Erdoğan’ın kimlikçi siyasetinin sonu

 

Dünyada kimlik rüzgarları esmeye başladığından bu yana hemen hemen her ulus-devlet içinde taşlar da yerlerinden oynamaya başladı. “Arap Baharı” mı dersiniz, “Wall Street’i İşgal Et Hareketi” mi dersiniz ne derseniz deyin ortaya çıkan bu rüzgarlardan sonra artık hiçbir ulus-devlet eskisi gibi değil. Hiçbir ulus devlet eskisi gibi olmadığı gibi hiçbir demokrasi de eskisi gibi değil. Eskiden ideolojiler bağlamında ayrışan ve demokrasiyle bir ortak akıl üretmeye çalışan toplumlar, şimdi artık kimlikler ve dolayısıyla da değerler bakımından ayrışmaya başladı ve sonuçta kutuplaşma ve çatışma üretir oldular. Durum bu.

Türkiye ise bu rüzgarlardan belki de diğer ulus-devletlerden daha erken etkilendi. Bunun çeşitli nedenleri arasında sanırım zaten üzerine dikilen elbisenin teğellerinin patlamak üzere olduğu gerçeği vardı. Çünkü kendi içlerinde bir inanç ve ilişki ağı olan çeşitli sosyal gruplar uzun zamandan bu yana birlikte yaşıyorlardı yaşamasına ama her biri de ayrı telden çalıyordu. Esen kimlik rüzgarları önce Kürtleri, sonra Alevileri ve daha sonra da İslamcıları uyandırdı. Bu sıralamada yerler değişebilir ama en geç uyananların laikler olduğu kesin.

Tabii bu kimlik uyanışları zaten sorunlu bir demokrasiyi daha da sorunlu hale getirdi. Demokrasi ve seçimlerin anlamı, toplum nasıl daha iyi yönetilir sorusundan çok, seçimlerde “bizim kesim” nasıl seçimleri kazanır sorusuna indirgendi. Anlaşılacağı gibi “bizim kesim” dediğimiz de toplumsal ortak bir kimlik değil, bizim kendimizi ait hissettiğimiz topluluklar ve değerlerdi. Böylece bugünlere geldik.

Açıkça konuşalım. Recep Tayyip Erdoğan iflah olmaz bir kimlikçidir. Ülkenin sosyolojik yapısına aldırmaksızın, dinin sağladığı sempatiyle toplumsal bir kesime tutundu. Başarılı da oldu. Ama o, bu başarısını ülkedeki farklılıkları dikkate alan bir yerden teğelleri atmış gömleği onarmak yerine, yeni bir gömlek dikmeye karar verdi. Ayhan Ogan’ın ifade ettiği de buydu.

Ama şimdiden söyleyelim ki bu kuru bir hayaldir. Erdoğan böyle bir hedef için geç kalmıştır. Çünkü toplum, “atı almış” ve “Üsküdar’ı geçmiş”tir. Bunun böyle olduğunu Cumhurbaşkanı 2019’da büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak öğrenecektir. Artık yüzyıl önceki toplum değildir bu toplum. Şimdilik sesi çok çıkmıyorsa da her iddiayı ve her görüşü bir yerlere kaydediyordur. Zamanı gelince,( bu çokluk seçim zamanıdır) son kanaatini de ortaya koyacaktır. Bunun böyle olacağını hep birlikte görüp yaşayacağız.

Bu hikayenin sonu buraya doğru gitmektedir. Ama hikaye buraya doğru gitmektedir diye okumayı kesmek gerekmez. Onun için toplumun önüne yeni bir hikayenin konması gerekir. Bu yeni hikayenin nasıl bir hikaye olması gerektiği ile ilgili düşünmeye başladığımızda hemen herkesin üzerinde birleştiği şey teğelleri atmış gömleğin yeniden dikilmesi konusudur. Bunun nasıl yapılacağına dair mükemmel bir formülümüz yok kuşkusuz. Ama nasıl yapılmaması gerektiğini biliyoruz. Bu da nasıl düşünürsek düşünelim birbirimizin düşüncelerine saygı duymaktan başlayan bir formül olmalı. Eskinin defterlerini kapayarak, aramızdaki husumetleri, anlaşmazlıkları ve de en önemlisi kutsal saydıklarımızı bir kenara bırakarak bu formülü bulmalıyız. Bütün farklı kimliklere “Hepimiz özgür olmadıkça hiçbirimiz özgür olamayız” diye seslenerek…

Bu yapılabilir mi? Bence yapılabilir. Eğer bugün Türk milliyetçisi bir partiden kopan Akşener ve arkadaşları bile kuracakları yeni partide, topluma, farklılıkları tanıyarak bir “birlikte yaşamak” önerisinde bulunuyorlarsa bu yapılabilir demektir.

Bu, aynı zamanda Erdoğan’ın “kimlikçi siyasetinin” de sonuna gelmiş olduğumuz anlamına gelir.