Bütün çağı aklında tutan adam: Turhan Ilgaz

 Erol Özkoray - 19/10/2010 16:53:11 (434 okunma)


Bütün çağı aklında tutan adam: Turhan Ilgaz

Türkiye’nin en önemli filozofunu kaybettik. “Türkiye’de eşine az rastlanır derinlikte bir düşünür”ü (Mehmet Ali Kılıçbay) yitirdik. En önemli gazetecisini de diyeceğim ama, ükede gazeteci denince mesleği adileştiren ve bayağılık katan sayısız patoljik vakalar akla geldiği için söyleyemiyorum.. Ama şunu söyleyebiliriz: Türkiye, Jean Daniel’ini kaybetti. Jean Daniel’i bilen bilir, dünyanın tek ve en önemli entelektüel haber dergisi olan haftalık Fransız Le Nouvel Observateur’ü (Nouvel Obs) kuran, çıkartan ve başyazarı olan basında öncülük yapmış büyük adam. İşte Turhan Ilgaz da böyle bir büyük adamdı, büyük entelektüeldi. Onunla konuşurken karşınızda aynı anda Camus’yü, Sartre’ı, Foucault’yu, Deleuze’ü, Baudrillard’ı, Zola’yı,Bourdieu’yü görürdünüz adeta. Ben Türkiye’de böyle sağlam bilgi birikimi olan ve bir cümlede “bütün çağı aklında tutan” (Enis Batur) başka bir entelektüel görmedim. Fransa’da çok gördüm de, Türkiye’deki tek adamdı.

Ardından çok ağladığım Bülent Tanör gibi, Turhan Ilgaz’ı da tanımış olmam, hem de birlikte yıllarca çalışmamız beni şanslı kılıyor. Her ikisinden de çok şey öğrendim. 

Turhan Abi’yi 1984 yılında tanıdım. O sırada Yeni Gündem adlı haftalık siyasi dergiyi yönetiyordu. Onunla tanıştığım gün Nokta’dan olaylı bir biçimde istifa ederek, kızgın, patlamaya hazır, Yeni Gündem’de soluğu almıştım. Ne de olsa Galatasaray’dan ağabeyimdi. Olayı anlattım. Ermeni Sorunuçerçevesinde ünlü şarkıcı Charles Aznavour’la Fransa’da yaptığım barışçı temelli söyleşiyi Haluk Sahin ve Adil Özkol denen iki çapsız adam., askere yaranmak için çarpıtmıştı. Hürriyet’ten sadece iki yıl sonra (orada da Yılmaz Güney’le yaptığım söyleşi katledilmişti) başıma benzer bir olayın gelmesiyle artık bir daha yerli basınla çalışmama kararını almıştım. O kadar kızgındım ki, önümde iki seçenek vardı: ya masasını daktilosu ile birlikte Adil Özkol denen adamın kafasına yıkmak, ya da bu olayı yazıp kamuoyunu bilgilendirmek. Herifin kapısında bu adama tiksinti dolu bir bakışla aşağılayıcı bir biçimde tam bir dakika baktım. Böyle gergin bir ortamda adeta bir asır gibi gelen süre… O da arkasını dönmüştü. Ne yapacağıma o sırada karar verdim. İşte soluğu Turhan Abi’nin karşısında almamın nedeni buydu. Beni dinledi ve : “Erol şuraya oturup bu hikayeyi bir yaz da yayınlayalım”dedi. 

“Bir dinozor hikayesi” yazısı işte böyle ortaya çıktı. Ve bu yazı o güne kadar basında geçerli olan “kol kırılır, yen içinde kalır” safsatasını çöpe gönderen ilk yazı olarak basın tarihimize geçti. Bu yazıyla Türk basını defterini sonsuza kadar radikal bir biçimde kapatırken, aslında önemli olan bu yazıyı yayınlayan gazetecinin diğerleriyle hiçbir benzerliğinin bulunmadığını keşfetmemdi. Ama daha sonra onu dikbaşlılığı, prensip sahibi olması ve evrensel değerleriyle birlikte daha iyi tanıdığımda, birbirimize ne kadar benzediğimizi keşfetmem adeta üzerine titrememe neden oldu. Turhan Abi’ye hep nadide bir çiçek gibi davrandım, onu korumaya çalıştım ve onu çok sevdim.

Tabii daha sonra Yeni Gündem’i nasıl Nouvel Obs’a dönüştürürüz diye konuştuk. Jean Daniel’le söyleşi yapma fikri böyle ortaya çıktı, ben de soluğu bir kez daha Paris’te aldım. Jean Daniel müthiş şeyler söyledi ve Turhan Abi’nin yayınladığı söyleşi adeta derginin anayasasını oluşturdu. Ama öyle bir dergiyi gerçekleştirmek için aynı kalitede en az 40 gazeteci gerektirdiği için Yeni Gündem o dönüşümü gerçekleştiremedi.

Aradan yıllar geçti. Yolda Enis Batur’la karşılaştım. Tebrik etti ve “Erol Türkiye’nin en iyi siyasi dergisini çıkartıyorsun” dedi. Türkiye’nin en iyi edebiyat ve sanat dergilerini çıkartmış bir entelektüelden gelebilecek en müthiş söz. 1998 yılıydı ve İdea Politika dergisinin henüz iki sayısı yayınlanmıştı. Bu arada belirteyim, Enis de “Bir dinozor hikayesi” yazısını okuduktan sonra benimle tanışmak istemiş ve o zor günlerde beni bir projesine dahil ettiği için gerçek dostum olmuştu. Ben de onu nikâh şahidim yapmıştım. Enis’e “Fransızcadan tercüme edilecek çok metin var. Önereceğin biri var mı?” diye sorduğumda, “Turhan’la çalışsana!” demişti. Deyiş o deyiş, Turhan Abi’yle tam dört yıllık beraberliğimiz işte böyle başladı.

Derginin her yeni sayısında beni hayretlere düşürüyordu. O, Babıali/İkitelli çakallarından kurtulmek için göç ettiği Datça’dan, ben de İstanbul’dan dergiyi birlikte çıkartıyorduk. Ben Paris’e gidip felsefi, sosyal, politik en önemli ve güncel yazıları kapak ve dosya konularına göre tespit ediyor ona gönderiyordum; onun da her seferinde toplam en az 100 sayfa tutan çevirileri yapıp geri yollaması en fazla üç dört gün sürüyordu. Bir defasında iki günde bile yapmıştı. Hem de ne çeviriler: Castoriadis, Lewis, Ricoeur, Furet, Eco, Havel, Juillard, Vedel, Veinstein, Bourdieu, Finkelkraut, Chomsky, Le Carré, Baudrillard, Lacouture, Habermas, Hobsbawm. Derginin her sayısı yüzde 70-80 onun eseriydi. Tabii her sayıda kendi imzalı yazısını da yazıyordu. Ama ne yazılar! Yazıları, siyaset felsefesi, felsefe, sosyoloji, politika ve tarihten besleniyordu. Hem de en üst entelektüel düzeyde. 

Arada Datça’dan geldiğinde 3-4 günü birlikte geçiriyorduk. Bazen dergide bir hafta-on gün kalır, kitaplarını yayına hazırlar, son rötuşları yapardı. Her an beraber olurduk, yemeğe çıkardık, konuşur, tartışırdık. Dergileri birlikte bağlıyorduk. Beni iki kez eleştirdi. İlki “Türklük” konusundaydı. “Erol, niçin hep Türk diyorsun yazılarında. Bu yanlış ve ırka gönderme yapan bir tanımlama. Doğrusu Türkiyelidir. Bunun bir nedeni var mı?”
Ben de “hiç dikkat etmedim, kasıt da yok, alışkanlıktan” demiştim ve o günden sonra da düzeltmiştim. Bu Türkiyelilik meselesini daha sonra Baskın Oran da kamuoyunda tam çerçevesine oturtmuştu. 

İkince konu da “Sosyal demokrat proje” başlığıyla 2001 yılında Deniz Baykal’ı kapak yapmam oldu. “Erol bu adam kapak yapılır mı hiç?” demişti. O zamanlar adam nispeten normal görünüyordu; Ergenekon’la birlikte faşizanlaşması, militerleşmesi ve milliyetçiliğe kayışı daha ortalıkta yoktu. Ama yine de doğru dürüst cevap verememiş “Gak Guk!” etmiştim.

2000 yılından itibaren İdea Politika askerlerle boğuşurken ve daha ortalarda kimseler yokken ünlü “Ordu ne işe yarar?” sayısı için ondan ordu ile ilgili teorik bir yazı yazmasını istediğimde yine bir şahesere imza attı: “Ordu nedir, sebepleri nelerdir?”

Yazıların yazısı ise 2000 yılında yayınladığım “İslâmı ‘site’den dışlamadıkça…” başlıklı makalesidir. O sıralarda ortada AKP filan da yoktu. Bu makalelerden bazıları Tencere Kapak (YKY, 2000) adlı kitabında da yer alır. İslâm konusunda bana büyük ders vermiştir. Aşağı yukarı şöyle demişti:“Siyasi İslâm Fransızların uydurmasıdır. Ülkedeki müslümanlar gücenmesin diye bu tanımı buldular. İslâm’ın kendisi zaten siyasi bir projedir ve hayatın her yönüne müdahale ettiği için totaldir. İslâm’la demokrasi hiçbir zaman bağdaşamaz. İslâm sadece totalitarizme götürür”.

En büyük jestimi İdea Politika’nın son sayısında yapmıştım. Genelkurmay’ın özgürlükleri katleden politikaları iki yıldır canımıza tak etmişti ve kapanış sayısını çıkartıyordum. Yazılar hazırdı. Tam o sırada Turhan Abi, Datça’dan çıktı geldi. “Turhan Abi, bu son sayı. Son sayıyı siz çıkartın. Bunu fazlasıyla hak ettiniz. Ben karışmıyorum” dedim. Kapakta Pinochet-Miloseviç-Evren fotoğrafları kullanıldı. Başlığı o buldu: “Demokrasi suçu, insanlık suçu”. Tabii tahmin edebileceğiniz gibi Genelkurmay’ın emir eri Şişli Savcısı Turgay Evsen Hürriyet’le birlikte Hrant’ı dava açarak hedef haline getiren memur- bu son sayıyı da toplatarak dava açtırdı.

Son sayıda, bir de Le Monde dosyası yayınladık. Sunuşta şöyle yazdı: “Siyasi ve ekonomik iktidarlardan bağımsız kalarak gazetecilik yapmak isteyen İdea Politika, buna izin vermeyenlerin baskıları karşısında yayınına ara verirken, bu son sayıda, Le Monde’un son yıllarda geçirdiği yeniden yapılanma sürecini ve bu yapılanmayı yönlendirirken gazeteyi gazetecilikten kopartmaksızın 2000’li yıllara taşıyan ilkelerini, bir ‘dosya’ halinde sunmayı uygun bulduk. Amacımız, Türkiye’de gazetecilik yaptıklarını sananlara gerçek gazeteciliğin ne olduğunu, nasıl yapıldığını göstermeye çalışmak değil elbette. Böyle bir çaba abesle iştigaldir; çünkü onlar yollarını esasen çoktan çizmişler ve o yoldan da son derece hoşnutlar. Bizim amacımız; Dünyada ve Türkiye’de cereyan eden ve aslında her birimizin kaderini belirleyen olaylardan ne kadar habersiz bırakıldığımızı, böylece sorgulama, çözümleme, karar verme, yani düşünme yetimizin nasıl dumura uğratıldığını görebilmemize imkân verecek bir kıyaslama malzemesi sunmaktır. Siyasi ve ekonomik iktidarlardan bağımsız kalınmadıkça, gazetecilik yapılamaz; siyasi ve ekonomik iktidarlarla ‘kliantelizm’ ilişkisi içindeki basın, ‘gazete’ değil, medyatik tanıtım broşürüdür”.

“Ordu nedir?” yazısını ise şöyle bitirir büyük düşünür: “Üniformalı sınıfın mutlaka lağvedilmesi gerekmektedir. Ama bu, siyasetin üniformalarını çıkartabilmesiyle mümkündür. Üniformalı insanlar -hâlâ- varsa, bunun nedeni, insanların kafalarındaki üniformadan bir türlü kurtulamamalarıdır”.

İdea Politika’daki İslâm’la ilgili çok önemli yazısını da şöyle sonlandırır büyük gazeteci: “Cumhuriyet’in temelindeki ahlâkiliğin anlaşılamaması, ülkemizdeki laisitenin de çarpıtılmasına yol açmıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ndeki laisite, demokrasiyi de yedeğine almış bir halde, İslâm’ın siyaset yapmasını ibra etmenin adı olmuştur. Oysa İslâm, cumhuriyeti ortaya çıkaran ‘genel istenç’in antitezidir; cumhuriyeti yaşatacak olan sentezse Rousseau’nun anlaşılmaz gibi görünen koyutundadır: ‘iktidar pekâlâ devredilebilir, ama istenç devredilemez’. Gerçekten de devredilemez, Tanrı’ya bile…”.

Sözde basını “medyatik tanıtım broşürü” olarak adlandırarak hakkettiği yere postalayan, benim için Türkiye’deki tek gerçek gazeteci olan Turhan Abi’yi, bu büyük insanı, çok beğendiği ve yayınladığı söyleşimden bir alıntı yaparak Jean Daniel’in sözleriyle ebediyete uğurlayalım: “Devlet ve otorite anlayışları ne olursa olsun, hattâ keyfe bağlı yönetimlerin dozajı ne ölçüde olursa olsun, yoğun kültürel faaliyet her zaman için iktidar adamını aşar. Başkaldırının son sığınağı Kültürdür”.