AB ile ilgili faşist tezler

Erol Özkoray - 21/06/2010 12:04:59 (461 okunma)

AB ile ilgili faşist tezler


Sovyet Bloğu’nun 1989 yılında yıkılmasıyla başlayan 21.yüzyıla Türkiye, hayati önemdeki bir gelişme ile başladı: ÜlkeninAvrupa Birliği (AB) Genişleme Listesi’ne girmesi (1999). Bu gelişme, Türkiye’nin 1980 darbesinden sonra geleceğini şekillendirecek, demokrasiye geçişini hızlandıracak, dolayısı ile siyasi istikrarı sağlayacak, Batı ile ittifakını tam ve geriye dönüşü olmayacak bir biçimde gerçekleştirecek, ülkenin de önünde tam bir yüzyıla yayılacak bir biçimde ufuk açacak çok önemli, stratejik, demokratik ve özgürlükçü yapısal süreçti. Türkiye’nin son 30 yılda gördüğü en önemli olaydır söz konusu olan. Bu olguyu temel alarak, Türkiye’nin geleceği ile ilgili çok olumlu siyasi öngörülerde bulunmak mümkün olmuştu. Ülkenin Batı ile entegrasyonunda sinerji yaratacak AB projesi, ilk kez gelecekle ilgili pozitif ve iyimser yorumlar yapmak için bir dinamik oluşturmuştu. AB ile birlikte, nihayet ülkenin ulusal bir projesi olmuştu ve bir hedef belirlenmişti. 

2010 yılında bugün, aradan 11 yıl geçtikten sonra AB projesi çöktü. Ülke geleceğini, yolunu ve hedefini kaybetti. AB projesini iktidarını kaybetmek istemeyen Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mahvetti. Bu noktaya kasıtlı ve kötü niyetli politikalarla adım adım ulaşıldı. Artık bu konuda Türkiye kamuoyu bugün perişan durumda. AB’ye destek bugün yüzde 35’lerde sürünüyor. Ancak, unutmamak gerekir ki, kamuoyları statik ve donmuş değildir, değişirler, dönüşürler ve dinamiktirler. Kamuoyları giderler ve gelirler. Doğru politikalar, doğru insanlar (gerçek devlet adamları) ve doğru iletişimle yeniden geriye kazanılabilirler. Bu umudu korumaya devam ediyoruz.

1999 yılında Türkiye’nin AB Genişleme Listesi’ne girmesi ülke için bir milat oldu. İmzadan sonra TSK sessizliğe büründü, durumu izleyerek strateji belirliyordu. İktidarını siviller lehine kaybedeceğini gören TSK, sinsi bir politika izliyordu. AB yolunda ilk on ay hiçbir şey yapılmadı. Aradan 10 ay geçtikten sonra 2000 yılının Ekim ayında TSK piyonlarını medyanın da işbirliği ile piyasaya sürmeye başladı. O sırada AB’ye destek değişik kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 75-80 dolayındaydı. Bu orana AB üyesi olan ve o sırada üyeliği bekleyen ülkelerde bile ulaşabilmek mümkün değildi. TSK, Genelkurmay’ın sinsi stratejisi ile Türkiyelilere karşı psikolojik savaşı başlattı ve kamuoyunu dezenformasyona boğdu. Sivil sözcüleri sistematik salvolara başladılar: “AB bizi bölecek; AB eşittir PKK; AB Sevr’i hortlatma operasyonudur; Onlar ortaktır, ama bizi pazar yapacaklar”. Bu faşist yalanları yayanların çoğu bugün ya Ergenekon Davası’ndan tutukludurlar, ya da aynı davada yargılanıyorlar. 

2002 yılından itibaren Genelkurmay emrindeki bu güruh gemi daha da azıya alarak Doğan Grubu ile birlikte kamuoyunu dümdüz etmek için işi daha da azıttılar. Bunun kanıtı da 2002 yılına ait olan darbe günlükleridir. Buna göre TSK’nın hedefi, ulusal medyayı da kullanarak “AB’nin hiçbir zaman Türkiye’yi üye olarak içine kabul etmeyeceği” görüşünün toplumda kesinlikle yaygınlaştırılmasına çalışılmasıdır. Sekiz yılda bu hedefe ulaştılar ve yüzde 80’lerde seyreden AB yanlısı görüş, bugün yüzde 35’lere kadar indi. Bu yüzde siyaset biliminde dibe vurma anlamına gelir.

Demokrasi düşmanı olan darbeciler, bunu üç aşamadan oluşan bir mantıkla gerçekleştirdiler. 

İlk aşama şu cümleden oluşuyordu: “AB bizi kesinlikle almaz!” Bunun cevabı çok basitti: “Kardeşim uluslararası anlaşmalar söz konusu. Eğer almak istemeselerdi genişleme listesine zaten girilmezdi. Batı’da şark kurnazlığı yoktur. Karar neyse o gerçekleşir ve uygulanır. Bu bir süreçtir, zamanı geldiğinde ülke üye olacaktır”.

Ardından şunu çıkardılar: “Tamam da, adamlar bizi alıp da ne yapacaklar?” Onu da boşa çıkartmak kolaydı: “Ülkenin büyük bir pazar olması çok önemli; üstelik siyasi olarak Türkiye laik bir ülke olarak, yükselen siyasi islama karşı bir panzehirdir ve AB’nin güvenliği için kilit ülke konumundadır. Üstelik AB demek çok kültürlü bir barış projesi demektir. Bunun da en önemli kanıtı Türkiye’nin üye olmasıdır”. 

Bu noktada cevapsız kalması mümkün görünen üçüncü aşamaya geçtiler: “Yahu Türkiye üye olmaya kalktığında zaten ortada AB diye bir şey kalmayacak!” Cevapsız diyorum çünkü absürd bir tavır karşısında olduğumuz için. Yani kamuoyunu zehirlemenin de bu kadarına insan pes der. Bu faşist tezleri devlet merkezli uyduranlar o kadar ileri görüşlüydüler ki AB’nin sonunu bile görüyorlardı!

Türkiye’nin neresinde olursanız olun, sokaktan çevireceğiniz on kişiye AB ile ilgili düşüncesini sorun en az 6-8 kişiden yukarıdaki üç kasıtlı görüşü aynen alırsınız. Ben ara sıra esnaftan kişilerle test ediyorum. Her seferinde de onda ona ulaşıyorum. Bu durum TSK merkezli olarak faşist tezlerin geçtiğimiz sekiz yılda ne kadar inanılmaz mesafe kaydettiğinin göstergesidir.

TSK kamuoyunu böylelikle hakladıktan sonra, iş AB sürecine öldürücü darbeyi vurmaya kalmıştı. Onu da, beklediğim gibi Kıbrıs’ı bahane ederek başardılar ve üyelik sürecini siyasi anlamda bloke ettiler. 

Bu noktada AKP’nin üyelik görüşmelerine başladıktan sonra kasıtlı olarak son beş yıldır AB konusunda hiçbir şey yapmamasına, islamcı hükümetin artık çok açık ve net olan liderliğine soyunmayı hayal ettiği islam enternasyonalizmi peşinde koşmasına, hükümetin islamcı niteliğinin Avrupa kamuoylarında tsunami etkisi yapan yıkımlarına girmiyorum bile. Onlar da TSK’nın ekmeğine ekstra yağ sürdü. Bugün itibarı ile hem Türkiye’de, hem de AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliği ile ilgili kamuoyları çökmüş durumda. 

AB konusunda TSK, geleneğinde olduğu gibi yakıp yıkarak ve Türkiyelilerin geleceğini her zamanki gibi yok ederek, bir Pirus Zaferi kazandı.