HDP'nin gücü nereden geliyor?

 

Bugün AKP’de ifade edilen siyasi anlayışların AKP’ye gönül ve oy vermiş insanlar tarafından tümüyle onaylandığını iddia etmek zor. Çıkışında tarihsel olarak baskılanmış bir kesimin (siz İslami kesim ya da İslami kimlik deyin) itirazlarının yer almış olması AKP’nin siyasi çıkışına bir meşruiyet kazandırmıştı. Nitekim 2002 seçimlerinde yüzde 33 gibi bir oy oranı ile iktidara gelirken, diğer önemli partileri de siyasetin dışına itmişti. Bunu yaparken de daha çok demokratik ilkeler, AB reformları gibi toplumun diğer kesimlerince de benimsenmiş fikirleri kullanmış, özgürlükçü bir duruş sergilemişti.

Vardığı yer ise malum. Ne demokrasi, ne AB reformları, ne ahlaki değerler, ne “Ben bütün milliyetçilikleri ayaklarımı altına aldım” cümlesi gibi milliyetçilik karşıtı sözler, bütün bunlar gitti. Yerine, hemen her türlü özgürlükçü çıkışı cezalandırmak isteyen, normal bir siyasi partinin başı olmasına rağmen Cumhurbaşkanı kanununun korumasını terketmeyen, tuhaf, baskıcı ve en son sözü kendisinin söylemesi gerektiğini düşünen bir “kişi” geldi. Bu dönüşümden toplumun geneli hoşlanmadı ama bence AKP’ye gönül ve oy vermiş insanlar arasında da hoşlanmamış çok sayıda insan var.

Peki bu neden oldu? Sanırım bu sorunun çok çeşitli nedenleri var ve tarih bunların neler olduğunu ileride bizlere anlatacak. Ama doğrusu bu soruya benim cevabım Erdoğan’ın yanlış bir tarih ve toplum okuması sonucu İslami kesimin Türkiye toplumunun esası olduğu ve onların da İslami değerlerle yaşanılabilen bir Türkiye özleminde oldukları düşüncesiydi. Bir başka deyişle, Erdoğan sadece ve sadece bu kimliğe bakarak siyaset yaptı ve bu kimliğin belirleyici olacağı bir Türkiye hayal etti. Siyaset biliminde “kimlikçi siyaset” olarak adlandırılan bu siyaset tarzı, özellikle başka kimliklerin de olduğu bir siyaset ortamında kaçınılmaz olarak kutuplaştırıcı, baskıcı ve çatışmacı bir siyaset tarzına dönüştü.

Bu hikaye uzun, burada keseyim. Ama genel bir değerlendirme yapacak olursak, bu tarz-ı siyasetin İslami kesimin de çıkarlarına uygun bir tarz olmadığı ortada idi. Çünkü açıktı ki, (en azından bu kesimin değerlendirmeleri çerçevesinde) Kemalist, baskıcı vesayet rejimi başarılı olamamıştı. Bunun kanıtı da İslami kesimin, hem ekonomik olarak ve hem de siyasi olarak bir kimlik altında toplanmasına ve güçlenmesine vesile olmuş olmasaydı. AKP iktidarı da bunun en görünen yüzüydü. Oysa İslami kesimin iktidarının baskıcı olması da benzer gelişmeleri tetikleyebilirdi.

Nitekim, dedim ya, AKP’de kendisinden önceki Kemalist rejimin düştüğü hataya düşmüş, demokrasi yönünde toplumun gelişmesini sağlayacağına, kendi kimliğinin belirleyici olacağı “kimlikçi” bir siyasete saplanıp kalmıştı. Geldiğimiz nokta bu ve öyle gözüküyor ki nasıl Kemalist rejim tarihe havale edilmişse AKP’nin de zamanı gelmiş gibi...

Çünkü açıktır ki bizim gibi çok kimlikli toplumlarda, her hangi bir kimliğin üstünlüğünden giderek kurulacak rejimler baskıcıdır, kutuplaştırıcıdır ve çatışmacıdır. Öte yandan “baskı” birleştiricidir. Baskı altındaki farklı kimlikler kendilerini korumak adına bir araya gelirler. Üstelik bu, yalnızca siyasi olarak değil, ekonomik olarak da böyledir. O nedenle de baskı altındaki mağdur kimlikler, bir araya gelerek kendilerinden umulmayan büyük bir muhalif enerji üretirler.

HDP’nin Türkiye’nin geleceğini temsil eden bir parti olduğunu sürekli söylememin nedeni de bu. Çünkü HDP, sanıldığının aksine yalnızca Kürtlerin değil, toplumdaki bütün mağdur kesimlerin de partisidir. HDP, tarihimizdeki Kemalist ve İslamcı iktidarların olumsuzluklarından ders çıkararak yalnızca belirli bir kimliğin değil bütün kimliklerin temsilcisidir. O nedenle de ülkenin geleceğidir.

Gücü de buradan geliyor…