Evrensel değerlerin Türkiye'de karşılığı var mı ?

Evrensel degerlerin Türkiye'de karsılıgı var mı ? 

 

Bir ülkenin ne olup olmadıgını anlamak için asıl bakılması gereken alan siyasidir, ekonomik degil. Sadece son birkaç yılın olaylarını ard arda sıralayınca kendine özgü dinamikleri olan, yine kendine has -aradan neredeyse bir asır geçtikten sonra artık adını bir zahmet koyalım- Türk usulü fasist bir rejimde yasadıgımızı siyaset bilimini temel alarak söyleyebiliriz: Tutuklanan gazeteciler, tutuklanan aydınlar, öldürülen gazeteciler, tutuklu seçilmisler, Robotski katliamı(bir soykırım provası), tutuklanan avukatlar ve tutuklanan ögrenciler. Sayıları neredeyse 15.000'e ulasan ve sadece muhalif oldukları için hapsedilen, sivil olmayıher anlamda basarmıs insanlardan bahsediyoruz. Bunlara ilave olarak, herbiri açık ırkçılık, ayrımcılık ve antisemitizm temelli, özgürlük düsmanı ve insan haklarını hiçe sayan, temelinde demokrasi düsmanlıgını yücelten, iktidar kaynaklı sayısız çagdısı ve ilkel demeç tabloyu tamamlıyor. Siyasi bilançoyu olusturan ögelerin, hem alanlarında dünya rekorları kırdıgı (hapsedilen gazeteciler, ögrenciler, avukatlar ve siyasilerde ülke, bütün kategorilerde dünya birincisi), hem de tam anlamıyla bir facia oldugu çok açık. Çin'i, Rusya'yı ve İran'ı bile sollamıs bir ülke karsısındayız.

 

Evet, Türkiye'de onlarca yıldır evrensel degerler için büyük mücadeleler veren, bedellerini de ödeyen onbinlerce insan var. Bunlar agırlıklı olarak aydınlar, entellektüeller, ögretmenler, akademisyenler, hukukçular, yazarlar, gazeteciler, aktivistler, siyasetçiler, bireyler ve talebelerden olusuyor. Savunulan evrensel degerler ise ana hatlarıyla sunları kapsıyor: Demokrasi, ifade ve düsünce özgürlügü, basın özgürlügü, hukukun üstünlügü, kisi hak ve hürriyetleri, insan hakları, yasam hakkı, esitlik, kardeslik, adalet, bireysellik, dayanısma, çogulculuk, sosyal adalet, çok kültürlülük, degisik olma hakkı, inanç hürriyeti, laiklik, yurttas olma hakkı ve gösteri hakkı. Hak mücadelelerinin çapı ve yogunlugu arttıkça, yukarıda sayılan degerlerde, devlet merkezli olarak sürekli bir erozyon içinde oldugumuzu tespit ediyoruz. 60'lı ve 70'li yillara göre çok net olarak gerideyiz ve bu durum fevkalade anormal. Üstelik Avrupa Birligi sürecine ragmen. Halbuki tam tersine, bu süreçte rejimin gitgide “normallesmesi”, yani demokratiklesmesi gerekirken, giderek otoriterlesen bir rejimle karsı karsıyayız. 1973 yılına göre gerideyiz. 40 yılımız heba olup gitmis. Üstelik bu rejimin otoritarizm alanında totalitarizme ulasmak için daha katededecegi mesafe de var. Özgürlüklerin ve evrensel degerlerin daha yogun bir biçimde katledilmesi için rejimin önünde bir otoyol bulunuyor.

 

Asıl soru “yukarda sıralanan degerlerin bu ülkede herhangi bir karsılıgı var mı?” sorusu. Yani sistem/rejim/devlet üçlüsü bugüne kadar hiç bu degerlerden nasibini almıs mı? Bu üçlüyü olusturan ideolojide bunlara bir yer var mı? Bu degerlere herhangi bir referans söz konusu mu? Üç sorunun cevabı da olumsuz. Onyıllar boyunca her patolojik olayda sürekli sok geçiriyoruz, “nasıl olabilir, nasıl yaparlar?” diyoruz, “iktidar sahipleri nasıl böyle söz söyleyebilir?” diye hayretlere düsüyoruz. Bunun nedeni, iki ayrı dünyanın insanları oldugumuz ve karsı tarafın dünyası evrensel degerlerden olusmadıgı içindir. O zaman bu degerleri savunan demokratlar, devrimciler, sosyalistler, sosyal demokratlar, liberaller buzda iz mi bırakıyorlar? Eger muhatıbınız (devlet, degisik hükümetler ve sistem) bu degerlerden habersizse, daha dogrusu zaten bu konular hiçbir zaman derdi olmamıssa ve hiçbir zaman da olmayacaksa, o zaman fasit daire içindeyiz, bir çıkmazdayız demektir. Buna sagırlar diyalogu da denebilir. Ama Türkiye'de diyalog olmadıgı için o bile yetersiz kalır; çünkü karsı taraf -devlet- sadece siddetten anlar ve kullanır. Zaten onun için Kürtlerle diyalog kurmaları da siyasi anlamda imkansızdır. Diyalog kurulsa bile, çözüm için taviz gerektiginden bunun sonu da gelmez. Çünkü hiç bir zaman unutulmamalıdır, Türk devleti'nin sözlügünde “Taviz” kelimesi yoktur. Bunu da en iyi dile getiren emekli olmus eski diplomatlardır. Durum aynı zamanda bu denli sizofreniktir. Dagarcıgında “Taviz” kelimesi olmayan bir devletle konusulsa bile, ne ilerleme kaydedilir, ne de sonuç alınır. Bu,Kıbrıs'tan Ermeni soykırımına, Alevilerden hristiyan azınlıklara kadar her konu için geçerlidir. Devletin düsturu da zaten hep “çözümsüzlük en iyi çözumdür” olmustur. Osmanlı'dan beri bu böyledir. Tabii an gelir duvara feci bir biçimde toslanır! Nato kafa, nato mermer (iste kafa, iste mermer!) deyimi de dogrulanmısolur!

 

Ama asıl konumuz evrensel degerler ve bizlerin bu ortamda ne yaptıgı. Evrensel degerlerin tümü batı kökenlidir. Bunları savunan Türkiyeliler de ya çok iyi okuyarak bu degerleri içsellestirmislerdir, ya mücadele içinde kendilerini gelistirmislerdir, ya batıda bulunmuslardır, ya da yabancı dil bildiklerinden o kaynaklara ulasmıslardır. Yani resmî Türkiye ile hiçbir ilgisi olmayan, bambaska bir dünyadan, bir degerler dünyasından söz ediyoruz. Çünkü bu ülke kuruldugundan beri ne demokrasi ile tanısmıstır, ne de demokrasi ile yönetilmistir. Bu otoriter ve sinsi totaliter yapı içinde hala bu tür insanlarımızın olması bile bir mucizedir. Üstelik bu degerlerin tümünü, tabii bir biçimde ideolojisinde tasıyan solun, 12 Eylül rejimiyle inanılmaz bir tahribata ugratılmasına, neredeyse yok edilmesine ragmen...

 

Otoriter rejimlerin elestirel düsünen, sorgulayan muhaliflere karsı aslında bir tahammül sınırı da vardır. Bu kesim eger %10'lar civarındaysa rejim görmezden gelir. Örnegin Türk rejimine neredeyse birebir benzeyen otoriter Putin Rusya'sı böyle davranır. Bütünü etkileme gibi bir misyona soyunmaya görülsün, devlet hemen yok eder. Gazeteci Anna Politkovskaya örneginde oldugu gibi. Biz de ise, bu olaya Hrant Dink'in katledilmesi birebir örnektir. Ancak, yeni iktidar artık %10 limitine bile tahammül edemedigi için muhaliflerin üstünden silindirle geçiyor. Bu noktadan itibaren artık totalitarizmle ciddi flört baslamıs demektir.

 

Bu topraklarda hep böyle oldu: Özgürlük diye iktidara gelenler, ya da ele geçirenler en despotik rejimleri kurdular. İttihat Terakki bunun en tipik örnegidir. Üstelik iktidar sarhosluguna dayanamayıp, Ermenileri yok ederek bir de 20. yüzyılın ilk soykırımını yapacak kadar da vahsilestiler. Magdur pozisyonundaki AKP ise, 2011 seçimleri ile birlikte kendi otoriter rejiminin temel taslarını semeye basladı. Hem de, askerlerin hedefledigi tektip toplumu kurmayı amaçlayan 12 Eylül rejiminin bütün kurumlarını kendi modelleri için hiç aldırmadan yüzsüzce kullanarak. Sistem içinde görece muhalif pozisyonda bir kere iktidar ele geçirilmeye görsün, bütün hükümetler sistemle uyum içinde iktidarlarını sürdürürler. Tabii bu büyük bir aldatmacaydı ve yalanın sürekliligini sagladı. Bu her hükümet döneminde oldu. O yalan da gelip 1923 yılına dayanıyor. Tam 90 yıldır yalan içinde yasıyoruz.

 

Şiddet ve yalan Türk otoritarizminin iki temel diregidir. Buna Devletin taviz kelimesini kadük ilan etmesini ve her sorunda çözümsüzlügü kendine siar edinmesini ekleyin, size 90 yıllık Cumhuriyet tarihinin özeti çıkar. Ermeni soykırımı üzerine kurulmus bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Fransa da cumhuriyetini 1793-1794 Vande soykırımı üzerine kurmustu. Birbirine model olarak benzeyen iki cumhuriyet de soykırımlar üzerine insa edildi. Ama onlar hiç olmazsa 1875'te, 81 yıl sonra demokratik cumhuriyete geçebildiler ve bugün Vande soykırımı kanun teklifi de meclis gündemine girmek için sırada bekliyor. Biz ise aradan geçen 90 yılda hala otoriter cumhuriyetin karanlık sularında seyrediyoruz. Mussolini'nin fasist partisinin oklarını kopya ederek siyasetini ve logosunu olusturan CHP'den medet umarak, İnönü'nün çalısma kamplı Nazi hayranı uygulamalı politikaları ile 50'lere kadar varan bu cumhuriyetin, ardından üç açık darbe ile ortaya çıkardıgıgarabetin, bizlerin savundugu, demokrasinin temellerini olusturan evrensel degerlerle ne tür bir ilgisi olabilir ki? Bu ülkede gerçeküstü bir ortamdayız ve hedeflerimizin -yani demokrasinin- gerçeklesebilir oldugunu sanıyoruz. Yakın tarihte böylesine yasamı uzun sürmüs baska bir sinsi totaliter devlet yok. Çok uzun hayatı olan totaliter Sovyetler bile 72 yıl yasadı. Bu tür rejimleri hep yalan ve siddet ayakta tuttu.

 

Artık demokrasiye geçebilecek miyiz? Böyle bir sansımız var mı? Eldeki verilere baktıgımızda yeni anayasa ile birlikte eski cumhuriyetin yerine -her anayasa bir cumhuriyet oldugu için- 5. Cumhuriyet'in kurulacagını biliyoruz. Ama bu cumhuriyet de AKP'nin hayal ettigi cumhuriyet olacak ve o da otoriter yapısını devam ettirecek. Türk-islam sentezli bu cumhuriyet, demokrasiden yine nasibini almayacak. Ancak direnen iki önemli kategori -Kürtler ve Aleviler- bu rejimin sınırlarınıetkileyebilir. O noktada evrensel degerler yine öne çıkabilir. Ama küçük bir azınlık olan, bu degerlere sahip diger muhalif Türkiyelilerin radikal bir dönüsümün gerçek aktörleri olabilmesi 90 yıllık otoritarizm tarihine bakınca imkansız görünüyor. Yine de gelecege ipotek koymadan son sözü Vaclav Havel'e bırakalım: “ Ümit etmeye her zaman hakkımız var!” Durum ne kadar umutsuz görünse de...