Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve demokratik özerklik II/ Başkanlık sistemi tek adam diktatörlüğüne götürür


                                                                                                                   

“İktidar meşruiyetini yitirdi” başlıklı ilk yazıda, RTE/AKP'nin genel seçimlerde halkla arasında 'de facto' yapılmış olan laik cumhuriyet korumaya endeksli “sosyal kontrat”a uymadığı, tam tersine hareket ederek bir Sünni İslam Cumhuriyeti kurmak için çalıştığı  tespiti yapılmış, dolayısı ile meşruiyetini yitirdiği gösterilmişti. Kurmaya çalıştığı islamcı faşist diktatörlüğün yanı sıra, iktidarın gayrı meşru olmasına neden olan diğer alanlar ise şöyle sıralanmıştı:İnsanlığa karsı suç (Gezi Ayaklanması), savaş suçu (Suriye Savaşı), yolsuzluk suçu (bütçenin tamamen soyulması ) ve vatana ihanet (IŞİD’le işbirliği). Demokrasilerin de düşmanlarına karşı kendini koruma hakkı olduğu prensibinden hareketle, partisinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması ve sorumluların yargılanmaları gerektiği savunulmuştu.                                                                                                                   

Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesi siyasi rejimin temelden değişmesi anlamına gelir. 10 Ağustos'ta ilk turu yapılacak olan seçimlerle RTE/AKP bunu hedeflemektedir. Devlet başkanının halk tarafından seçilmesi çift başlı olan yürütmedeki (Cumhurbaşkanı ve Başbakan) bütün dengeleri bozar ve Cumhurbaşkanı otomatik olarak yürütmenin patronu olur. Tabii bu, eğer parlamentoda çoğunluğu varsa geçerli olan bir durumdur ve sadece RTE bu kategoriye girmektedir. Diğer iki adaydan birinin seçilmesi durumunda başkanlık sistemine giden yol tamamen durdurulur ve eski sistem aynen devam eder. Eski sistemde ise RTE, siyasi gücünden fazla bir şey kaybetmez. Sadece açık diktatörlüğe veda eder.  Yani bu seçimlerde kaybetse bile bir yerde kazanan yine RTE oluyor. Bir tek, Selahattin Demirtaş'ın Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda  RTE zor anlar yaşar, sürekli siyasi ayar yer ve demokratik sansüre uğrar. CHP/MHP adayının seçilmesinde ise, değişen fazla birşey olmaz, ama en azından tek adam diktatörlüğüne giden yol doğrudan kesilir.                                                                                                                   
Seçim sonrası büyük problem yaratabilecek ikinci konu ise, eldeki 12 Eylül darbe anayasasının başkanlık sistemine göre değil, başbakanın yürütmenin başı olduğu parlamenter rejime göre dizayn edilmiş olmasıdır. Dolayısı ile normalde, başkanlık sistemine uygun, yeni anayasanın yapılması gerekiyor. Bu noktada da şu sorular çok önemli: Çift başlı olan yürütme birbirleriyle dalaşır mı? Eğer seçilirse RTE, eldeki anayasa çerçevesinde başkanlık sistemini dayatabilir mi? Son olarak ta başkanlık sistemi ülkeyi niçin tek adam diktatörlüğüne götürür?                                               

İlk olarak ABD Başkanlık rejiminden başlayalım. Dünyadaki tek Başkanlık rejimi örneğidir. Bütün sistem hukukun üstünlüğü üzerine kurulduğu için (siyasi mekanizmalar üzerine değil) dünyada pek eşi benzeri olmayan bir siyasi sistemdir. Taklit edilmesi imkansızdır. Yapmaya kalkanlar, Latin Amerika türü diktatörlüklerin içine düşerler, meğer ki amaçları tek adam diktatörlüğü olsun! Demokrasi geleneği olan Avrupa'da bile başkanlık rejimini uygulayan bir tek ülke yoktur. Yapamazlar, çünkü imkansızdır. Bunu geçelim! 

Bir de Fransızlara has yarı başkanlık rejimi vardır ki, 40 yılım içinde geçtigi, toplam 9 seçim ve 7 başkan gördüğüm için -uzmanlık alanım oldu- kopyesi, taklidi yine imkansızdır. Zaten Fransa dışında uygulayan tek ülke yoktur, nevi şahsına münhasır tam da Fransızlara uygun bir rejimdir ve özellikle de Charles De Gaulle için ısmarlama yapılmıştır. Yürütme çift başlıdır, ama patron halk oyuyla doğrudan seçildigi için Başkan'dır. Bu sistem bir tek, başkan ile parlamento çoğunluğu ayrı siyasi görüşteler ise (biri sağda iken, diğeri solda) bloke olur ve işlemez. Sorunu da erken genel seçimle çözerler. Bu rejimin de Türkiye'de uygulanması, doğrudan diktatörlüğe götürür. Hele de RTE gibi demokrasiden nasibini almamış biri söz konusu ise. Ülkede hukukun içinde bulunduğu durumda, her iki rejim biçimi de bizde açık diktatörlük anlamına gelir. Nokta. 

Ancak, Anayasadaki siyasi şizofreni nedeniyle içinde bulunduğumuz durum o kadar da basit değil. Darbeden tam 4 ay önce, Ankara'da ceketinin sağ dış cebinde anayasa taslağını dolaştıran ve bunu da Prof. Aydın Yalçın'ın çıkardığı Yeni Forum dergisinin Mayıs 1980 sayısında bastırıp dağıttıran Coşkun Kırca'nın anayasası Orhan Aldıkaçtı eliyle bugün yürürlükte olan anayasadır. Kırca askerlerin adamıydı, anayasayı darbeden önce hazırlayıp kabul ettirdi, Sultani'den de arkadaşı olan anayasacı Aldıkaçtı ile birlikte işi kotardılar. Konu niçin bu kadar önemli? Çünkü ikisi de Galatasaray Liseli oldukları için frankofondu ve yeni anayasayı kaleme alırken halen yürürlükte olan 1958 Fransız 5. Cumhuriyet Anayasasından esinlendiler. Yani yarı başkanlık sisteminden. Şizofreni şu noktadaydı: Öyle bir Cumhurbaşkanı modeli koyalım ki, anayasal gücü öyle iyi ayarlansın ki, istenmeyen bir iktidar geldiğinde (örneğin islamcı bir başbakan) onu kontrol edebilsin, ona hayatı zehir etsin, siyaseten perişan etsin. Onun için Fransız başkanının çok önemli olan anayasal görevlerini kopya ettiler (Başbakanı ataması, parlamentoyu fesh etmesi gibi). 2007'deki islamcı Gül'ün cumhurbaşkanlığına karşı derin devletin başkaldırısının ardında yatan asıl neden budur: Rejim tümüyle elden gidiyor paniği! Cumhurbaşkanını, Kırca/Aldıkaçtı ikilisi, rejimin  potansiyel düşmanına karsı bir garantör olarak düşünmüşlerdi. Şizofreni de burada: Seçilmiş Başbakan'a karşı, bir yerde atanmış sayılabilecek Cumhurbaşkanı. Tabii düşünemedikleri, bir gün o Cumhurbaşkanı'nın parlamento yerine halk tarafından seçilmesiydi. O zaman istemeden, Fransız yarı başkanlık sistemine çok benzeyen bir rejim ortaya çıkıyor: Cumhurbaşkanına Başbakanı atama, hükümete başkanlık yapma ve parlamentoyu fesh etme yetkilerinin verilmesi. 

Bu noktada siyasi konjonktürün durumuna göre çift başlı olan yürütme dalaşabilir. Bir Başbakan emir eri gibi davranılmasını kendine yediremeyeceği için, RTE'nin Cumhurbaşkanı olması durumunda, direnç gösterince makam odasında tekmeler ve yumruklar uçuşabilir, havadaki kül tablalarına karsı gölge boksu yapmak durumu zuhur edebilir. Tabii hakaret ve açık küfür zaten vaka-i adiyeden olduğu için hiç girmiyoruz bile. Akbulut bile Irak savaşı konusunda Özal'a nasıl direnmişti unutmayalım.  

Bir de yarı başkanlık modelinin fiili olarak uygulamaya konulması durumu var. Bu imkansız değil, çünkü cumhurbaşkanının bunu uygulamak için yeterince anayasal hakkı bulunuyor. Yani, yeni anayasa yapımına gitmeden, eldeki ile tek adam diktatörlüğünü kurabilir mi? Evet, kurabilir.                   
Olağanüstü hal ilanı ile ilgili anayasanın 120. maddesi tipik faşist bir maddedir, bununla bütün özgürlükler askıya alınır ve tek adam diktatörlüğü ilan edilir. Kırca/Aldıkaçtı ikilisi bu maddeyi doğrudan Fransız anayasasının 16. maddesinden kopya ettiler ve daha da ağırlaştırdılar. O 16. madde ki (sadece bir kez Cezayir Savaşı sırasında De Gaulle tarafından çok kısa bir süre uygulandı) Fransız demokrasisine çok büyük tehdit olarak algılanır, uygulanmamakla birlikte sonunda 2008 yılındaki bir değişiklikle demokrasi için tehlike azaltılmış ve faşizm belası sınırlandırılmıştır. Anayasa hukuku ile uğraşanlar bu 16. maddenin demokrasi için ne kadar büyük bir tehdit olduğunu çok iyi bilirler. Rejimin tepesinde adeta bir Demokles'in Kılıcı gibidir. Bizde ise adeta bir siyasi tsunami gibi katmerlisi var. İste 120. madde: “
Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebilir.”
 

Bu madde temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl tümden durdurulacağıyla ilgili olarak, 121 ve 122. maddelerle daha da ağırlastırılmıştır. Örneğin Gezi Ayaklanması'nı RTE gibi demokrasi ile herhangi bir ilişkisi olmayan biri rahatlıkla bu madde içine sokar. Ya da yarın Kürtlerle barış görüşmeleri çıkmaza girer ve siyasi hava gerilirse aynı maddeye müracaat edebilir. Maddede yer alan muallak “ciddi belirti” herşeye, her konuya  ve her duruma uygulanabilir.                                                                                                                            

 Ama tam aksi yönde, örneğin IŞİD'in iktidar tarafından demokratlara karsı paramiliter bir güç olarak (Hitler'in SA'ları 'kahverengi veba' gibi) kullanılmasını ise rahatlıkla gözardı edebilir. “Yeşil veba” (IŞİD), RTE'ye göre sünni olduğu için her eylemi makbuldür, destekler, işbirliği yapar. Yani Truva Atı pozisyonunda bir Cumhurbaşkanı'ndan söz ediyoruz. IŞİD adlı, psikopat barbarların tehlike oluşturmadığı söylenebilir mi? O tehlike vardır ve gerçektir. Burada ulusal niteliği kalmamış, açıkça sünni dünyanın halife olarak liderliğine soyunma hedefi aşikar ve enternasyonalist olan, potansiyel bir cumhurbaşkanından bahsediyoruz. Yani kendine oy vermeyenleri münafık olarak gören, onlar öldürülünce (Gezi'de kaybettiklerimiz) islam adına sevap işlediğine inanan, yani hiçbir suçluluk duymayan bir adamdan. 

Bu kişinin, eğer seçilirse Anayasa'ya göre yapılan yeminin içinde söyleyeceği şu sözler var:  “milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini korumak”, “hukukun üstünlüğünü savunmak”, “laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalmak” “herkesi insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlandırmak” ve “görevi tarafsızlıkla yerine getirmek” var. 12 yılda bunlardan hangi birini yerine getirdi? 120. maddeye bile gerek kalmadan RTE faşist yöntemlerle kendı kişisel diktatörlüğünü kurabilir. Kısaca tehlike çok büyük.Yalanın ve dezenformasyonun RTE tarafından sistematik olarak uygulandığı bu toplum, siyasi meşruiyetini tümüyle yitirmiş olan bu sözde ve sahte “padişaha” daha ne kadar tahammül edebilir?                                                        

 

YARIN: Solun ana gövde partisi ve demokratik özerklik