1. Davanın Savunması ( “Sürekli Darbe” ve Türk Usûlü Totalitarizm) (2001)

Erol Özkoray - 21/07/2010 1:34:37 (344 okunma)


1. Davanın Savunması ( “Sürekli Darbe” ve Türk Usûlü Totalitarizm) (2001) 

Dava konusu olan yazının yayınlandığı, üç ayda çıkan demokrasi ve siyaset kültürü dergisi İdea Politika’nın sahibi ve yazı işleri müdürüyüm. 

Bugün huzurunuzda Türkiye açısından çok talihsiz bir dava için bulunuyoruz. Avrupa Birliği kapısında bekleyen ülkenin silahlı kuvvetleri hala düşünce özgürlüğünü ve basın hürriyetini hiçe sayarak adli makamlara şikayette bulunabiliyor. 21. yüzyılda bunu kabul edebilmek mümkün değildir. 

Tabi eğer Türkiye’deki sistem, laik Suriye türü bir diktatörlük ve Pervez Müşerref biçimi darbeci bir devlet karışımı bir yapıda olmuş olsa ortada sorun bulunmaz, böyle bir davada en ağır cezaya mahkum olurdum. 

Ama durum başka. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir demokrasi olduğu iddiasında bulunarak, Avrupa Birliği’nin eşiğinde bulunurken Genelkurmay fikir suçundan dava açılmasını istiyor. Ortada çelişkili bir durum var. Hem demokrasi olacaksın, hem de fikir suçundan yargılanacaksın. Bütün bunlar, üstüne üstlük kamuoyuna “demokratikleşme paketi” diye sunulan büyük bir anayasa değişikliğinin hemen ardından gerçekleşecek. 

Bizim birer aydın olarak görevimiz işte bu çelişkiyi siyaset bilimine dayanarak çözmek, bilimsel analizlerimizi yapmak ve böylelikle kamu yararına halkımızı aydınlatmaktır. Aralık 2000 yılından beri yazmış olduğum bütün yazıların amacı budur. Bu yazıların bütünü siyasi sistemi, devleti ve rejimi bilimsel yöntemlerle analiz etme ve kendi teorik yorumlarımı getirme üzerine kuruludur. Kamu yararına olan bütün bu çabaların ana hedefi ise ülkenin AB üyeliğine giden yolda entelektüel bir katkıda bulunmaktır. Bunun da yolu demokratikleşmeden geçiyor. Sistemin, devlet ve rejimin sağlıklı bir analizini yapmadan bu süreçte başarılı olmak mümkün değildir. AB’ye giden yolda bu üçlüdeki hastalıkları tespit etmemiz gerekiyor. 
Bir kere yanlış anlaşılmaları önlemek açısından hemen hayati bir tespit yapalım. Laik cumhuriyet konusunda… Çünkü bu davada cumhuriyeti tahkir ve tezyif etmekle de suçlanıyorum. Bu üçlü içinde (sistem-rejim-devlet) Atatürk’ün kurmuş olduğu yeni devlette ayakta kalmış ve halka malolmuş tek değer laik cumhuriyettir. Türkiye’de cumhuriyet ve laiklik konularında kavramsal olarak en iyi bilen kişilerden biriyim, bunların sonuna kadar savunulacak elimizdeki en önemli değerler olduğunun da bilincindeyim. Türkiye’nin en büyük başarısı da kurulduğu tarihten itibaren zaten bu iki konuda olmuştur. Sorun laik cumhuriyetin bir türlü gerçek demokrasiye dönüşememiş olmasıdır. Askeri darbeler sonucu rejim gitgide otoriterleşmiş ve ortaya demokratik laik cumhuriyet yerine, otoriter laik cumhuriyet çıkmıştır. Biz yapıdaki otoritarizmi eleştiriyoruz, laik cumhuriyeti değil. İşte bu otoriter yapı AB’de önümüzü tıkamaktadır. 

20. yüzyılın en büyük yalanı Sovyetler’in sosyalist olmasıydı; ikinci büyük yalan ise Türkiye’de sistemin demokrasi olmasıdır. Bunu ben söylemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmen kabul ediyor. AB Katılım Ortaklığı’nın hükümet tarafından kabul edilmesi ve ardından da hükümetin AB’ye Ulusal Programı’nı vermesi, devlet katında demokrasinin olmadığının kabulü anlamına gelmektedir. Kısaca AB, Türkiye’ye “demokrasiye geç, ardından tam üyelik görüşmelerine başlayalım” demektedir. Ulusal Program’la da Ankara AB’ye “demokrasiyi kurmak için elimden gelen gayreti göstereceğim” cevabını veriyor. Hatırlamakta yarar var, şu an Türkiye, AB genişleme listesinde yer alıp demokrasi kriterini yerine getiremediği için tam üyelik görüşmelerine başlayamamış tek ülkedir. İşte bu anlamda Türkiye’deki siyasi sisteme Fransızların deyimiyle“pseudo-démocratie”, yani “sözde demokrasi” diyoruz. Zaten devlet de Türkiye’de demokrasi olmadığını kabul ediyor. 

Türkiye’deki rejimi “sürekli darbe rejimi” olarak adlandırıyoruz.. Bu tepeden inmeci, yaptırımcı, dayatmacı rejim anlamına gelmektedir. Bu siyasi kavramın mucidi de artık aramızda olmayan Fransa eski Devlet Başkanı François Mitterrand’dır ve dönemin Fransa Başkanı General Charles de Gaulle’ün kendisi için kurduğu 1958 5. Cumhuriyet Anayasasını eleştirmek ve de Gaulle’ün yönetim biçimine karşı çıkmak için “sürekli darbe”kavramını ortaya atmıştır. Biz de benzer nedenlerle bu kavramı Türkiye’ye adapte ettik. 1982 Anayasası darbe ürünü olduğu için otoriter bir yapıdadır, özgürlükleri kısıtlayıcıdır, Milli Güvenlik Kurulu gibi kurumları aykırı bir biçimde sistemde tuttuğu için de tepeden inmeci ve dayatmacıdır. İçinde yaşadığımız rejimin hukuki temelini darbe anayasası oluşturduğu için bu durumu “sürekli darbe” olarak adlandırıyoruz. 

Bütün bu yapı bizi Olağanüstü Devlet Biçimi’ne götürüyor. Bu kavramın orijinali de yabancı kaynaklıdır ve siyaset bilimine malolmuştur. Siyaset bilimci Nikos Pulantzas bu kavramın mucididir. OHAL bölgesi yönetim biçimi bu kavramla bütünüyle çakışmaktadır. Yürütme, yasama ve yargı tek elde toplanmıştır. 

Bu üçlü sonunda bizi Türk usulü totalitarizme götürmektedir; basındaki tekel ile de yapının totaliter çerçevesi bütünüyle tamamlanmaktadır. Unutmayalım ki, Avrupa’da siyasi anlamda en geri sistem Türk siyasi sistemidir. 

Türkiye’deki çelişik yapının çözümlenmesi evrensel ve bilimsel yöntemlerle bu şekilde yapılmaktadır. İçinde bulunduğumuz yapıya kimse demokrasi diyemez ve kimse bu yapıyı özgürlükçü olarak adlandıramaz
. Bu yapı içinde Türk Silahlı Kuvvetleri belirleyici bir rol oynadığı için analizlerimize konu olmaktadır. Burada TSK’yı tahkir ve tezyif etmek söz konusu değildir. Siyasi yapı içinde rolünün bilimsel bir şekilde irdelenmesi söz konusudur. TSK’nın kanun nezdinde siyaset yapması da aslında yasaktır. Bunun dışında ordu benim için ülkenin değişik kurumlardan biridir, DSİ ya da TEK ne ise TSK benim için odur. Ülke bürokrasisinin bir parçasıdır. 

Yukarıda söz edilen kavramlar siyaset bilimi kavramlarıdır. Bu kavramlara -benim gibi- siyaset bilimi okumuş olanlar vakıftır. Orduların asli görevleri ülkeyi dış düşmanlara karşı savunmak olduğu için bu kavramları bilmemeleri doğaldır. Bu durum bizim bilimsel analiz ve yorum yapmamıza engel değildir. Bu nedenle Silahlı Kuvvetlerin yorumları bizim suçlanmamıza yol açmamalıdır. Nasıl ki hukukta kanunu bilmemek suç işlendiğinde bir gerekçe oluşturamıyorsa, TSK’nın bu kavramlara vakıf olmaması benim suçlanmama neden olamaz. 

Benim yazdığım yazılar öğretici niteliktedir. Bu biçimleriyle Le Monde, Washington Post ve El Pais gibi çok üst düzey gazetelerde rahatlıkla yayınlanabilirler. Amaçlarımızdan biri bilimsel içerikli yazılar yazarak “kültürel topluluğun” entelektüel gelişmesine katkıda bulunmaktır. Okurlarımız arasında kamuoyu önderleri olduğu gibi (örneğin bunlardan biri Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’tur ve yazar olarak ta dergimize katkıda bulunmaktadır); hukuk, siyasal bilgiler, uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi, iletişim fakülteleri talebeleri de yoğunluktadır. Biz bu ikinci kesimi de yetiştiriyoruz. Derginin ilk 12 sayısına vakıf bir genç üst düzey birikimli bir üniversite mezunu olarak adlandırabilir. Okurlarımızın yorumuyla Türkiye’nin en kaliteli ve batıya açık dergisini çıkartıyoruz. Kısaca kamu yararına ve bağımsız olarak çalışıyoruz. 

Bizim çerçevemiz AB normlarında demokrasidir. Bunun için de eleştirilerimizde devletin/hükümetin kabul ettiği Katılım Ortaklığı ve Ulusal Program temel olarak alınmaktadır. Yani analiz ve eleştiri çerçevemiz legaldir. Ama devlet/hükümet AB’ye vermiş olduğu sözden (demokratikleşme sözünden)cayma niyetindeyse, bu onların sorunudur. Bu durum bizim suçlanmamıza neden oluşturamaz. 

MGK konusuna gelirsek… Bu noktada dergimizin Aralık 2001 tarihli 13. sayısında yer alacak olan anayasa konusunda uzman Hacettepe Üniversitesi’nde görevli Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın anayasa değişikliği çerçevesinde konu ile ilgili analizlerini ve görüşlerini sizlere aktarmak isterim: 

MGK statüsünde değişiklik konusu önemli olmakla birlikte, ilgili 118. Maddede yapılan düzeltme yüzeysel olup rejimin işleyişinde demokratikleşme yönünde ciddi bir değişiklik yaratması ihtimali ne yazık ki yoktur (…). MGK’nın halihazırdaki işlevsel konumu zaten anayasal değil fiili bir durumdur. Nitekim, MGK’nın Türkiye’nin anayasal sisteminde hakim konuma yükselmiş olması da askerlerin hakimiyetinde işlemesi de esas itibariyle onun anayasal statüsünden kaynaklanmaktadır. Anayasal açıdan bakıldığında, 118. Maddenin demokratik espriyi zorlayan ifade biçimine rağmen, yine de MGK askeri bir organ veya kurum değil, sivil yönetimin (hükümetin) bir yardımcı kuruluşudur ve dolayısıyla onun inisiyatifindedir. Besbelli ki, MGK milli güvenlikle ilgili kararları almaya yetkili bir organ olmayıp, Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanının bu konularda silahlı kuvvetlerin komuta kademesinin teknik görüşünü aldıkları bir platformdur. Çünkü, Anayasaya göre (m. 117/2) milli güvenlik siyasetinin tespiti ve uygulanmasıyla ilgili karaları almaya yetkili olan Bakanlar Kurulu’dur. Eğer Kurul bu modele uygun olarak işlemiyorsa, bu anayasal düzenlemenin kendisinden değil, devlet içindeki fiili güç ilişkilerinden ve sivil siyasetçilerin bu iradeyi göstermedeki aczlerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenledir ki, Anayasa’nın 118. Maddesinin yeni şekli kendi başına MGK’nın fiili işleyişinde ve sistem içindeki konumunda söz konusu olan sorunu çözemez. Sorun, birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da sivil iradenin üstünlüğünü tesis edebilme sorunudur. Bu yoksa, hiçbir kelime cambazlığı sadre şifa olamaz. Siviller MGK toplantılarında kendilerine milletin emanet etmiş olduğu demokratik iradenin gereğini yerine getirebilir ve uygulamadaki çoğu problemin gerçek kaynağı olan ve açıkça Anayasaya aykırı olan MGK Kanunu’nu bu yönde değiştirebilirlerse sorun büyük ölçüde ortadan kalkar. Fakat nihai çözüm MGK’nın kaldırılması veya en azından anayasal bir kurum olmaktan çıkarılmasıdır.” 

Bizim bakış açımız ve analizlerimiz hocamızın görüşleriyle bütünüyle çakışmaktadır. Türkiye’ye demokrasinin gelmesi MGK konusunun çözümüyle direkt olarak bağlantılıdır. 

Türkiye’nin resmi politikası ve ulusal hedefi AB üyeliği olduğu için sistem-rejim-devlet üçlüsünde bu üyelikle uyumsuz olan konuları yazılarımızda ortaya koyuyoruz. Bu iyi niyetli çaba kamu yararınadır. Bu mahkemede böyle bir davanın açılmış olması hükümetin resmi politikası olan AB’nin reddi anlamına gelir. Biliyoruz ki, Türk yargısı, ülkeyi çağdaşlaştıracak olan AB üyeliğini istemektedir. 

Onun için yüce mahkemenizden yukarı arz ettiğim sebeplerle bu çelişkili durumu ortadan kaldırılmasını ve hakkımda “Beraat Kararı” verilmesini arz ve talep ediyorum.