Aşağılanmanın dayanılmaz ağırlığı

Erol Özkoray - 18/05/2011 12:09:19 (436 okunma)



Aşağılanmanın dayanılmaz ağırlığı 

İnsanlığın en büyük kötülüklerinden biri olan aşağılanma, isyanın temelini oluşturur. Başkaldırılar, ayaklanmalar ve isyanlar aşağılanma nedeniyle gerçekleşir.

Demokrasinin olmadığı bir ülkede seçimle ilgili yazı yazmak abesle iştigal olduğu için bunu yapmayı pek istemiyordum. Fakat Kürtlerin de içinde bulunduğu siyasi durumu çok önemsediğimden bu yazı meselesini nasıl çözerim diye düşünürken, IMF Başkanı sosyalistDominique Strauss-Kahn'ın (DSK) çakalların elinde linçe uğraması ve uğradığı insanlık dışı muamele yazının çıkış noktasını oluşturdu. Bu yazı,aşağılanma ve linçi ele alacak ve böylelikle önemli gördüğüm birçok konu da açıklanmış olacak. 

Aşağılanma ve linçin nasıl birşey olduğunu bunları yaşamayan anlayamaz. Devletler, darbeciler ve faşistler bu yöntemi rakiplerini elemek için kullanırlar. Türkiye'nin yakın tarihinde şahıs olarak bu duruma düşen en önemli ad Başbakan Adnan Menderes oldu. Seçilmiş olan ve halkını temsil eden bu özel kişi, askerlerin emriyle asıldıktan sonra Türk siyaseti lanetlendi ve ülke bir daha kendine gelemedi. İşte sonuçları bugün ortada; Menderes'in partisi DP Türk sağının A takımıysa, ardından gelen Demirel'in AP/DYP'si B takımı, Özal'ın ANAP'ı C takımı ve bugün Tayyip'in AKP'si de D takımını oluşturuyor. Yani bugün ülke seçmenlerinin bir bölümü D takımından medet umuyor. Sadece bu örnek bile ne kadar gerilediğimizin önemli bir kanıtı. İnsan kalitesindeki erozyon, ülkenin siyasi planda ne kadar zavallı bir duruma düştüğünü gösteriyor. Halbuki ülkede sağın A takımını oluşturacak yetişmiş insanlar var. Bu bilançonun sorumlusu doğrudan darbecilerdir. Bu durumu kendileri istedi ve yarattılar. 

Grup olarak ise Kürtler hep aşağılandı ve linçe uğradılar. 12 Eylül darbesiyle Kürtlerin Diyarbakır cezaevinde uğradıklari vahşet, insanın tüylerini diken diken eden işkence metodları ve aşağılanma sonunda silahlı hareketin doğmasına yol açtı (işkenceye uğramış mağdurlar baslarından geçeni anlattıklarında hala gözlerim dolar). Bu bilinç, ardından dalga dalga yayılarak, özgür, bağımsız, mert ve birey olmayı başarmış bu insanların geleneklerine (direnme ve başkaldırma geleneği) de uygun bir biçimde toplumlarının tümüne yayıldı, içselleşti ve bugün kurumsallaştı. Yani Kürt meselesi vardır, konu terörizm filan da değil, bütün Türkiyelilere de gerçek demokrasiyi getirecek olan müthiş bir siyasi mücadeledir. Türkiye demokrasiyle Kürtler sayesinde tanışacak. Kürtlerin siyasi mücadelesine karşı çıkmak, gerçek bir demokrasi düşmanı ve dolayısı ile faşist olmak demektir. 

2000'li yıllarda şahıs olarak ilk linçe uğrayanlardanım. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu, basın özgürlüğü lehine şahitlik yaparak Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) adlı kuruluşla Paris'te 2000 avroya mahkum ettirdiğimizde, TSK'nın emriyle Doğan Grubu işin taşeronluğunu üstlenmişti (her zaman bugün medya dediğimiz sözde basını kullanırlar). Toplam 11 dava açıp sahibinin sesi faşistleri hemen susturduğum için kamuoyunda dallanıp budaklanmayan bu komployu sadece ülkenin demokratları, aktivistleri, mücadele eden grupları bilirler. Ama ardından ölümle sonuçlanan en büyük linç yaşandı: Hrant Dink. Hrant'ı ilk ve son kez gördüğüm, kendisiyle de tanıştığım yeni kurulacak Kürt partisini oluşturma toplantısında, Taksim Hill Otelindeki salonda, bir sütuna dayanmış, tek başına duruyordu. Etrafında öyle büyük bir dayanışma, destek, kalabalık filan yoktu. Onlar, öldürüldükten sonra oldu, Hrant'ın arkadaşları sonradan ortaya çıktı. Bence yalnız bırakılmıştı ve iki ay kadar bir süre sonra da Devlet tarafından öldürtüldü. Aynı dönemde Nobelli yazar Orhan Pamuk, hemen ardından da Baskın Oran'ın linçlerine tanık olduk. Devletle (Totaliter yapıda olduğu için siyasi lugatımda Devlet, TSK ve Genelkurmay'la özdeşleşir) ve onun faşist bir yöntem olan kamuoyunu yönlendirmek için kullandığı silah tekelci basınla (Doğan Grubu) bu mizansenler gerçekleştirildi. Linçe, işi yazarlık olan birçok kişinin de bir bildiri ile katılması, toplumsal cinnetin varabileceği noktayı gösterirken, ayrıca bu toplumun hastalandığının da kanıtını oluşturdu. Grupların ve şahısların uğradıkları linçler artık Türk toplumunun hasta olduğunun çok önemli bir göstergesi. Ama Türkiyelilerin önemli bir bölümü (Kürtler, Aleviler, Avrupalı Türkiyeliler, demokratlar ve gerçek solcular) hem kendilerini korudukları, hem de mücadele ettikleri için kafa sağlıklarını yitirmediler. Yani bu noktadaAziz Nesin'in Türk toplumuyla ilgili yüzdesi hafif kalıyor ve aşılıyor; çünkü Türk toplumu aptallığın çok ötesinde, artık hasta. 31 yıldır süren aşırı milliyetçilik, ırkçılık, şiddet, baskı, antisemitizm, faşizm, militarizm ve totalitarizme zaten hiçbir toplum dayanamazdı. Bu toplumu iyileştirmenin tek bir ilacı var: Demokrasi. 

Sahıs linci deyince, bu yazıyı tetikleyen konuya, DSK'ya gelelim. Siyasi kariyerini yakından izlediğim DSK için, IMF Başkanı seçildiğinde ekonomik krizi de işleyen 2008 tarihinde yayınlanan “Ezber değişti: IMF artık sosyalist” başlıklı makalede şöyle yazmıştım: 

Geçen yıl IMF’nin zarar ettiğini biliyor musunuz? Tam 150 milyon dolar. Arjantin, Brezilya ve Meksika borçlarını zamanından önce ödeyince bu zarar oluştu, çünkü IMF’nin müşterisi kalmamıştı. Tabii biz hariç… En önemli müşterisi olduğumuz için son yıllarda hep el üstünde tutulduk. Bir de buna Çin gibi ülkelerin daha iyi koşullarda bölge ülkelerine kredi vermesi eklenince IMF’nin varlığı bile tartışılır oldu, artık miyadını doldurdu mu diye… İşte böyle bir ortamda sosyalist Dominique Strauss-Kahn (kısa adıyla DSK) IMF’nin başına getirildi. DSK’yı Fransa Sosyalist Partisi’nden çok iyi tanıyorum ve bütün kariyerini de yakından takip ettim. Son başkanlık seçiminde parti içi adaylık yarışını Ségolène Royal’e karşı kaybetmeseydi, Nicolas Sarkozy’nin karşısına o çıkacaktı ve büyük ihtimalle sonuç aynı olmayacaktı. Onu en son, seçim bölgesi olan, Paris’in banliyösü Sarcelles’de gördüm. Roissy havalimanına çok yakın olan bu banliyöde ağırlıklı olarak Museviler ve bizim Süryaniler yaşıyor. Başkanlık seçimlerinin hemen ardından yapılan milletvekili seçimlerinde 2. tura kalmıştı, ilk turda sağcı rakibinden 90 oy az almıştı ve durumu çok kritikti. Maliye eski Bakanı (1997-1999) da olan, Başkanlık seçimlerini kıl payı kaçırmış bu sosyalist, bölgesindeki her evin kapısını tek tek çaldı, insanlarla tek tek konuştu, herkesin elini tek tek sıktı ve inanılmaz bir kampanya sonucu yüzde 55,5 oyla seçilerek Parlamento’ya girdi. Aynı zamanda Fransa’nın ünlü Siyasal Bilgiler Okulu’nda ekonomi profesörü de olan DSK, adının Soyalist Parti başkanlığı için geçmesine rağmen, alçak gönüllülüğünden bir şey yitirmeden tırnakları ile kazıyarak milletvekili oldu. 2007 yılında IMF Başkanlığına da doğrudan Fransız Parlamentosu’ndan gitti. Bunun ne kadar müthiş bir seçim olduğu bugün anlaşılıyor. Çünkü DSK, periferideki ekonomileri, yükselmekte ve gelişmekte olan ekonomileri en iyi anlayacak kişi; çünkü o gerçek bir sosyalist. Kapitalizmin resmen iflas ettiği bugünlerde, yeni oluşturulacak mekanizmaların, vahşi kapitalistlerin lehine değil, en insancıl olabilecek biçimde yapılandırılmasını garanti edebilecek bir konumda. Misyonunu tamamladıktan sonra, belki Sosyalist Parti’nin başına oradan da seçimlerle Fransa’nın başına geçebilecek bir bilim ve siyaset adamı. DSK ile IMF yeni müşterilere de açılıyor bugünlerde: İzlanda, Ukrayna ve Macaristan. DSK’nın felsefesi; krizin finans ayağı kadar, dünyadaki eşitsizliğin azaltılması için de büyük aktörlerin eyleme geçmesini arzulaması. IMF eski IMF değil; oradaki tavır da Kapalıçarşı cazgırlığı değil (Başbakan'ın ümük edebiyatı). Orada bir sosyalist var ve o sosyalist, kurulacak yeni ekonomik sistemde bizim gibi ülkelerin geleceğini de düşünen, bize empati duyan bir bilim insanı”.

DSK yukarıda yazılan her şeyi doğruladı ve IMF tarihinde ilk kez fakir, azgelişmiş, gelişmekte olan ve iflas halindeki ülkeleri dizleri üstüne çökertip onları ezmeden, gururlarını kırmadan elbirliğiyle çıkış yollarını uygulamaya koydu. New York'ta bir cinsel taciz iddiasıyla tutuklanmasaydı, Avrupa'ya Yunanistan'ı kurtarmaya gidiyordu. Papandreu Yunanistan'ı şimdi geleceği konusunda çok endişeli. Tabii IMF'nin bu durumu Amerika'nın neo-liberal aç timsahlarını hiç memnun etmedi. IMF, DSK ile krizdeki avroyu da kurtardı. Dört yıllık bilançosu ile Fransızların da gönlünde taht kurdu ve 2012'de yapılacak seçimlerde kamuoyu yoklamalarında hep birinci gelerek, karikatür bir Başkan olan Nicolas Sarkozy'yi iktidardan def edecek tek kişi olarak da parladı. DSK'nın Fransa devlet başkanı olması, Türkiye'nin de AB yolunda net olarak ilerlemesi anlamına gelecekti. 

New York olayından hemen önce DSK'nın linci Fransız medyasında zaten başlamıştı. Tema şuydu: Lüks içinde yaşayan biri hala solda olabilir mi?İlkellik sadece bizde yok, iktidarın yönlendirmesiyle Fransa'da bile siyaset bu kadar alçalabiliyor. Sarkozy'nin yakınlarına söylediği “Başkanlık seçimlerine aday olursa DSK bizden nükleer bomba beklesin!” sözü zaten uygulanmaya koyulmuştu. Bu mizansenin zirve noktasına da, bir Fransız otel zinciri olan Sofitel'de ulaşılması tesadüfle açıklanabilir mi? Eşi ünlü gazeteci Anne Senclair'in dediği gibi ben de olanlara zerre kadar inanmıyorum. Zaten suç kanıtlanmadıkça zanlı masumdur. Ama inanılmaz bir düşmanlık ve kinle çok önemli bir kamu görevi yapan, böylesine dürüst ve saygın bir kişinin yargı ve polis tarafından medyanın önünde parçalanması için atılması ve ellerine kelepçe takılarak aşağılanması insanlık dışı bir durum. Komplo edebiyatına hiç itibar etmem ama, DSK olayının arkasında, vahşi kapitalizmden gizli servislere, hatta Elyséee Sarayına kadar birçok aktör olabilir. En mantıklısı da Başkanlık seçimlerinde karşısında ezileceğini bilen Nicolas Sarkozy. 

Bu insanlık dışı önlem Türkiye'de sürekli uygulanır. Bir aydını, entelektüeli, muhalifi, seçilmiş temsil kaabiliyeti olan kişileri Devlet kelepçe takarak aşağılar ve kamuoyu önüne atar. İşin geri kalanını da faşist bir grup olan Doğan Medyası tamamlar. 

Bu kelepçe hikayesi benim de başıma geldiği için çok hassasım. Pasaportumu uzatmak için emniyete gittiğimde “aranıyorsunuz” diye göz altına alındım. Malum yazılar... Olay saat 15 civarında olmuştu ama akşam da ilk kitabımın yayınlanması nedeniyle evde davet vardı. Katılanlar arasındaAkın Birdal, Vedat Türkali, yayıncım Ragıp Zarakolu gibi dostlarımız vardı. Polisin niyeti saat 17'yi geçirip, mahkemeler kapandı deyip beni sabaha kadar hapiste tutmaktı. Avukatım Eren Keskin ve eşim hemen emniyete geldiler ve işlemlerin hızlanmasını sağladılar. Oradaki polis müdürü inanılmaz bir şart kostu: “Tamam sizin akşam davete yetişmenizi sağlayacağız, ama iki adliyeye de ellerinizde kelepçe ile gideceksiniz” deyince kıyamet koptu. “Sizi Avrupa Birliği'ne şikayet edeceğim. Geceyi hapiste geçiririm, kelepçe filan takmam” dememle birlikte söz kavgası başladı ve gürültüye yukardaki katta olan amiri geldi ve “Ne oluyor?” diye sorunca, olayı çıkartan şahıs “Efendim, bana hakaret etti” dedi. Ben ne hakareti diye soruyorum, adam sürekli “hakaret etti” diyor. Sonunda baklayı ağzından çıkarttı: AB'ye şikayet etmek hakaretmis! Ben de amirine:“Beyefendi, memurunuz AB'nin daha devlet politikasi olduğundan habersiz. Bu ne rezalet” dediğimde elemanını yukarıya çağırdı ve diplomatik bir biçimde olayı çözümleyerek iki polis eşliğinde, kelepçesiz adliye turlarını atmaya başladık ve saat 21:30 gibi serbest kaldım. Şimdi bunu niye anlatıyorum; çünkü kelepçeli olmak aşağılanmak anlamına gelir. DSK'nın kelepçesi, bana KCK sanıklarının kelepçeli, tek sıra dizildikleri fotoğrafı anımsattı. Kürt toplumunun önderleri, aydınları, seçilmişleri, temsilcilerinin bu görüntüsü gözlerimin önünden hiç gitmez ve beni hem çok yaralamıştır, hem de isyan ettirmiştir. 

DSK aklanacaktır, ama linç sonrası eski statüsünü nasıl geri alacak? Yapılmış olan tahribatı nasıl telafi edebilecek? Bunlar hemen hemen imkansız. Aynı şey Kürtler için de geçerli. Sürekli linçe, aşağılanmaya, şiddete uğrayan, haklarını almak istedikleri için devlet tarafından öldürülen, ülkenin tümü için olağanüstü bir demokrasi mücadelesi veren bu saygıdeğer ve herbiri birer demokrasi ve özgürlük kahramanı olan insanlara, seçimlerden sonra ne olacak? Seçimlerden önemli bir zaferle çıkmaları kesin olmasına rağmen, bu durum siyasetin genel hatlarını değiştirmeye yetecek mi? Tabii ki hayır. Peki, Kürtler aynı koşullarda bir 5 yıl daha yaşayabilirler mi? İmkansız. Aşağılanmanın dayanılmaz ağırlığını hisseden Kürtler, seçimlerden hemen sonra silkinip bu yükten kurtularak demokrasiyi kurmak için gereğini yapacaklardır. Biz de onların en büyük destekçisi olacağız. Bunun dışında seçimleri şu kazanmış, bu oylarını arttırmış tamamen safsatadır, totaliter ve faşist ortamda hiçbir anlamı yoktur.