Bu kafayla Türkiye üçe bölünür

 Erol Özkoray - 17/12/2009 11:40:36 (528 okunma)



Bu kafayla Türkiye üçe bölünür 

Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) totaliter hukuk darbesiyle kapatılmasından sonra, bu ülkede artık hiçbir anlamı olmayan günlük siyaseti bir kenara bırakıp çıtayı yükseltelim ve 21. yüzyılda Türkiye’nin siyasi anlamda nasıl bir ülke olacağını hep birlikte bir düşünelim. O kadar da kolay değil, önümüzde tam 90 yıl var. Her gün İskoç duşu (bir sıcak, bir soğuk) alınan totaliter bir ülkede 90 yılı düşünerek bir öngörüde bulunabilmek için nöronları bayağı çalıştırmak gerekiyor. Burada falcılıktan bahsetmiyoruz tabi ki… Aslında Batı’daki yeni gazetecilik stilini kullanarak düşünmeye başlayabiliriz. Çok zor olan bu yöntemde siyaset bilimi, siyaset felsefesi, sosyoloji ve sosyal psikoloji kullanılarak, eldeki veriler geleceğe projete edilir ve siyasi öngörüde bulunulur. Bunu en iyi yapanlardan biri de Fransa’nın sosyalist devlet başkanı François Mittrerrand’ın da danışmanlığını yapmış olan Jacques Attali’dir. Onun metodunu kullanabiliriz. 

21. yüzyılın arifesinde, 1999 yılından beri eldeki verileri değerlendirerek Türkiye’nin geleceğini düşünmeye çalışıyorum. 1999 yılı önemli bir tarihti, çünkü Türkiye “ulusal projesi” olan Avrupa Birliği’ne (AB) en önemli adımı atmış, genişleme listesine girmişti. Ancak daha sonra anlaşıldı ki AB projesi devletin (yani ordunun) projesi değilmiş. 86 yıldır yalan söylenen bir ülkede oltaya gelmek tabi ki o kadar da zor değil! Böyle bir analiz için şu konular incelenir: Siyasi Sistem nasıl işler? Ülkenin Rejim’inin niteliği nedir? Nasıl bir Devlet karşısındayız? İktidar kimin elindedir? Siyasi partilerin durumu nedir? Ülkenin medyası hangi durumdadır? Ülkenin eğitim sistemi nasıl işler? Ülkede adalet, eşitlik ve sosyal adalet kavramları nasıl uygulanır? Devlet-yurttaş ilişkisinde yurttaşın statüsü nedir? Entelektüellerin rolü ve konumu nedir? İfade özgürlüğü var mıdır? Sivil toplum kuruluşları güçlü müdür? Ülkenin önemli sorunlarında (Kürt, Kıbrıs, Soykırımlar gibi) politikalar var mıdır, eğer varsa nelerdir? Bu konular ve sorularla bir ülkenin ne olduğu ve nereye doğru gittiği anlaşılır. Amacımız tüm bu sorulara burada yanıt vermek değil, genel havayı belirlemek. Eğer cevaplamaya kalksak önümüze bir kitap konusu çıkar. Ama şu tespiti yapmakta fayda var. AB genişleme listesine girdiğinden beri toplam 10 yılda, Türkiye yukardaki konularda ya net bir biçimde geriledi, ya da yerinde saydı. Tabi bu siyasetin ruhuna, dinamizmine çok ama çok aykırı bir durum. 10 yılda gelinen nokta anormal. Bunu da ancak iki kavrama dayanan anormal bir rejim başarabilirdi: Totalitarizm ve Faşizm. Yani devlet ve rejimdeki direniş o kadar devasa boyutta oldu ki, AB gibi bir dinamik bile dümdüz oldu. Bunu ancak sinsi Totaliter bir rejim başarırdı. Nitekim öyle de oldu.

Devlet ve rejimin Totaliter olduğunu belirtince yukardaki bütün sorular aslında yanıtlanmış oluyor. Eklenecek tek şey, bütün sistemin (siyasi sistem anlamına değil) hiçbir şey çözmemek üzerine işlediğidir. Sorunlar büyüyünce de devlet şiddete başvurur. Çözümden anladığı tek şey şiddettir. Boşuna bu ülkede 10 Soykırım olmadı.

Şimdi ülkenin önünde teorik ve pratik olarak üç yol var. Türkiye 21. yüzyılda bu üç yoldan birini seçecek. “Ülkenin toprağı ile bölünmez bütünlüğü” denen faşist formülün kaderini bu seçim belirleyecek.


Benim de gönülden desteklediğim birinci yol Avrupa Birliği üyesi olmuş bir Türkiye. Böylelikle Türkiye nihayet demokrasi ile tanışır, bütün özgürlükler tam olarak kullanılır ve ülkede sonunda refah yükselir. Ama bugün itibarı ile anlaşılıyor ki Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun Genel Kurmay’ı, iktidarını kaybetmemek için ve bu seçeneği yok etme yolunda elinden geleni ardına koymayacak. Yani yandaşı Doğan Grubu ile, Darbe Günlükleri’nde yer aldığı gibi, AB’nin hiçbir zaman Türkiye’yi üye olarak almayacağı dezenformasyonunun yaygınlaştırılması için fazla mesai yapmaya devam edecek. Kısaca içerden TSK’nin yaptığı sabotaj sonucu AB’ye girilemeyecek. Yani konunun AB ile ilgisi yok, TSK ile var. Görünen o ki, siyasi iktidar TSK’da olduğu sürece Türkiye birinci yolu seçemeyecek. 

İkinci yol da birçok kişi tarafından kabul edilebilir bir seçenek oluşturuyor: ABD ile stratejik ortaklık ve işbirliği. Açıkçası AB varken ABD yolu beni hiç ilgilendirmiyor, ama burada önemli olan geleceğe projeksiyon. Bu işbirliğinde önemli olan nokta Türkiye’nin yine Batı’ya bağlı kalmasıdır. Bu yolda demokrasi ikinci planda gelir, öncelik ekonomidedir ve askeri işbirliğindedir. Türkiye petrol yolları üzerinde, onları denetleyen, Amerika ile işbirliği halinde bölgesel bir güç olur. İkinci yolda da Türkiye sorunlarını (Kürt sorunu gibi) çözmek zorundadır.

Üçüncü yol en riskli ve tehlikeli olanıdır. Türkiye, ne AB ne de ABD’yi seçer kendi yoluna gider ve bugün olduğu gibi hiçbir sorununu çözmez. TSK’nın son beş yıldır ağzında gevelediği Avrasya politikası bu politikanın özünü oluşturur. İran, Rusya ve Çin stratejik ortak olur ve Türkiye yine totaliter bir ülke olarak, askerlerin denetiminde ve Silahlı Kuvvetler Partisi yönetiminde yoluna devam etmeye çabalar. Çabalar çünkü aslında devam edemez. Sorunlarını çözmeyen Türkiye üçe bölünür: Kürdistan, Anadolu Türkiye’si ve Avrupa Türkiye’si. Unutmayalım önümüzdeki 90 yıldan bahsediyoruz. Hangi batılı ve Avrupalı Türkiyeli 90 yıl için Türk-İslam sentezini kabul eder ve AB’den vazgeçme pahasına TSK’ya, militarizme biat eder bir düşünün. Şahsen önümüzdeki 90 yıl içinde (o kadara da kalmaz ya!) Avrupalı Türkiyelilerden büyük bir başkaldırı bekliyorum.

Kürt sorunu çözülmezse Kürdistan’ın nasıl kurulucağı bugünden belli. Gelelim Anadolu Türkiye’sine…Bu bölüm gelenekçi, milliyetçi ve sunni olacak. Bugünün AKP, CHP ve MHP gibi partileri parlamentosunda temsil edilecek. Bu bölgede ordu iktidarını aynı bugün olduğu gibi koruyacak ve kullanacak. Tektip, tek ideolojili, kişi kültünün yüceltildiği, ırkçı, soykırımcı, totaliter ve çağdışı bir rejimle yönetilecek. Zaten bu rejim savunulduğu için ülke bölünmüş olacak. Aynı bugünkü Sırbistan gibi. Kısaca, bugünün Türkiye’si Anadolu’nun ortasında yavru Türkiye olarak kurulacak. Ordunun silahlanması nedeniyle, adam başına milli gelir hep 3.000 dolarda kalacak, halkı devlet karşısında hep ezilecek ve sürünecek.

Avrupa Türkiye’si herhalde en sancılı bölümü oluşturacak. Türkiye’nin batısı bu üçüncü ülkeyi oluşturacak. Ama bir kez de kurulunca, derhal AB’ye üye olacak. İlk 10 yıl sonunda adam başına milli gelir 30.000 avroya çıkacak. Bu ülkenin ordusu olmayacak, dolayısı ile askerlik yapılmayacak ve AB savunma gücü gerekirse ülkeyi koruyacak. Silahlanmaya para harcanmadığı için refah sürekli yükselecek, AB’nin en ileri demokrasileri içinde yer alacak ve AB’nin en zengin ülkesi olacak. 

Bu üç senaryoda dikkatiniz en çok ne çekti? TSK’nın belirleyiciliği değil mi? Çünkü her üç seçenekte de Türkiye’nin en silahlı partisi bir “kast” olarak ülkenin sahibi pozisyonunda iktidarını, halkları ezerek, yurttaşların geleceğini sabote ederek, ama kendi çıkarlarını da gözeterek koruyor. O zaman bu iktidar sorununu çözmek gerekiyor. Bunu çözecek sağ ve sol partileri, liderleri ve ekipleri bulup çıkartmak gerekiyor. Asıl heyecan o zaman başlayacak; yok eğer bu yapılmazsa bu ülke ne Totalitarizm’den, ne de Faşizm’den kurtulabilecek. Ve kabus on yıllar boyunca devam edecek.