Funda geldi” idi. Yani cezaevi bahçesine dışarıdan atılan ham esrar topağı idi. Sonrasında gelen bu esrar topağını pişirip topuklayarak, ezerek, içmeye hazır hale getiriyorlardı. 

İçkiye, alkole ve uyuşturucuya rahatlıkla ulaşmak için, daha böyle onlarca yöntem ve yol vardı cezaevlerinde, anlatmakla bitmez bu yöntemler. Her tarafınızın tam bir kuşatma altında olduğu yerlerde bile yasaklar, tek başına hiçbir şekilde kesin çözüm olamıyordu. Yasaklamak çözüm olsaydı yasaklarla önlenirdi bütün kötülükler. 

Yasaklamakla birlikte, gardiyanların ve askerlerin de buna aracılık etmemesi gerektiği kadar, mahkumları içmeye sürükleyen ortamın da giderilmesi gerekir vs. vs. 

Aynı durum dışarıdaki yaşamda da söz konusudur. Eğer sadece yasaklamakla çözüm olsaydı, Amerika’da 1930'lu yıllardaki yasaklar Al Capon’u ve kaçakçılığı yaratmazdı. Yine alkol yasağının, sert önlemlerle ve yasaklarla engellenmeye çalışıldığı İran başka bir örnek olarak gözümüzün önündedir. Yazar Pelin Cengiz’in bir yazısında BBC’nin bir makalesinden alıntılayarak,“İran’da 200 bin alkolik olduğu, 2011-2012’de 829 sürücünün alkolle bağlantılı olarak yasaklı hâle geldiği, içki kaçakçılığının yüzde 80’inin ülkenin batı sınırından yani Türkiye'den yapıldığı, sadece toplam kaçağın yüzde 20’sine el konabildiği ve ülkeye yılda 730 milyon dolarlık 60 ila 80 milyon litre kaçak içki girdiği anlatılıyor.” 

Ancak bu anlattıklarımı, içki içmek, her yerde ve her koşulda tamamen serbest bırakılsın, kontrol altına alma çalışmaları yapılmasın olarak anlamıyorum ve bu anlamda da anlatmıyorum. Sınırsız ve kontrolsüz olarak içki içmeyi, özgürlük olarak görmüyorum. İçmek isteyen içsin, buna itirazım yok. İçki içme yasağı kabul edilemez. Ancak içki içme özgürlüğünü de başkalarına zarar verme hakkı veya toplumun çürümesine, sağlıksız bir toplum olmasına yol açacak biçimde yaygınlaşması anlamında kavramamak lazım diye düşünüyorum.

Alkol üzerine yapılan tartışmalara bakıldığında her konuda olduğu gibi bu konu da patlamaya hazır bir bomba haline getirildi. 

Toplumu kutuplaştırmadan, yasakçılık bataklığına sürüklenmeden, özgürlük adı altında toplumsal çürüme hastalığına yakalanmadan en sağlıklı yolu ve çözümü bulmalıyız hep birlikte. AKP’nin her yaptığı doğrudur anlayışı nasıl yanlışsa, AKP’nin her yaptığına da mutlaka karşı çıkmak gerekir mantıksızlığına da düşmemek gerekir. 

Yapılan araştırmalarda, cinayetlerin yüzde 85'i, trafik kazalarının yüzde 65'i, tecavüzlerin yüzde 50'si, şiddetin yüzde 50'si, eşlerini dövenlerin yüzde 70'i, akıl hastalıklarının yüzde 60'ının sebebi alkol olmuşsa. Alkol tüketmeyi bu boyutlara vardıracak tüketimi savunmanın haklı hiçbir yanı olamaz, hele bunu özgürlük ve insan hakkı diye savunmak, hiçbir şekilde olmamalı diye düşünüyorum. 

Alkolün bir toplumu nasıl çürüttüğünü ve nasıl yok olmanın eşiğine getirdiğini görmek isteyenlerin yazar Cemil Ertem’in,“İşte ‘bağımlılıkla’ mücadeleyi ıskalamanın sonuçları” başlıklı yazısını okumalarını öneririm. Alkol Rusya’yı öyle bir hale getirmiş ki, savaşın bile verdiği zararlarla nerdeyse eşit hale getirmiş. Alkolden dolayı Rusya’da 700.000 öksüz yetim çocuk var bugün... Çökmüş aile hayatı, babasız annesiz ortada bırakılan çocuklar, uyuşturucu sigara alkol bağımlısı. Böyle bir toplum olmayı kim kabullenebilir? 

Konuya sadece İslami parametrelerle bakarak, bu eksenden tartışmayı da doğru bulmuyorum. Alkol konusu dünyada sadece İslami ülkelerin sorunu değil. Amerika’da içki satışı yaşının 18’e düşürülmesini nasıl İslami kaygılara bağlamıyorsak, İsrail’de saat 23'de, Fransa’da 21'de, İskandinav ülkelerinde saat 18'de başlayan içki satışı yasağının, nasıl İslami kaygılardan kaynaklandığını söylemiyorsak ve anlatmıyorsak, bizdeki düzenlemeyi de bu eksende değerlendirmek gerektiği inancındayım. Başbakanın kendi tabanına hitap ederken kendi siyasi söylemi bağlamında yaptığı, eleştirilmesi gereken cümlelerine takılarak, düzenlemeleri bu anlamda korku tüneline sokarak karşı çıkmayı da doğru bulmuyorum. 

Bu anlamda sağlıklı bir toplum olma adına içkiye rahatlıkla ulaşmayı engelleyen yasakları destekliyorum. Kuşkusuz sadece bu atılan adımlarla kalınmaması gerektiği üzerinde konuşmalıyız. Tamamlayıcı adımları da atarak devamına gidilmemesinin sonuçlarının kötü olacağını ben de kabul ediyorum. 

TÜİK verilerine göre 10 yaş altında ilk kez alkole başlama oranı 2008'de yüzde 1.1 iken, 2010'da yüzde 1.2 olmuş. 10-14 yaş arası ilk kez alkole başlama oranı ise yüzde 6.7 iken, yüzde 6.9'a çıkmış. İşte rahatsız olup üzerinde düşünüp tedbir almamız gereken en önemli nokta burası olmalıdır.