“Gezi Fenomeni” : Savunma


 Gezi Fenomeni adlı kitap, Türkiye’nin yakın tarihinin önemli hadiseleri arasında yer bulmuş ve Mayıs-Haziran 2013’te gerçekleşmiş olan “Gezi Parkı Direnişi” diye adlandırılan dönemi ve olaylar silsilesini konu ediniyor.

Kitap hakkında dava açıldı.

Aşağıda  Mahkeme Heyetine sunduğum Savunmam:

Sayın Mahkeme Heyeti,

Biz entelektüeller, fikirlerimizle, yazdıklarımızla toplumda önemli işlevler yükleniriz, ona öncülük yaparız. Kamu yararına bu toplumsal görevi yerine getirirken herhangi bir maddi karşılık beklemeyiz, bazen ciddi riskler  de alırız. İçinde yaşanan siyasi rejimin niteliklerine göre kimimiz hapislerde yatar, hatta bazılarımız öldürülür de. Ne olursa olsun bu durum entellektüelleri etkilemez, çünkü bizlerin ana rolü ve misyonu toplumların önlerini açmaktır. Biz olmazsak, yani fikirler olmazsa ve bunlar için mücadele edilmezse toplumlar ilerleyemezler. Bizim önerilerimizi uygulayacak olan da siyasi sınıf ve partilerdir. Toplumlar böyle gelişir. Bir toplumun ileri olup olmadığı ihracat rakamıyla değil, entelektüellerinin durumuyla anlaşılır. Entelektüeline sahip çıkmayan, onu yok etmeye çalışan ve ona düşman devletler iflah olmazlar. Kültüre düşman olan ülkelerin herhangi bir gelecekleri de yoktur. Cezayir Savaşı'nın en tehlikeli döneminde, yani Fransa'nın devlet olarak çökme noktasına geldiği anda, Cezayirlilerin bağımsızlıgını destekleyen Fransız entelektüel Jean-Paul Sartre'ı tutuklatmak amacıyla dönemin devlet başkanı Charles De Gaulle'e şikayet eden emniyet müdürünü ünlü lider tersler: “Sartre Fransa'dır, tutuklanamaz!” Onun için bugün Fransa dünyanın ideolojik merkezidir, yani çağın önemli fikirlerinin çıktığı yerdir ve saygı duyulan bir ülkedir. Tabii bir demokrasidir de...

Teknik olarak konuya baktığımda, toplum önünde küçük düşürücü, onur ve şerefini zedeleyici nitelikte yayın yaptığım iddiasıyla, dava açılmasına neden olan Recep Tayyip Erdoğan adlı şahsı tanımıyorum. Ayrıca, kendisi ile hiç karşılaşmadım ve tanışmadım. Ses tonunu bile bilmem, çünkü televizyon izlemem. Bundan böyle kendisine rastlayabileceğimi de sanmıyorum, çünkü hiçbir ilişkisi olmayan apayrı iki dünyanın insanlarıyız. Akla gelebilecek herhangi bir konuda, hiçbir ortak yönümüz yoktur; ne fikir düzeyinde, ne insanlık konusunda, ne kültürel anlamda, ne de siyasi düzlemde. Bunu söylüyorum, çünkü hem bir gazeteci, hem de bir siyasi iletişim danışmanı olarak 1980'li yıllardan beri hemen hemen bütün liderleri tanırım ve bunların bir bölümüne başbakanlık ya da parti başkanlıkları sırasında danışmanlık da yaptım.  Dolayısı ile tanımadığım bir şahsın küçük düşmesi, onur ve şerefinin zedelenmesi teknik ve hukuki olarak zaten kanuna göre de imkansızdır.

 

Diğer taraftan bir siyaset bilimci olarak, kendisinin siyasi meşruiyeti olmadığına inanırım, bu kez de siyasi olarak tanımam. Bunun nedenini de şudur: Gezi Direnişi sırasında barışçıl sivil halkımıza karşı, yönettiği kendi polisini saldırtarak 8 gencimizin ölümüne ve 10.000 yurttaşımızın yaralanmasına neden olduğu için “insanlık suçu işlemiş olması” ve belgeleriyle sabit olan kendisinin ve ekibinin karışmıs olduğu ağır yolsuzluk skandalları. Evrensel demokratik değerler çerçevesinde şu an kendisinin istifa etmiş olması, hapsedilmesi ve yargılanması gerekirdi. Yani rollerimiz tamamen değişmiş durumda. Karşınızda fikirleri nedeniyle benim değil, halka ve ülkeye karşı eylemleri nedeniyle onun olması gerekirdi. Tabii bu durum gerçekleşmeyecek anlamına gelmez, bunu hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

 

Konuya onur ve şeref  olarak bakarsak Gezi Direnişi sürecinde asıl Türk Milleti, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir biçimde, kamu görevlileri tarafından büyük hakaretlere uğramıştır (çapulcular, marjinaller, ayaktakımı, alkolikler, vandallar), onuru ve şerefi ayaklar altına alınmıştır. Konuya taraf olduğum ve bu durum beni de doğrudan etkilediği için, buradan heyetinize Recep Tayyip Erdoğan hakkında ağır hakaret ettiği için suç duyurusunda bulunuyorum. Durum aynen devam etmektedir ve bunlara Soma Katliam'ında fiili şiddetin de eşlik ettiği, “kendini bilmezler ve ahlaksızlar” hakaretleri de eklenmiş, “Israil dölü” sözüyle de antisemitizm, yani ırkçılık çok tehlikeli boyuta ulaşştır. Bunların hepsi suçtur, hele antisemitizm yapanın Batı'da seçilme hakkı bile elinden alınır. Halkımızın çoğunluğu bu aşağılamaları yapanlardan artık bıkmış ve nefret eder hale gelmiştir. Bu çerçevede asıl milyonlarca yurttaşımızın hakarete ve saldırıya uğradıkları için, kamu görevlilerine karşı dava açma hakkı vardır. Halkımıza, benim burada yaptığım gibi, bu yolu denemesini kesinlikle öneririm.

 

Konuya asıl önemli yanı olan hukuk çerçevesinde baktığımızda ise karşımıza bir ülkedeki rejimin niteliğini belirleyen en önemli konu olan ifade ve düşünce özgürlüğü çıkar. İfade Özgürlüğü bir siyasi sistemin demokrasi olarak nitelendirilebilmesi için en temel özgürlüktür. Öbür özgürlüklere benzemez, çünkü özgürlüklerin anasıdır. Düşünce ve ifade özgürlüğü ve onun sonucu olarak basın özgürlüğü hiçbir sınır, kısıtlama ve yasak tanımaz. TCK’daki 301. ve benzeri maddelerin demokrasilerde yeri yoktur. Bu tür maddelerin olduğu siyasi sistemler ya otoriter, ya totaliter, ya da diktatörlük rejimleridir. Bu tür kanunların olduğu ülkelerde fikirlerden korkulur ve aydınlarla uğraşılır. Kitaplarla ve fikirlerle uğraşmanın siyaset bilimindeki adı da faşizmdir, en basit haliyle de otoritarizm.

 

Ben yazı yazarken özgür, batılı ve çağdaş bir aydın olarak hiçbir sınır tanımam, hiçbir güce (siyasal, ekonomik, sosyal, finansal) boyun eğmem; ayrıca kendi Fikir Özgürlüğü’me de kimseyi karıştırtmam. Kimse bana neyi nasıl yazacağımı, nasıl düşüneceğimi, neyi ne zaman nerede söyleyebileceğimi dikte ettiremez. Keyfi otorite ve baskılara meydan okurken, İfade Özgürlüğü ekseninde evrensel olan hukuk değerlerini temel alan kendi hukukumuzu öne çıkarıyorum; kaldı ki bu “hukuk anlayışı” Anayasa’nın 90. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Bu anlamda,  TCK’daki İfade Özgürlüğü ile ilgili bütün hükümlerin Anayasa’ya aykırı ve geçersiz olduğunu savunuyorum. Burada söz konusu olan, siyasi otorite ile aramızda olan, Demokrasi adına yapısal bir uzlaşmazlıktır.

 

Toplumun yararına, İfade Özgürlüğü’nü sınırlayan tüm bu anakronik ve çağdışı kanunları reddederken, zaten Anayasal hakkım olan 90. maddeye gönderme yapıyorum: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır”.

 

Türkiye’nin imzalamış olduğu “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ve “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”ne göre fikir suçu olamaz. Bu çerçevede ifade özgürlüğünü kısıtlamayı amaçlayan kanunların tümü kadüktür. Bu durumda Türkiye’de alenen Anayasa çiğnenmektedir.

 

Sonuç olarak benim için çağdışı, anti-demokratik ve hatta bu alandaki faşist kanunların hiçbir önem ve değeri yoktur; çünkü Anayasa’nın 90. maddesi bunların tümünün üzerindedir ve benim için geçerli olan tek hukuki normdur. Kısaca kitap ve fikir kutsaldır. Dokunulmaz, dokunulamaz.

 

İddianamede ise, savcı Hasan Bölükbası'nın düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda kafasının son derece karışık olduğu görülüyor. Savcı kitaba aynı bir salam muamelesi yapıyor ve dilimlere ayırıyor. Halbuki bu bir kitaptır, bir bütündür. Bir gazete haberi değildir, bağımsız bir yazı değildir. Yürürlükteki kanun çerçevesinde eğer mutlaka dava açmak istiyorsa, önünde tek yol vardır; o da 301. maddedir. Ama onu yapamıyor, çünkü Gezi Fenomeni'nin temeli Nurten Özkoray'ın Boğaziçi Üniversitesi'nde 2010 yılında kabul edilmiş olan dolayısı ile YÖK'ün onayından da geçmiş “Türkiye'de bireysellik ve demokrasi” adlı yüksek lisans tezine dayanır. Yani bilimseldir. Savcının böyle bir yola girmesi Türkiye ve Batı'da akademik dünyanın ayaklanması demektir ki bu tsumaniye kimse dayanamaz. Zaten onun için salam dilimi mantığı ile Nurten Özkoray'a takipsizlik kararı veriyor. Kitabın ek bölümünde yer alan anonim nitelikli duvar yazılarını temel alarak “başkaları tarafından yazılmıs olsa dahi...” diyerek buradan suç unsuru icat etmeye çalışıyor. Ayrıca 53. maddeyi de iddianamaye ekleyerek benim seçme-seçilme ve diğer siyasi haklardan yoksun bırakılmamı isteyecek kadar da keyfi davranabiliyor. Bir savcı ve hukuk adamının görevi devletin üstün çıkarlarını korumak değil, yurttaşa hizmet etmek için adalet dağıtmaktır. Demokrasilerde böyledir. Tersi faşist ya da otoriter rejimlerde olur. Alman filozof Hegel'in dediği gibi, “başkasının hizmetkarı olmak yerine, insanın önce kendinin efendisi ve kendinin hizmetkarı olması gerekir”.

 

Gezi Fenomeni adlı kitap, Türkiye’nin yakın tarihinin önemli hadiseleri arasında yer bulmuş ve Mayıs-Haziran 2013’te gerçekleşmiş olan “Gezi Parkı Direnişi” diye adlandırılan dönemi ve olaylar silsilesini konu edinir. Bu yayının amacı, ülkenin geleceği açısından kayda değer bulduğum bu sürecin bir fotoğrafını çekmek, bu dönemi belgelemektir. Nurten Özkoray’ın Boğaziçi’nde yaptığı sosyoloji yüksek lisans tezi söz konusu çalışmanın akademik, bilimsel temelini oluşturmaktayken, ben de  bir gazeteci ve siyaset bilimci olarak kendi izlenim ve yorumlarımı aktardım. İşbu yayın, gelecekte 2013 Türkiyesi üzerine çalışacak tarihçi, araştırmacı, öğrenci vb. kişiler için bakılması gereken metinler arasında bulunmayı hedeflemektedir. Bahsi geçen bilimsel ve belgesel gayelerden ötürü, hakkında belli tahliller geliştirilen dönemin ruhunu yansıttığı düşüncesiyle sokaktan, bilumum görsel malzeme üzerinden, İnternet ve çeşitli medya organlarından derlenen duvar yazıları ve sloganlara kitapta yer verilmesini uygun gördüm. Söz konusu kelime öbekleri ve cümleler, cümleciklerin belli bir yazarı, müellifi yoktur, tanımı gereği bu tür sözler öncelikle anonimdir, kamuya mal olmuş hüviyettedir. Dönemin ruhunu yansıttığı varsayılan bu sözlerin kayıt altına alınışı, yine gelecekte bu dönem ve meseleler üzerine çalışacak insanlar için bir tür muhtemel kaynak niteliğinde olabileceği düşünülerek gerçekleştirildi. Bu sözleri derleyerek kitabın sonunda ek bölüm halinde yayımlamayı seçmem, yukarıda zikredilen bilimsel ve belgesel kaygılardan ötürüdür. Bu tavır tarafsızdır, dokümante edilmis olan sloganların lehinde, veya aleyhinde olmayı gerektirmez. Bu durumda, kaynağı belli, fakat müellifi anonim yazıların alıntı yapılarak bir kitapta yayımlama yoluna gidilişinin de herhangi bir şekilde suç teşkil ettiğini iddia etmek saçmalık olur. Zira, içinde yaşanılan dönemin fotoğrafını çekerek geleceğe aktarma kaygısı gazeteci, sosyolog ve yayıncı yaklaşımıyla gerçekleştirilerek vuku bulmuştur.

 

Şimdi en önemli noktaya geliyorum. Savcının suç isnat etmeye çalıştığı “başkaları tarafından yazılmıs” duvar yazıları, sözler ve sloganlarla ilgili yeni TCK'da herhangi bir kanun yoktur. Yani savcı keyfilikte sınır tanımadan, kanunda karşılığı olmayan bir suç icat ediyor ve buradan ceza verilmesini istiyor. Kısaca gerçeküstü bir durum karşısındayız. Savcı kendini kanun yapıcı yerine koyuyor. Bu durum, ancak eski ceza kanunundaki 162. Madde geçerli olsaydı amacına ulaşabilirdi. Bu maddeye göre : “

Kanunun cürüm saydığı neşriyatı nakil etmek başlı başına bir cürüm olup, faili aynı cezaya tabidir. Nakil olunan bu gibi neşriyatın muhteviyatı tasdik olunmadığına veya ihtiyatla nakil edildiğine yahut mesuliyeti başka bir kimsenin tamamiyle deruhte eylediğine dair bir kayıt ilavesi naklini mesuliyetten vareste kılamaz.

 

Kısaca suç(!?) sayılan birşeyi tekrar yayınlamayı suç sayan eski TCK'nın 162. maddesiydi ve yeni TCK'ya alınmadı. Şimdi yasalarda olmamasına rağmen ''Olsa da olmasa da...'' diyen savcılar ve onların iddianamelerini kabul eden yargıçlar tarafından diriltilmeye çalısılıyor.

 

Bu mahkeme, ünlü felsefe profesörü John Rawls'ın “Adaletin Teorisi” adlı kitabında yer alan “Bir devlette adaletin uygulanabilmesi için rejimin demokratik olması şarttır” sözünü uygulamaya koyarak işe başlayabilir. Sizlerin de çok iyi bildiği gibi hukukta temel anlayış şudur: KANUNSUZ SUÇ OLMAZ. Yeni TCK ile iptal edilmiş olan 162. madde, bu dava ile geri getirilmeye çalışılıyor. Bunu ancak kanun yapıcı olarak parlamento gerçekleştirebilir. Dolayısı ile, hukukun en temel niteliğini bile hiçe sayarak, yeni TCK'da suçlamaya tekabül eden bir kanun bile bulunmayan, iddianamesi keyfi, kasıtlı ve kötü niyetli olarak düzenlenmiş olan bu davayı düşürmenizi yüce heyetinizden talep ediyorum.