Entelektüelin televizyonda ne işi var?

Erol Özkoray - 24/12/2010 1:32:43 (329 okunma)


Entelektüelin televizyonda ne işi var?

Bir ülkenin ne durumda olduğunu anlamak için en iyi yöntem televizyonuna bakmak olduğundan, altı aylık bir aradan sonra ilk işim ülkenin hal-i pür melalini görmek amacıyla televizyonun karşısına geçmek oldu. Hızlı bir zapingle birkaç saatlik tur sonunda daha da dibe vurulmuş olduğunu tespit ettim. Aslında büyük bir mesafe de katedilmiş tabii ki, toplumu afyonlamak, beyinleri dümura uğratmak, insanları ahmaklaştırmak için... 2010 Ağustosu öncesinde vardı, ama bu kez iki haftada seyredecek doğru dürüst bir film bile bulamadım. Bu arada belirteyim, bu kadar zaping yapınca haliyle, seçimleri kazandığı 2002 yılından beri ilk kez, ülkenin Başbakan’ını da bir 30 saniye kadar dinledim. Yumurta üzerine döktürüyordu, tam bir felaketti, nutku bir zamanlar Kadıköy vapurunda arz-ı endam eden seyyar satıcıların stilindeydi “şu gördüğünüz tarak fabrika fiyatı 2 lira olup, yanında hediyelik ...” vesaire diye başlayan, cami imamı gibi bayan türden laf salatası. Tabii bıçkın soslu cinsinden... Bu adamı 30 saniye bile dinlemek tam bir işkenceydi. Umarım yakında halkımız seçimlerde tarihin çöplüğüne gömer de bu ses ve görüntü kirliliğinden kurtuluruz. Tabii yerine başka bir felaketin gelebileceği riskini de bilerek! Aslında konumuz bu adam değil tabii ki, televizyon da değil, ama saygın entelektüellerimizin orada ne aradıkları..

Bu kadar dibe vurunca bari düzgün olması umuduyla Oğuz Haksever’in, Gündüz Vassaf, Murat Belge ve Şerif Mardin’in katılımlarıyla NTV’de sunduğu “Gerçek Orada Bir Yerde” 
programını bakayım dedim. İlk reklam arasına kadar dayanabildim. O da tam bir felaketti. Gelelim nedenlerine...

Haksever işini iyi yapan bir gazetecidir, ama “Üniversite” konulu programa hiç hazırlanmamıştı. Gazetecilikte ucu açık soru sorulmaz, hele konu Türkiye’de üniversitelerse “üniversiteler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye programa başlanılmaz. Böyle bir programda ilk soru şu olur ve tartışmanın tonu hemen belirlenir: “YÖK’le birlikte akademik araştırma ve özgür düşünce yok edildi, üniversitelerin özerkliği sona erdi. Sizce Türkiye’de hala bir üniversite olduğundan bahsedebilir miyiz?” O zaman konuklar kendilerine bir çeki düzen verip, sorunun doğrudan kalbine giderek söze başlarlar. İlk tür soruda, biri üniversitelerde kütüphane yok der, öbürkü şirket kültürünün üniversitenin amacı olmadığını söyler, bir diğeri de Habermas’tan alıntı yaparak İsrail’deki tarım fakültesinden bahseder. Bu işin teknik ve gazetecilik yani. O yön çok ama çok zayıf. Gazetecilik zayıf kalınca, bu durum konukları da olumsuz etkiler tabii olarak. Düzgün soru yoksa, kaliteli program da olmaz. Düzgün sorunun sırrı da konuya hakim olmak, çok iyi hazırlanmak ve çalışmaktan geçer.

Gelelim misafirlere. Her üçü de Türkiye’nin önde gelen entelektüellerinden. Burada bir kuşku yok, Fransızların dediği gibi Türkiye’nin “crème de la crème” leri (kremanın kreması). Peki sonuç neden tam bir fiyasko? Televizyonda “öğretmen odası”nda olduğu gibi konuşulmaz. Kompakt konuşulur, fikirler bir formülasyonla hap gibi sunulur, akılda kalıcı analizler ve çözümler kısa olarak verilir. Bitmeyen uzun cümlelere, tali konulara yer yoktur. Zaten böyle bir programda izleyici en fazla 3-4 fikri aklında tutabilir (yapılabiliyorsa o bile büyük başarıdır). 

Murat Belge’yi 1976’dan beri tanırım. Paris’te tanışmıştık ve ilk yazımı Birikim Dergisine 1978 yılında yazmıştım: “Fransız Komünist Partisi: Stalincilikten demokratikleşme sürecine (1923-1978)”. Şerif Mardin’le de 1988 yılında Ankara’da bizim evdeki bir davette tanışmış ve onun bana söylediği bir söz üzerine Türkiye’yi gerçekten daha iyi anlamaya başlamıştım (“İki tür Türk vardır. Avrupalı Türkler ve Anadolu Türkleri. Bunlar iki ayrı ırk gibidir ve birbirleriyle hiçbir ilişkileri yoktur, değerleri zıttır. İlki Batılılaşmayı savunur, ikinci kategorinin Batı ile hiçbir ilişkisi ve derdi yoktur, muhafazakardır ve dini eğilimleri ağır basar”). Gündüz Vassaf’ın da diğerlerinin olduğu gibi bütün kitaplarını okudum. Şimdi entelektüel kalite bu kadar yüksek ama televizyonda sonuç bir felaket. O zaman Pierre Bourdieu’nün sözüne geliyoruz. Aşağı yukarı şöyle demişti: “Bir entelektüelin televizyon platolarında yeri olamaz. Onlar söyleyecekleri şeyi kitap yazarak yayınlarlar. Mesajı olan entelektüel kitap yazar.Televizyonda hem mesajlarını o kadar kısa süre içinde aktaramazlar, aktarmaya çalışsalar bile anlaşılamazlar”. Şimdi bu entelektüeller zaten iyi kitap yazıyorlar, diğer taraftan televizyonda konuşmayı da bilmiyorlar. O zaman çözüm Bourdieu’nün sözünü uygulamaktan geçiyor. Oğuz Haksever’e de bu durumda, modaya uygun, içi boşaltılmış daha ”light” yeni programlar yapmak düşüyor!