Musa Anter cinayeti; kuşatmadan infaza

Musa Anter cinayeti; kuşatmadan infaza

Çok bilindik bir fıkradır, bu fıkranın birçok kesime, gruba ilişkin olarak anlatılan versiyonunu da dinlemişimdir. 

Derler ki, Cehennemde her ülkenin ayrı ayrı, içine insanların atıldığı kaynar kazanları varmış. Her kazanın başında da, kazandan çıkmaya çalışıp, olur ya, kendini kurtarmaya çalışanların kafasına elindeki gürzü ile vurarak, yeniden kazanın dibine gitmesini sağlayan zebaniler varmış. Ancak Kürtlerin kazanının başında hiç zebani olmadığı rivayet edilir. Zira kazanın dibindekiler, kendini az buçuk en alttan sıyırarak yukarıya çıkmaya çalışanı, ayaklarından tutup çekerek yeniden dibe gelmesini sağlarmış. 

Genelleme içeren fıkraları çok doğru bulmasam da, fıkradaki ironiyi yeni okuyup bitirdiğim, Orhan Miroğlu’nun yazdığı, “Kuşatmadan İnfaza, Musa Anter Cinayeti” isimli kitabında bir defa daha hissettim. Musa Anter’in hayatının, bir kuyumcu hassasiyetiyle, gün yüzüne çıkarılan yeni belge ve bilgilerle anlatıldığı belgesel-öyküyü bitirdiğimde bir kere daha hatırladım, yeniden. 


Kadir kıymet bilmezliğin ilk kurbanı değildi Musa Anter. Kitabın her sayfasında insanı üzecek boyutta yaşananları okuduğunuzda şaşkınlığınız da artacak. 

İlk şaşkınlığımı 70'li yıllarda ünversiteye başladığımda, ünlü Kürt Selahaddin Eyyubi’ye ilişkin olarak Kürtler tarafından söylenenleri, aşağılamaları duyduğumda yaşamıştım. Daha sonra birçok değerli bilge Kürt aydını için söylenenleri duydukça anladım ki, bu durum hiç de yabana atılacak bir şey değil. 

Musa Anter’in ilginç hayat öyküsü her sayfada sizi kitaba bağladıkça, yaşanan acılar, sıkıntılar ve en sonunda insanlığa ihanetler, eminim benim böğrüme saplanan burgulu bir bıçak gibi size de saplanacaktır. Sayfaları çevirdikçe, bilgilendikçe, burgulu bıçak döne döne daha derinlere gidiyordu sanki. 

Kitabı okudukça anladım ki, Musa Anter yaşamında iki defa öldürülmüş, 20 Eylül 1992'de fiili olarak derin ve karanlık güçler tarafından öldürülmeden daha önce, manevi olarak en yakınındakiler tarafından öldürülmüş. 

Yaşamını Kürtlerin sorunlarını ve dertlerini dile getirmeye adayan bir insana ilk öldürücü darbe PKK’den gelir. Kitapta belegeleriyle, tanıklarıyla detaylı bir şekilde anlatılan bu olay özetle şöyle cereyan eder: PKK, Musa Anter’den bağış olarak büyük miktarda para ister. Bu miktarı ödeyemeyen Musa Anter’in yaşadığı köydeki bütün malına mülküne PKK tarafından el konulduğu açıklanır. El konulmakla kalınmaz, ayrıca Musa Anter’in hain, ajan ve işbirlikçi olduğuna hükmedilir. Bunun üzerine Musa Anter yaşadığı köyünü terk ederek İstanbul’a gelir. 

Bir diğer ağır öldürücü darbeyi de yakınındaki Kürt çevresinden alır, Kürtlerin bilge insanı, Ape Musa’sı. 

Yaşananların bir kısmını Musa Anter'in yakın dostu Feridun Yazar kitapta şöyle anlatıyor: 1992 Eylül’ünde HEP’in teşkilatlanma çalışmalarına katılan Anter, otomobilde Feridun Yazar’a içini döküyor; büyük maddi sıkıntı içinde olduğunu, bir temizlikçi çağırıp evini temizletecek parası olmadığını, dolabında yiyecek kalmadığını anlatıyor ve diyor ki, “Ev kirasını da veremedim. Kürt Enstitüsü’nün bulunduğu Nişantaşı eve çok uzak, yol parası çok oluyor, gidemiyorum, bazen enstitüde yattığım oluyor. Bir battaniyem vardı ama İ.G. battaniyemi aldı, beni enstitüden kovdu ve ‘Al battaniyeni, apartmanın sokak kapısının önüne koy. Burada otur, eline bir şişe şarap al iç’ dedi.” Bunları anlatırken gözünden yaş akmaktadır, “Bana hakaret etti, köpek yerine koydu, lütfen bu durumu arkadaşlara ilet. Partide görüşün, hem halimi anlat hem de bana yaptığının hesabını sorun. Bir de ekonomik durumuma bir çare bulun. Ben ortada kaldım, sahip çıkın.” 

Yazarken dahi insanın içini acıtan bu süreçte Musa Anter önce yalnızlaştırılır. Sonra itibarsızlaştırılır. Sonra kuşatılır. Sonrasında ise adım adım infaza sürüklenir bu güzel insan. 

Kitabın özü, bir yüzleşme öyküsü. Hem de hiçbir yönünün ve detayının saklanmadan, yen kırılır kol içinde kalır denilmeden her yönüyle masaya yatırıldığı gerçek bir yüzleşme öyküsü. 

Değerli bir dostumun dediği gibi “Kürtlerin tarihi, bir yönüyle bazı Kürtlerin ihanetlerinin de tarihidir”. 

Kürtlerin ataları da bu durumu çok fazla yaşamış olmalılar ki, “Kurmê darê ne ji darê be dar kurmî nabe” (Ağacın kurdu ağaçtan değilse ağaç çürümez) diye bir atasözü ile altını çizmişler kalın kalın. 

İnsanını önemseyen, kadir kıymet ve değerli insanlarının değerini bilen insanların yoğunlaştığı bir toplum olmamız dilek ve temennilerimle.