Kuralsızlık kural mı?

 

17/25 Aralık’tan başlayarak bu ülkede olan bitenler, imparatorluk bakiyesi bir toplumdan bir ulus devlet yaratmanın ne denli zor olduğunu anlatan önemli ipuçları taşıyor. Öyle ki, belki birden bire değil ama en çok 2-3 sene içinde, var olduğunu düşündüğümüz bütün kurum ve kuralların parça parça dökülmesine tanıklık ediyoruz. Devleti “ceberrut” olarak addeden sol siyaset içinde büyümüş insanların bile gelinen bu noktadan büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını biliyoruz. 12 Mart’ta kamu kurumlarından hatta ordudan atılanların bile özlük haklarına saygı göstermek zorunda kalan bir devlet anlayışından, bir bildiriyi imzalayanların bütün özlük haklarını elinden alan bir devlet anlayışına varmış olmak gerçekten de büyük bir hayal kırıklığı. Dolayısıyla devleti meydana getiren kurum ve kuralların neredeyse yok olduğu, ya da keyfi denecek bir biçimde uygulanıyor oluşu, giriş cümlesinde de ifade ettiğim gibi imparatorluk bakiyesi bir toplumdan bir ulus devlet yaratmanın çok zor olduğunu gösteriyor.

Bugün hayal kırıklığıyla fark ettiğimiz bu durum, neden geri kalmış olduğumuzun da bir açıklamasıdır aslında. Ünlü Türkiyeli iktisatçı Daron Acemoğlu, “Uluslar Neden Başarısız Olur?”adlı kitabında bir ülkenin kalkınmasında ve gelişmesinde kurumların rolünün kilit önemde olduğunu söyler. “Kapsayıcı kurumlar” ve “Dışlayıcı kurumlar” olarak ayırdığı kurumsal yapılardan  “Kapsayıcı kurumlar” katılıma, eşitliğe ve demokratik yapılara işaret ederken “Dışlayıcı kurumlar” ise, aksine,  azınlık bir elitin sömürüsüne, eşitsizliğe, ve despotik yönetimlere işaret eder.

Cumhuriyeti kuranların oluşturdukları devlet kurumlarında ve yönetim anlayışlarında büyük ölçüde “dışlayıcı” özelliklerin olduğunu bilmem söylememe gerek var mıdır? Tabii kurumlardan söz ederken yalnızca “devlete” ait olanlardan da (yargı, eğitim vs gibi) söz etmiyorum. Aynı zamanda iş dünyasında ya da sivil toplumda uygulanan kurallardan sorumlu olan bazı kurumlar da bu kapsamdadır. Örneğin; “Sanayi ve Ticaret Odaları” gibi kurumlar ekonomide bütün iş dünyasının çıkarına olacak bazı kuralları gözetmek için kurulmuşlardır ama hepimiz biliriz ki bu kurumlar aslında o sektördeki “egemen elitlerin” çıkarlarını koruyan kurumlar olarak çalışmaktadırlar.

Her neyse asıl altını çizmek istediğim, bugünün Türkiye’sinde Cumhuriyet’in iyi-kötü bazı kurumları ve kuralları ya tamamen kaldırılmış ya da büyük ölçüde zaafa uğratılmış ve fakat yerlerine de bir şey konmamıştır. Bundan dolayı da bugün toplumda müthiş bir kuralsızlık hakimdir. İnsan topluluklarında kuralsızlığın hakim olması aslında insanlar arasında “çıplak gücün” hakim olması, yani kim güçlüyse her şeyi onun belirleyebilmesi demektir ki bugün Türkiye’de durum tam da budur. Denilebilir ki bu durum Türkiye’de oldum olası böyleydi, ama unutmayalım ki bugün geldiğimiz yer geçmiştekinden daha da vahim bir yerdir. Örneğin, Hükümetin OHAL’e dayanarak bütün oda kongrelerini iptal etmiş olması bu kurumların daha da dışlayıcı hale getirilmesi yönündeki bir çabadan başka bir şey değildir. Sezgin Tanrıkulu’nun meşru konuşmalarına soruşturma açılabilmesi ise yargı kurumunun nasıl “dışlayıcı” bir biçimde çalışmakta olduğunun en son örneğidir.

Sonuçta doksan yıl önce kurulmuş bu ulus devleti daha özgürlükçü, daha eşitlikçi ve daha gelişmiş bir yapıya ulaştırmak için, çoğu “dışlayıcı” nitelikteki kurum ve kuralları değiştirip “ kapsayıcı” bir kurumsallaşmaya yönelmek yerine,  çok daha “dışlayıcı” bir kurumsallaşmaya yönelmek bu ülke için yapılacak en büyük kötülüktür.AKP hükümetinin izlediği yol ise tam da budur.

Buradan iyi ve olumlu bir sonuç çıkması ise bence mümkün değildir.