Uçurumun kenarında

 

Bir toplumda bir takım sosyal gruplar varsa, bu grupların her birinin kendi içlerinde “biz” duygusu gelişmişse ve gruplar arasında yabancılaşma (sosyal mesafe) artmışsa, o toplumda gerilim ve çatışma kaçınılmaz demektir. Bu üç kabulün birlikte gerçekleşmesi halinde çatışmanın kaçınılmaz oluşu dünyada birçok gözlemle de doğrulanabilen bir durum. Dolayısıyla bugünün Türkiye’sine bu gözle bakarsak ne denli tehlikeli bir yerde durduğumuz da kendiliğinden anlaşılır. Bugün Türkiye’de çeşitli toplumsal gruplaşmaların varlığı giderek açığa çıktı. İslamcılar, laikler, Kürtler ve Aleviler. (Daha da başka gruplar da var kuşkusuz ama onların durumlarında sanırım bu üç koşul tam olarak gerçekleşmediğinden onları konu etmemiz gerekmiyor).

Bu toplumda bu farklı kimlikler hep vardı ama 15 yıl öncesine gittiğimizde bu kimliklerin kendi içlerinde henüz “biz” duygusu üretmemiş olması ya da “biz” duygusu üretmiş olsalar bile aralarındaki sosyal mesafenin, yani “üçüncü” koşulun henüz tam olarak gerçekleşmemiş olması nedeniyle “çatışma” biçiminde gerginlikler henüz yaşanmıyordu. Aslında bu cümlenin, Kahraman Maraş, Çorum, Sivas gibi Alevilere yönelik olaylar ya da PKK’nın silahlı isyanı ya da 28 Şubat gibi İslamcılara yapılan baskılar düşünüldüğünde gerçeği tam olarak yansıtmadığını düşünebilirsiniz. Ama burada vurgulamak istediğim Türkiye’nin bugün geldiği eşikte kimlikler arasında bütün o olayların ima ettiğinden çok daha yüksek bir yabancılaşma ve bir mesafeleşme düzeyinin oluşmakta olduğudur. O nedenle de derdim, bugün geçmişe göre çok daha tehlikeli sulara yaklaşmakta olduğumuzun altını çizmek.

2014’de yapılan Bilge Strateji dergisinde yayınlanan bir çalışmada kimlikler arasındaki sosyal mesafe ölçülmeye çalışılmış ve ilginç sonuçlara ulaşılmıştır. (Bkz. Mehmet S. Bilgiç, Fatma S. Koydemir, Salih Akyürek, “Türkiye’de Kimlikler Arası Kutuplaşmanın Sosyal Mesafe Üzerinden Ölçümü ve Toplumsal Güvenliğe Etkisi”; Bilgi Strateji, Cilt 6, Sayı 11, Güz 2014, ss: 163-245. Doğrusu çalışmanın bazı metodolojik sorunları olmasına rağmen önemli bir çalışma olduğunu söylemeliyiz). Ben burada bu çalışmanın bu yazı bağlamında en önemli sonuçlarından birinin altını çizmek istiyorum. Çalışmanın 200. sayfasındaki tespiti aynen alıyorum:“Araştırma bulguları, Kürt olmayanların Kürtlere yönelik sosyal mesafesinin Türk olmayanların Türklere yönelik sosyal mesafesinden; Alevi olmayanların Alevilere yönelik sosyal mesafesinin ise, Sünni olmayanların Sünnilere yönelik sosyal mesafesinden çok daha yüksek olduğunu göstermektedir”. Bu satırlarda söylenen nedir? Bu satırlarda söylenen Kürtlerle Türkler arasında, Alevilerle de Sünniler arasında çok yüksek derecede yabancılaşma ve mesafelenmenin oluşmuş olduğudur. Yani yukarıdaki analiz çerçevesinde çatışma sürecinin üçüncü evresinde olduğumuz…

Siyasetin kimlikler arasında yabancılaşmanın dozunu düşürmek için acilen davranması gerekirken, bu kadroların da kimlikler arasındaki yabancılaşmadan nasibini almış olmaları oradan da umutlu olmamızı önlüyor. Bu nedenle de bence iş sivil topluma düşüyor. Sivil toplumun gruplar arasında oluşmuş bulunan yabancılaşmayı çözmesi değilse bile şiddetini azaltacak işler yapması mümkün. Bu çerçevede Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet yürüyüşü”nün öneminin büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü gruplar arasındaki yabancılaşmanın en önemli kaynağı toplumda adil bir toplumsal yapının oluşmamış olmasıdır. O nedenle de “adalet” istemek ve bunu “herkes” için istemek hem meşru ve hem de bizi uçurumun kenarından alabilecek bir etki üretebilir. Bu da az bir şey değildir.