Doğan Akhanlı skandalı

Erol Özkoray - 08/12/2010 23:45:35 (377 okunma)

Doğan Akhanlı skandalı

Paris’ten İstanbul’a avdet eder etmez ayağımın tozuyla soluğu yazar Doğan Akhanlı’nın Beşiktaş’taki davasında aldım. Tam üç aydır hemen hemen bütün Avrupa (özellikle de AB’nin patron ülkeleri olan Almanya ve Fransa) ayağa kalkmış başından beri absürd olan uyduruk bir davadan, ülkeye hasta babasını ziyaret etmek için geldiği an tutuklanan yazarı kurtarmaya çalışıyordu. Bu süreçte biraz olsun benim de tuzum vardı. Hem Doğan’a destek olmak, hem bir an önce devletin kurduğu sapık kumpastan kurtulduğunu görmek, hem de hukuk komedisini yerinde izlemek için orada olmak şarttı. Çok da iyi yapmışım: İlk kez gördüğüm Doğan’la dava sırasında, onun destek için teşekkür eden nazik tebessümüne karşılık vererek uzaktan tanıştık, hem özgürlüğe kavuşmasının keyfini tattık, hem de değişik çevrelerden aydınlar/entelektüeller/demokratlarla görüşerek, ülkeye daha ilk adımı atmamızla demokrasi mücadelesi verenlerle ilişkileri tazeledik, yeni yüzlerle tanıştık ve yerli siyaseti soluduk. 

Güne başlangıç Alman gazeteci Günter Wallraff’ın adliye önündeki basın toplantısı ile oldu. 70’li yıllarda Bild gazetesinin (Almanların Hürriyet’i)ipliğini pazara çıkartan Wallraff yazdığı “İstenmeyen Gazeteci” adlı kitabı ile mesleğe ilk adımlarımı atarken benim idolümdü. Bu vesileyle onunla da tanışıp, üzerimdeki etkisini anlatınca aramızda yeni bir dostluğun ilk temelleri atıldı. Doğan’ı yakından tanıyan Wallraff entelektüel üretiminin önemli bir bölümünü şiddete karşı gerçekleştirmiş olan yazarın şiddeti uygulamakla suçlanmasının bir komedi olduğunu söylerken aslında faşizmlere özgü bir kafa yapısına da işaret etmiş oluyordu. Hep aynı faşist mizanseni yaparlar ve hiç de bıkmazlar: yolsuzlukla mücadele eden kişiye devlet yolsuzluk suçu bulaştırmaya çalışır (bu mesela benim başıma geldi ve cevaplarını aldılar), ya da şiddete karşı olan bir muhalif teröristlikle suçlanır (onda da Doğan sessiz kalarak gereken cevabı verdi). Aslında örneklerin sonu yok!

Doğan gibi hem Shoah’ya karşı çıkan, hem de Ermeni Soykırımı üzerine çalışan bir entelektüele yapılabilecek en büyük hakaret herhalde onu terörist olmakla suçlamaktı. Dava sırasında bu dramatik komedinin bir parçası olmayı sessiz kalma hakkını kullanarak reddeden Doğan en iyi stratejiyi seçti, en doğru olanı yaptı. Hangi soruya, ne için ve neden cevap verecekti ki? Her şey uyduruk, her şey düzmece, her şey yalan, her şey aptalca, her şey deli işi, her şey paranoyakça ve her şey hukuk dışıydı. Davanın hakimi AKP sempatizanı olduğunu sandığım ve liberal eğilimleri de ağır basan dengeli bir kişi olarak görünürken, savcının Ergenekon yanlısı olduğunu devletini koruyup kollamaya çalışan bir misyona soyunduğunu bu konuda büyük tecrübesi olan bir dostum kulağıma fısıldadı. Zaten duruşma sırasında da düştüğü komik ve zavallı durumlar bunun kanıtlarını oluşturdu. Doğan’ın avukatı da üst düzeydeydi ve mahkemelerin “tutuklama fabrikası olarak çalıştıkları”nı söyleyerek hem büyük bir hukuk dersi verdi, hem de verdiği bilgilerle heyetin modern hukukla ilgili uygulamalar konusunda duruşunu güncelleştirmesini sağladı. Doğan ise kendinden emin, destekçilerine sürekli bakıp tek tek gülümseyerek teşekkürlerini sunarken, bir an önce bu hukuk komedisinin bitmesini istiyordu. Nitekim öyle de oldu ve tahliye edildi.

Peki, içerde 133 gün boyunca yatan, özgürlüğü elinden alınan, tutuklu iken babasını kaybetmiş ve cenazesine katılamamış olan bu değerli aydının uğradığı ağır haksızlık nasıl ödenecek? Bunu kim ödeyecek? Bu soruların cevapları yok.

Ama mahkeme heyetinin ardındaki duvardaki Türkçeleştirilmiş söz çok şeyi açıklayabilir: “Adalet devletin temelidir!” Üzerinde de hakimin kafasına düşecekmiş gibi duran orantısız, kara ve dev bir Atatürk maskı...Bugüne kadar “mülkün” yazardı. Yani insanlar bunu “taşınmaz mal” anlamına alırdı. Aslında Osmanlıcada “mülk”ün diğer bir anlamı da “devlet”. Günümüz Türkçesine uygulanmış ve amaç hangi tür devletle dans ettiğinizi hem göstermek, hem de sizi sindirmek. Faşist devletlerde “devlet” yurttaştan önce gelir. Devlet karşısında yurttaş toz olmalıdır, silinecektir. Demokratik devletlerde öncelik devlette filan değil, sadece ve sadece yurttaştadır. Demokrasilerde yargı sistemi devleti korumak için değil, yurttaş için çalışır. Biz de ise tam bir şizofrenik yapı var; aslında yapısal olarak devlet için mesai harcarlar, ama zaman zaman da zoru görünce yurttaş lehine karar verirler. Bazen de şansınız varsa yargı dünyasındaki %25 piyangosuna düşersiniz; çünkü onlar aynı demokrasilerde olduğu gibi yurttaş için mesleklerini icra ederler, devlet için değil...