Daha büyük yalan yok

 Erol Özkoray - 18/03/2010 17:32:41 (552 okunma)



Daha büyük yalan yok 

Aptallık sirayet eder mi, yani birinden diğerine geçer mi? Geçer! Ermeni Soykırımı’nı inkarcılıkta sözcülüğe soyunan TÜSİAD, birkaç ihale daha kapabilmek için hükümetin kuyruğuna takılarak yağ çekiyor. Kapitalizmin ahlaksız olduğunu zaten biliyoruz da, bu nöron özürlüler, utanmadan bir de hiçbir şey anlamadıkları bizim alanımıza girmeye cüret ediyorlar. İsviçre’deki hesaplarına konsantre olup seslerini kessinler. Bir de bunlarla uğraşmayalım. 

20. yüzyılın en büyük yalanı, çağ atlayarak 21.yüzyılın da en büyük yalanı olmaya devam edecek mi? Dünya tarihinde daha büyük yalan yok. Ama bu yalan tam bir asır dayandı. Son iki devasa gelişme sonun başlangıcı anlamına geliyor: ABD Kongresi Dışişleri Komisyonunun Ermeni Soykırımı’nı kabul etmesi ile İsveç Parlamentosu’nun ise bütün Soykırımları (Ermeni, Süryani, Asuri, Keldani, Pontus Rumları) kabul etmesi. Kongre’den geçmesi ile birlikte ilki kesinlikle Ankara’nın 35 yıldır süren inkarcı politikasının iflası anlamına gelecek. İsveç’in kararı ise, benim bir süredir desteklediğim, totaliter devletin bütün Soykırımları tanıması (son 95 yılda toplam 10 Soykırım) için müthiş önemli bir dev adım niteliğinde. Devlet sadece Ermenilerden değil yaptığı Soykırımlar için toplam olarak yedi halktan özür dileyecek: Ermeniler, Kürtler, Süryaniler, Pontus Rumları, Keldaniler, Asuriler ve Yahudiler. Bunu 21.yüzyılda göreceğiz. Bu kesin.

ABD’deki karar için Ermeniler 1983 yılından beri çalışıyorlardı. Ermenilerin ABD stratejisini bana bundan tam 27 yıl önce ilk kez açıklayan o dönemin ünlü terörist örgütü ASALA’nın avukatı Patrick Deveciyan, “Ermeni davasının haklılığını Amerika’ya kabul ettireceğiz” demişti. Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy’nin yakın arkadaşı olan Patrick Deveciyan, François Fillon hükümetinde halen Ekonomik Yatırım Bakanı olarak görev yapıyor. Bu söyleşide Patrick Deveciyan, Ermenilerin niçin ABD’de siyasi olarak yoğunlaşacaklarını, Türkiye’ye nasıl uluslararası planda diplomatik baskı yapılacağını açıklamıştı: “ABD, Türkiye’nin en önemli müttefiğidir. ABD desteğini sağladığı için Türkiye her türlü diyaloğu reddeden tavrını sürdürebiliyor. ABD’nin Türkiye’ye diyaloğu kabul etmesi ve soykırımı tanıması için yapacağı diplomatik baskı, Türkiye’nin tavrını değiştirmesi için yeterli olacaktır. Dolayısıyla, Amerikan kamuoyunu artık bizim tarafımıza çekmemiz gerekiyor. Bunun için de çeşitli eylemlerin gerçekleştirilmesi kaçınılmaz olacak (…)Bu nedenle Ermenilerin Amerikan kamuoyuna davalarının haklı olduğunu, Türkiye’nin NATO’nun iyi bir müttefiki olmadığını, zincirdeki Türkiye halkasının zayıf olduğunu, çünkü demokrasiyle yönetilmediğini kanıtlamaları gerekiyor.” 

Onun için Kongre’den Ermeni Soykırımı kanununun çıkması bu işi sona erdirir.

Bu noktada en önemli konu inkarcılık meselesidir. Bunun üzerinde duracağız; çünkü faşist ve ırkçı sözcülerin “Büyük Yalan”la ortamı sürekli zehirlemesi dayanılır gibi değil.

İfade özgürlüğü, belli bir siyasi topluluğun demokratik olarak nitelendirilebilmesi için en önemli üç ilkeden biridir. İfade özgürlüğü hakkı ötekiler gibi bir özgürlük de değildir. O, özgürlüklerin anasıdır. Ne kurallaştırma, ne de istisna tanıyan bir özgürlüktür. Hiç şüphesiz, insanın ölümü göze alabildiği yegâne özgürlüklerden biridir. Yalnız bir konu vardır ki ‘ifade özgürlüğü’ne girmez: Genelde soykırımları –özelde Yahudi Soykırımı, SHOAH’yı- inkâr etmek. Bu terim, 70’li yılların sonunda SHOAH’nın gerçekliğini yadsımayı hedefleyen ideolojiyi tanımlamak üzere dayatıcı bir biçimde ortaya çıkmıştır. İnkarcı tezler hiçbir ciddi argümana dayanmadıklarından, ötekinden nefrete endeksli olduklarından, sözde tarihî kılıklar altında ırkçı nefrete teşvikin yeni bir çeşidinden başka bir şey oluşturmadıklarından, sağlıklı yapısını korumaya özen gösteren bir demokrasi, işte bu nedenlerden ötürü, bunları yasaklamak zorunda kaldı. Demokrasiler, sağlam temellerini erozyona uğratmamak için, ‘inkârcılık’ savlarından kurtulmak, bu duruma bir son vermek için yeni kanunlarla özgürlük sistemlerini donattılar. Fransa 1990 yılında Gayssot yasası ile bu işe bir son verdi. Bu yasanın mükemmel etkileri görüldü, çünkü, yazarlarını itibarsız kıldı ve bunları yayımlayanlara ağır para cezaları getirerek, ‘inkârcı’ yergilerin ortadan yok olmalarını sağladı.

ABD’de Connecticut College’de siyaset felsefesi hocası Prof. Christian Delacampagne’ın görüşleri yukarıdaki yargıyı doğrulamaktadır: “ ‘İnkarcı’ tezler, bütün ötekiler gibi bir tez, tartışmak, benimsemek ya da dışlamakta özgür olacağımız görüş ve kanaatler değildirler. Bunlar gerçek anlamda ‘suça çağrı’ oluşturmaktadırlar. Bu nedenledir ki, ihtiyatlılık, bunların –çok geç olmadan- bastırılmasını buyurmaktadır. Kendi payıma, benzer yasaklayıcı önlemlerin, aynı nedenlerle, XX. Yüzyılda cereyan etmiş iki başka soykırımın gerçekliğini inkâr eden söylemlere de uygulanmak zorunda olduğunu ekleyeceğim: Ermeniler’in (1915) ve Ruanda’daki Tutsiler’in (1994) uğradıkları soykırımlar. Nitekim, bu sonuncuların inkârı, Gayssot yasasının kapsamına girmemekte, çünkü anılan yasa, Nürnberg Uluslararası Askerî Mahkemesi’nin (1945) tüzüklerinde yer alan ‘insanlığa karşı işlenmiş olan suçlar’ın tanımına atıfta bulunmakla yetinmektedir. Burada, yasa koyucunun gidermek zorunda olduğu bir boşluk vardır, çünkü Ermeni soykırımıyla ilgili olarak Türkiye’nin desteklediği ‘inkarcı’ propaganda, üniversite çevreleri de dahil olmak üzere, dünyada her zaman çok faaldir”.

Fransa bunu, 2006 yılında Ermeni Soykırımı’nı tanıyan ve inkarcılığı cezalandıran kanunla çözdü. Hukuki açık giderildi. Uygulama için Senato’da onay bekliyor. Beyaz Türk Faşizmi sözcülerinin, artık suça teşvik edici ‘inkarcı’ söylemlerle insanlığa karşı işlenmiş olan suçları yüceltemeyeceklerini Avrupa yasaları onlara anlatacak.

Bunların yalana dayalı ezberleri şaşmaya başlayacak. Beyaz Türk Faşizmi’nin, haki kafalı ‘inkarcı’ sözcülerinin nutku yakında tutulacak. İnsanlığa karşı suç işlediklerinden 1980 darbecileri başta Kenan Evren olmak üzere Pinochet sendromu nedeniyle tutuklanmak korkusuyla yurt dışına çıkamıyorlardı. AB ülkelerinde çok sıkı insan hakları savunucusu yargıçlar olduğu için bunların tutuklanması birkaç saatlik iştir. 

Şimdi aynı korkuyu Beyaz Türk Faşizmi sözcüleri iliklerinde hissedecekler. İnsanlığa karşı işlenmiş olan suçu ‘inkar’ ettikleri sürece hiçbir sözde Türk seçkini yurt dışına burnunu çıkartamayacak. Tarihi çarpıtmanın, belgeleri yok etmenin, halka yalan söylemenin, suça teşvik etmenin, Ermenilerin unutulmama hakkına onları aşağılayarak ırkçı bir biçimde karşı çıkmanın ve kurbanların kendilerine olduğu kadar geride bıraktıklarına da borcumuz olan adaletin ne anlama geldiğini anlamaları ancak böyle olacak