Nerden nereye


Nerden nereye 

Yeni bir yılın ilk günlerini yaşıyoruz, bizim kuşak, özellikle 50’li yılların ilk yarısında doğanlar, Türkiye’deki köklü değişimlerin hemen hemen hepsini yaşayarak bugünlere geldi.

Ailenin ilk çocuğu olarak, 1973 yılında ODTÜ’yü kazandığım için Ankara’ya gideceğim günler yaklaştıkça, üniversiteyi kazanmanın sağladığı sevinç yerini yavaş, yavaş hüzne bırakıyordu. Babam her zaman olduğu gibi duygularını belli etmemeye çalışsa da, annem bana sık sık “Oğlum haftada bir telefon açmayı unutma” diye tembih ediyordu. Telefon açmanın o zaman ne kadar pahalı olduğunu bilen annem, kaşıyla gözüyle işaret diliyle, “sana ayrıca para yollarım” diyordu. Annem, babamın yolladığı paradan ayrı olarak, bir yıl boyunca yazdığı her mektubun içine telefon parası koyup gönderirdi. 

O yıllarda telefon açmak pahalı olduğu gibi, hiç de kolay bir şey değildi. O günlerde, her yerde telefon kulübesi olmadığı gibi, şehirlerarası telefon görüşmesi yapmak ise pahalı olması bir yana, tam bir eziyetti. 

Ankara’nın dışında olan ODTÜ’den, bir pazar günü Kızılay’daki büyük postaneye gelip, Diyarbakır için telefon yazdırarak, sizin gibi şehirlerarası yazdıranlar arasında sıraya girerek, beklemeye başlıyordunuz. Bundan sonrası ise şöyle oluyordu; sizin verdiğiniz adrese Diyarbakır postanesinden bisikletli görevli gidip haber veriyordu. Evdekiler hemen ayaklanıp postaneye gidiyor ve biz geldik diyerek, onlar da orada sıraya giriyorlardı. 

Karşılıklı olarak uygun durum oluştuğunda telefon görüşmesi yapmak için telefon kabinine girmekle de sorunlar bitmiyordu. Ankara’dan Diyarbakır’a kadar onlarca aktarma olduğundan, ya görüşmenin bir anında kopma olurdu (özellikle kış aylarında) ya da araya aktarma olan illerden telefon görüşmesi sesleri karışırdı. İşte onca hengame arasında sevdiklerinin seslerini duymanın hazzını yaşayarak, bir sonraki haftayı bekleyip dururdum. 

Şimdi öyle mi? Şimdilerde Türkiye’de bütün evlerdeki ev halkından cep telefonu olmayan yok gibi. İsteyen cep telefonundan bırakın ülke içini, dünyanın en ücra köşesini bile rahatlıkla arayıp görüşebiliyor. Şimdilerde sıkıntı cep telefonundan seyrettiği TV’nin veya internetinin bağlantısının kopması veya zayıf bağlantı kurulması. 

Nerden nereye geldik... İnsan içinde yaşarken bilse de, çok fazla fark edemiyor yaşadığı değişimleri. Sanki hep bugünde doğmuş ve yaşamışız gibi zannediyoruz. Değişimin nelere bağlı olduğunu, nasıl ve ne yöne olduğunu bilmediğimiz için, cep telefonundan internet bağlantısının kopmasına haklı olan tepkimizi, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi çok fazla abartarak gösterebiliyoruz. 

Bizim kuşak, özellikle 50’li yılların ilk yarısında doğanlar, Türkiye’deki köklü değişimlerin hemen hemen hepsini yaşayarak bugünlere geldik. Telefondaki değişim sürecinin aynısını TV'de yaşadık. Paket yayın TV’den siyah beyaz canlı yayına, arkasından çok kanallı renkli TV’li günlere geldik. Abaküs'ten, Facit'e ve buradan da dijital hesap makinelerine geldik. 

Çok küçüktüm, annemin ateş üstünde kazanda çamaşır kaynatıp, tokmakla çamaşır yıkadığını hatırlarım. Daha sonra ocakta ateşin yerine gaz ocağının geçtiğini hatırlarım. Çok iyi hatırlarım çünkü, gaz ocağına hava pompalanması, tıkanmışsa iğnesi ile gaz çıkan deliğinin açılması ve en sonunda gaz ocağının yakılarak çalışır duruma getirilmesi benim görevimdi de ondan. Arkasından tek gözlü soldan sağa, sağdan sola döndüren çamaşır makinesi müthiş gelişme iken, daha sonra bir gözünde yıkayan, diğer gözünde kurutma yapan çamaşır makineleri büyük ilerleme sayıldı. Şimdilerde ise çamaşır makinelerinin vardığı teknolojik seviye hepimiz tarafından bilinen bir gerçeklik.

Hayatımızdaki bu teknolojik ve ekonomik gelişmeler olurken, toplumsal yaşantımızda idari ve düşünsel değişimler olmadı mı? Olmaz mı. Bizim kuşak her konuda olduğu gibi bu noktada da bütün değişimleri gördü. Askeri darbeleri gördük. Generallerin kendilerini ilah ve imparator gibi gördükleri günlerden, genelkurmay başkanlarının tutuklandığı, eskiden olduğu gibi hava atamayıp, seslerinin soluklarının kesildiği günleri görür hale geldik. 

Bizim kuşak açısından en önemli gelişmelerden bir tanesi de, çok büyük acılarını çektiğimiz, işkencelerine tabi olduğumuz, hayatımızı alt üst eden 12 Eylül darbecilerinin yargılandıklarını görmektir herhalde. Hani derler ya “Ölsem de gam yemem”, benim için darbeci terörist, eli kanlı çete başı Kenan Evren’in ceza almasa bile, sanık durumunda yargılanması ve “eğer referandumdan yargılanmam çıkarsa intihar ederim” lafını yalayıp yuttuğunu görmek bile, varılacak (tamamı demiyorum), keyifli noktalardan bir tanesi idi. 

“Kürt diye bir millet yoktur”, “Kürtler kart kırttır”, ”uyduruk bir dilleri var ve zaten uyduruk bir millettir” vs denilen günlerden, Kürtlerin varlığının kabul edildiği, üniversitede Kürdoloji bölümünün açıldığı, 24 saat Kürtçe yayın yapıldığı günlere geldik. Askeri vesayetin önemli ölçüde geriletildiği, 141-142 ile yasaklanan komünizmin alenen savunulduğu ve komünist örgüt kurmanın serbest olduğu günlere geldik. Vs... 

Kuşkusuz, zorlukla şehirlerarası görüşme yaptığımız günlerden, internette geldiğimiz şu aşama, nasıl bizi tatmin etmiyorsa, daha iyiyi, daha hızlı internet ve daha ucuz teknoloji istiyorsak, siyasi taleplerde de daha iyisini, güzelini istemek de anlaşılır bir şeydir. Daha da güzeli, neyi ne zaman istendiğinde uygulanabilir ve hayata geçirilebilir olduğunu anlamaktır diye düşünüyorum. Demir tavında dövülür. Neyin ne zaman gelebileceğini anlamak da bireyin düşünsel olarak vardığı olgunlaşma düzeyini gösterir. 

Önümüzdeki yıllar da, bugün yaşadığımız bir çok sorunun yaşanmayacağını, yaşanmadığı gibi, “vay be bu ülkede neler yaşanmış”, “nasıl da ilkel uygulamalar varmış” diyerek anacağımıza inanıyorum. Yeter ki zamanın ruhuna ve şartlarına uygun talepleri ve uygulamaları istemesini bilelim. Yeter ki enerjimizi, uygulanması ve gelmesi imkansız olan şeylerle harcamayalım, enerjimizi boşa harcamamızı isteyenlere uymayalım. 

“İnsanların gözlerinin rengi farklı farklı da olsa, gözyaşlarının rengi aynıdır.” 

Hepinize yeni yılda, sağlıklı, mutlu, huzurlu günler geçirmenizi dilerim