Ermeni Soykırımı niçin hâlâ tabu ?

n Erol Özkoray - 10/03/2010 14:24:19 (2586 okunma)


Ermeni Soykırımı niçin hâlâ tabu ?

70’li yıllarda Paris’te talebe iken ilk kez duyup öğrendiğim Ermeni Soykırımı konusunda, o dönemde kendime sorduğum ve yine o sırada yazılarımda (üniversite ödevleri, Le Monde gazetesine yazdığım bir okur mektubu, vb) kullandığım çok da mantıklı olan soru şuydu: Madem ki Türkiye Cumhuriyeti, geçmişin yani Osmanlı’nın reddi üzerine kuruldu, o zaman niçin 1915 Ermeni Soykırımı Osmanlı’nın üzerine yıkılmıyor? Cumhuriyet niçin Osmanlı’nın yaptığı bu rezaleti, 20. yüzyılın insanlığa karşı işlenen ilk suçunu, yüzyılın ilk Soykırımı’nı üstleniyor? Gazetecilik dönemimde de bu soruyu hep gündemde tuttum. 

Bilen bilir, Ermeni terörizmini (ASALA) gazeteci olarak 1980-1984 yılları arasında Türkiye’ye anlatan kişiydim. Sosyalist olmama rağmen terörizme karşı olduğum için yazılarım, desteklediğim sosyalist Mitterrand yönetimi ile Türkiye’nin arasının açılmasına bile yol açtı. Sonuç olarak ben, ailem ve arkadaşlarım ASALA’dan çok çektik: Arkadaşım Nazan Erez’in babası Büyükelçi İsmail Erez’in Paris’te şehit edilmesi, arkadaşım diplomat Gökberk Ergenekon’un Roma’da yaralanması, benim ASALA suikast listesine girmem ve ardından ASALA’nın avukatı bugünün Fransız Hükümeti Ekonomik Yatırımlar Bakanı Patrick Deveciyan’la görüşmemle listeden çıkmam (1982’de olayı Soykırım olarak görmüyordum, ama devletin resmi tezini de kabul etmiyordum), kuzenim Sıtkı Sencer’in ASALA’nın Esenboğa baskını sırasında Türk polisinin 8 kurşunuyla ağır yaralanması ama sonunda mucize eseri hayatta kalması, aynı gün havaalanında olan annem ve teyzelerimin faciadan kıl payı kurtulmaları. Aslında liste çok daha uzun, ama bunları yazmamdaki amaç Ermeni sorunu üzerinde hem çok çalıştığım, hem çok iyi bildiğim, hem de çok çektiğim için yazacaklarımı ve söyleyeceklerimi fazlasıyla hak ettiğimi belirtmek için. Yani sözlerim öyle bedava şeyler değil, elini taşın altına koymuş bir entelektüelin, değişik aşamalardan geçerek, kendini yenileyerek 35 yıl sonra vardığı kesin noktanın sonucudur.

Yine başa dönersek... İlerleyen yıllarda, okumalarım ilerledikçe, ortaya yeni belgeler çıktıkça, yeni kitaplar yazıldıkça yukarıdaki sorunun (Soykırım’ı Osmanlı’ya yıkmak) bir sofizm ürünü olduğu ve hiçbir anlam ifade etmediği ortaya çıktı; en azından üç nedenden dolayı. 

İlki, her ne kadar Mustafa Kemal, Talat-Enver-Cemal üçlüsü ile yıldızı barışmadığı ve o sırada Çanakkale’de savaştığı için Ermeni Soykırımı’nda hiçbir rol oynamamasına rağmen (bir yerde onun için lider olması kabul gördü) kurduğu Cumhuriyet rejimini Türk ırkı üzerine temellendirdiği için, yapılmış olan Soykırım yapısal olarak işine yaradı. Türk ırkı söylemi özellikle 1926-1927 yıllarında Devletin milliyetçilik temelli ana ideolojisini oluşturduğu için (Türk ırkı eşittir Türk ulusu), zaten Anadolu’nun bütün Hıristiyan ve yabancı unsurlardan (Ermeni, Rum, Süryani ve Kürt) “temizlenmesi” gerekiyordu. Etnik, kültürel, ekonomik ve sosyal temizlik yönünde Cumhuriyet döneminde 7 Soykırım yapılarak bu politika fiilen uygulandı. Anadolu’da ne Ermeni, ne Rum, ne de Süryani kaldı. Bir tek, direnen Kürtleri, tam 4 Soykırım yapmalarına rağmen yok edemediler. Onun için her Türkiyelinin, Kürtlerin verdiği yaşam ve hak mücadelesine saygı duyması gerekir. Dolayısıyla, “Kitlesel yok etme” konusunda Osmanlı’dan gelen bir süreklilik vardı. 95 yılda bu topraklarda tam 10 Soykırım yapıldı (bkz. Küyerel arşivi). Cumhuriyetin kurucuları içinde fiilen Ermeni Soykırımı’na karışmış, organize etmiş, uygulamış olan katiller bulunuyordu. 

İkinci olarak Kurtuluş Savaşı’nın finansmanında Ermenilerden el konulan mal ve mülk belirleyici olduğu için, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e yine bir süreklilik söz konusuydu. Lenin’in yaptığı silah ve para yardımının dışında, Kurtuluş Savaşının en büyük parasal kaynağını Ermeni Soykırımı’nda el konulan paralar oluşturdu. Bunlarla silah alındı, ordu kuruldu, lojistik sağlandı. Bunu gerçekleştiren kesim Ermenilerin mallarıyla zenginleşmiş yeni bir sosyal sınıf oluşturdu (örneğin hamal olan Hacı Sabancı’dan Sabancı Ailesi, bakkal olan Vehbi Koç’tan Koç Ailesi) ve hareketin sosyal temeli ortaya çıktı. 

Üçüncü olarak ise, Ermeni Soykırımı’na bulaşmış katiller (filen elleri kana bulanmış olanları kastediyorum), yeni kurulan Cumhuriyet rejiminin siyasi ve idari seçkinleri ile kadrolarının bir bölümünü de oluşturdular. Saygınlıklarını da, Ermenilerden el koydukları paraların bir bölümünü Kurtuluş Savaşı’nın finansmanına katkıda bulunarak, satın aldılar. Mustafa Kemal de bunların geçmişlerini görmezden geldi. Bunlardan bazıları: Şükrü Kaya, (İçişleri Bakanı, CHP Genel Sekreteri) Mustafa Abdülhalik Renda, (Meclis Başkanı) Arif Fevzi (Bakan) Ali Cenani Bey, (Sanayi Bakanı) Rüştü Aras, (Dışişleri Bakanı). Burada da yine Osmanlı’dan gelen bir süreklilik söz konusu. Mustafa Kemal bu kişilerden istifade etti, onları kullandı ve bu katilleri Cumhuriyetin vitrinine koydu. 

Ermeni Soykırımı’nın TABU haline gelmesinin nedenleri bu üç saptamada gizlidir. Yoksa, Soykırım’ı Osmanlı’ya yükleyip işin içinden sıyrılmak çok kolay olurdu! Bu konuları gündeme getiren ve Ermeni Soykırımı’nda Türkiye aydınlarını etkileyen büyük çalışmanın sahibi de Taner Akçam’dır. İşte bu saydığım nedenlerden dolayı, “Ermeni Soykırımı” denince Türkiye’de akl-ı selim sahibi olmayan herkes zıvanadan çıkıyor. Yani resmi tarih tezinde olduğu gibi Cumhuriyet bir anti-emperyalist savaş üzerine filan kurulmadı (Kurtuluş savaşında ordu sadece Yunanlılarla savaştı; dönemin emperyalist güçleri Fransa ve İngiltere ile savaşılmadı), Ermeni Soykırımı üzerine kuruldu. Bu saptama bugüne kadar bize, size ve herkese söylenen ve öğretilenlerin çöpe gönderilmesi anlamına geliyor. Ermeni Soykırımı denince, ortaya çıkan büyük travmanın asıl nedeni bu. 

1923’ten beri her şey yalandı. Yani durum, bugün bazı entelektüellerin söylediği gibi, devletin Soykırım gerçeğini gizlemesiyle sınırlı kalması kadar basit değil. Bugün Ermeni Soykırımı’nı tanımak denince hemen her şeyi masaya yatırmak gerekiyor: Cumhuriyeti, Kemalizm’i, Devleti, devletin ideolojisini, Cumhuriyeti kuranlar ile yönetenleri, Türkiye’nin rejimini, ülkenin siyasi sistemini, ordusunu, üniversitelerini, eğitim programlarını, basınını, seçkinlerini, işadamlarını,( bazı sermaye birikimlerinin kaynaklarını) yargısını, partilerini, vb. Böylesine devasa bir yüzleşme ile kimsenin baş edemeyeceği de ortada. Hele içinde yaşadığımız gizli faşist ve gizli totaliter rejimde, yukarda sayılanlarla insanın rüyasında bile hesaplaşması -imkansız dememek için- çok zor! 

Bu travmatik durum hem tarihi, hem siyasi, hem de entelektüel anlamda İslamcı hükümetin çapını fersah fersah aşıyor. İki ülke arasındakiprotokollerle de hiçbir şey olmaz. Zaten Ankara Başbakanı eliyle hemen 24 saat içinde Ermenistan protokolünü kadük haline getirmedi mi? Bu devlet, bu yapısıyla her türlü çözümü püskürtür. Onun için imkansızdır. Sorunu ancak –ülkenin her sorununda olduğu gibi- demokrasi kültürünü içselleştirmiş, entelektüel kapasitesi çok üst düzeyde olan, iktidarı seçimle elde etmiş ve kamuoyunu da bu yönde oluşturmuş gerçek bir devlet adamı çözer. Sıradan küçük adamların, Türkiye’nin devasa sorunlarının üstesinden gelebilmesi olanaksızdır. Bu kangren sorunları çözmek için bizeMitterrand, Allende, Gonzales çapında politikacı-devlet adamı gerekiyor. Yani bize Büyük Adamlar lazım.