Hangi eğitim? Ne için? Nasıl?

Erol Özkoray - 01/07/2010 12:09:00 (460 okunma)


Hangi eğitim? Ne için? Nasıl?


Yıllardır “herkese eğitim” diye diye ülke dibe vurdu ve halkımız sonuç olarak bilgisiz kaldı. Bugün için yanılgı şu olabilir: Madem ki dibe vuruldu, yerden güç alarak bir sıçrama ile ivme kazanılabilir. Bu durum örneğin İspanya’da geçerli olabilir, ama Türkiye’de, rahmetli Prof. Lütfü Duran’ın da dediği gibi dibin dibi olmadığı için, sıçranacağı sanılırken daha beter dibe batılır. Çünkü dip çamur ve istikrar yok. Deprem bölgesi olduğu için toprağın altı bile istikrarsız, adeta muhallebi gibi! Tabii dibin dibi olmamasının asıl nedeni siyasi ve ülkenin demokrasiyle hâlâ tanışmamış olması. İstikrarsızlığın gerçek nedeni de, rejimin demokrasi özürlü olması. Onun için bu argümanın geçerliliği yok. Makro planda, Türkiye’deki eğitim konusunda kısa ve orta vadede herhangi bir çözümün uygulanma ve başarıya ulaşma ihtimali yok. Zaten buna niyeti olan herhangi bir siyasi ekip de yok. Bu durumda sorunu mikro planda, bireysel düzeyde çözmemiz gerekiyor.

1970’lerde eğitimle ilgili şöyle bir görüş vardı: Herkesi eğitmek iyi bir politika olabilir, ancak eğer gerekli ekonomik ortam sağlanmazsa ve yatırımlar yapılmazsa eğitilenler iş bulamayacakları için sosyal kriz baş gösterir. Bu tezi savunanlar işi daha da ileri götürüp şu noktaya kadar varmışlardı: Eğitilen insan birçok şeyin farkında olacağı için, kitleleri uyandırmamakta da fayda vardır, çünkü talepler artar, daha iyi bir hayat arzulanır. Onun için herkesi eğitmek tehlikelidir. Bu görüş devlet politikası olarak özellikle Kürtlere uygulandı: “Eğitimsizken bile başkaldıran bu halk, bir de eğitilirse o zaman hiç dizginlenemez !” dendi. Doğu ve güney doğunun geri bıraktırılmasında, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri uygulanan bu eğitim politikası belirleyici oldu.

APOLİTİK TEKTİP İNSAN KURGUSU, SONUNDA HEM FAŞİST HEM DE İSLAMCI YARATTI

1980 darbesi ile eğitim tamamen totaliter bir mecraya sokuldu ve devlet, ana hedefi olan diplomalı apolitik “tektip insan” yetiştirmeyi kendine hedef edindi. Depolitizasyon ortamında, 30 yılda bunda kesin başarı kazandılar; artık Türkiye üniversitelerinin ezici bir bölümü gelişmiş lise diploması veriyor. O “lise diploması”nın ise Avrupa’daki örneklerinden, yani klasik lise diplomalarından bile çok geri olduğunu bu arada belirtelim. Örneğin Fransa’da lise diploması (Baccalauréat) almış bir talebenin bilgisi, bizim üniversite mezunlarından açık ara ilerdedir. Hayatı anlamak, toplumları çözmek ve dünyayı algılamak için şart olan iki ana konu tarih ve felsefe ile Batıda bu sağlanır. Halbuki bizde okutulan resmi tarih ile felsefe dersinin amacı gerçekleri saklamak, insanları düşündürtmemek, eleştirel bakışı yok etmek üzere kurgulanmıştır. 2000 yılında bağımsız eğitimciler tarafından yapılmış bir araştırmaya göre lise ders kitaplarında toplam 4.000 insan hakları ihlalinin olması (ayrımcılık, ırkçılık, Antisemitizm, kişi hak ve özgürlükleri, kadın-erkek eşitliği gibi konularda) Türk-İslam sentezine dayanan faşist eğitim programının sonucudur. Avrupa Birliği sürecine rağmen, aradan 10 yıl geçtiği halde bu konularda en küçük bir düzeltme dahi yapılmamıştır. Sonuç olarak Türk eğitim sistemi ırkçı, aşırı milliyetçi, ayrımcı ve faşisttir. 

Yani, son 30 yılda, “eğitilen halk uyanır ve tehlikelidir” mantığından, “eğitelim ama hiçbir şey öğretmeyelim!” politikasına geçildi. Bunu da 12 eylül askeri darbesi, kurumlarını kurarak, öğretmenlerini yetiştirerek, bağımsız hocaları üniversitelerden atarak sağladı. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Yüksek Öğretim Kurumu’na (YÖK) kadar bu devlet politikası kurumsallaşmıştır. Bu durumu makro düzeyde değiştirmek bugün itibarı ile mümkün değil. 

Eğitimle bir şey öğretmemenin sonuçlarını ve örneklerini günlük yaşamda görüyoruz. Siyaseti ele alırsak, mesela İslamcı hükümet ve Başbakanı tarafından sekiz yıldır söylenen her şey yanlış, hatalı ve yalan. En iyi durumda ise gerçekleştirilen şeyler için hem çok geç kalınıyor, hem yetersiz oluyor, hem de eksik yapılıyor. Bütün bunlar bilgisizlikten kaynaklanıyor. Ama diğer taraftan devletin amacı, zaten bu tür insanlar yetiştirmekti. Aşırı milliyetçi ve muhafazakar insanların yetiştirilmesi, sonunda bunların faşiste ve islamcıya dönüşmesine yol açtı. Felaketin büyüklüğü de o yetiştirilenlerin bugün ülkeyi yönetmesi. Prototip bu olunca, Türkiye’nin başbakanı Oxford’dan mı çıkar, yoksa Harvard’dan mı? Ülke her alanda negatif seleksiyon şampiyonu olduğu için geçiniz. 

Medyada ise ister gazeteler, isterse televizyonlar olsun cehalet arz-ı endam ediyor. Program düzenleyenlerin ezici çoğunluğunun (yüzde 90’ının) bilgi birikimi yok, ana kavramlardan 
bi-haberler, ortaya koydukları sorunlar/problemler/konular yapay ve hatalı, cehaletten soru sormayı bile bilmiyorlar. Üstelik eskiler de en az 20 yıldır hiçbir şey okumadıkları, sadece para peşinde koştukları ve kendilerini yenilemedikleri için aynı durumdalar. Örneğin bir zamanların (70-80’lerin) yıldız gazetecisi Mehmet Ali Birand, artık soru sormayı bile bilmiyor. Eski imajları ile idare ediyorlar. 

Mesela, yeni kuşaktan Murat Birsel’in sığlığı sırıtıyor; o da soru sormayı bilmiyor. Doğru dürüst Türkçe bile konuşamıyor, cümle kuramıyor. Rektörleri çağırdığı üniversitede eğitim sorunlarının tartışıldığı bir programında gidebildiği en uç nokta adeta bir İtalyan komedisini andırıyor:”Üniversite ders programında değişiklik ve yenilik yapıp şoförlük dersi konamaz mı?” Bunlar gerçeklerden tamamen kopuk yaşıyorlar tabii ki. Aynı, suda yaşayan ve suyun ne olduğunu bilmeyen balık gibi.

Bütün bu yarı okumuşların en çok kullandığı kelime de “Hani” kelimesi. Bilmediğiniz bir konuyu açıklarken, ya da anlamadığınız bir konuda soru sormaya çalışırken, cehaleti gizlemenin en kolay yolu, yeni moda olan “hani” kelimesine sığınmak. Ne zaman ki yanlış olarak “hani” kullananı televizyonda görürsünüz, ya da duyarsınız, o kişi bu kategoriye girer. 

Bunlar aynı zamanda bilgi sahibi olmadan, bir görüşe sahipler. Savunduklarının da genelde bir görüş olma niteliği yok, çünkü fikir değiller. Örneğin anti-semitizm ve soykırım inkarcılığı bir fikir değildir, batıda kanunen suçtur. İfade hürriyetine girmez, suça çağrı oluşturur, nefrete teşvik eder ve kanuni takibata uğrar. Gazze filosu dramı ile burada, ayrımcılık, ırkçılık, inkarcılık ve anti-semitizm tavan yaparken, bunda asıl sorumlu bu temel konularda hiçbir bilginin verilmediği eğitim sistemidir. Bu konularda Avrupa’da sonuncuyuz ve ülke batı demokrasilerinden çok uzaklarda, ilkel ve barbar sularda seyrediyor. Hükümet ve Başbakanı sayesinde, nazizm ve faşizm arasında sürekli olarak gidip geliniyor.

Medyada olduğu gibi, bu durum da eğitim sisteminin sonucudur. 

BAĞIMSIZ VE ÖZGÜR BİREYİ NASIL YETİŞTİRİRİZ?

Durumun düzelmesi imkansız olduğu için mikro alana gelelim, yani birey düzeyindeki çözümlere. Zaten bu yazının amacı Türkiye’deki eğitimin “ne yerse yesin!” durumunu bir umutsuz vaka olarak tespit etme filan değil, “özgür ve bağımsız bireyler yetiştirmek için bu totaliter ve faşizan ortamda nasıl başımızın çaresine bakarız?” sorusunu irdelemektir. 

Bu günlerde değişik sosyo-ekonomik gruplardan şu sözleri çok sık duyduğum için böyle bir yazı yazmanın zamanının geldiğini hissettim: “Çocuklarımızı eğitmek tamam da, ne öğrensinler diye? Eğitimin içerisinde düzgün ne var ki, çocuklarımıza bir faydası olacak? Gördüğümüz, bunca emeğe karşı çocuklarımızın hiçbir şey öğrenmediği, çünkü okullarda, üniversitelerde hiçbir şey öğretilmiyor!” İnsanlarımızın bu noktaya gelmesinde, diplomalarını aldıktan sonra çocuklarının iş bulamamalarının belirleyici olduğu da yadsınamaz. Bir de amaç diplomalı aptallar yetiştirmek olunca, ortada arz-ı endam eden aşırı milliyetçilik, ırkçılık ve faşizm oluyor. Tabii aileler de bunun farkındalar. Bu durumu tespit etmek için talebelerin katılımıyla bir üniversitede düzenlenen herhangi bir tartışma programını televizyondan izlemek yeterli olacaktır. Talebelerin içinde bulundukları feci siyasi ve kültürel seviyenin insanı şoke etmemesi imkansızdır. 

Bizi ilgilendiren asıl soru şudur: Eğitimde kendi paralel sistemimizi nasıl oluşturabiliriz? 

Bu konuda, toplam üç yılımı sadece çocuklarımın eğitimini planlayarak ve uygulamasını yaparak geçirdiğim için ciddi bir tecrübe oluştu. Çocuklarımı faşist eğitim sisteminden, onun tuzaklarından kurtarmak ve beyinlerini zehirletmeden hayata hazırlamak tam üç yılımı aldı (çocukların o sırada sadece 16-17 yaşlarında tanımadıkları yabancı bir ülkede olmaları, onları sürekli yönlendirmemi gerektirdi). Çok ciddi bir iş olan bu uğraş, bütün zamanımı onlara ayırmayı zorunlu kılmıştı. Tabii herkes seçeceği yola göre bu kadar uzun süreyi geçirmek zorunda değil. Kurduğum sistem başarılı olduğu için, kazanılan tecrübeyi ihtiyacı olanlara burada aktarmak gerekiyor. Çünkü bizim için en değerli olan şey çocuklarımız ve torunlarımız. Onları faşist eğitimin labirentlerine sokup sakatlamadan ve bir travmaya uğratmadan hayata hazırlamak en önemli misyonumuz. 

Üniversite eğitimini yeniden kurgulamak dediğimizde Fen Bilimleri bunun dışında kalır. Ülkenin her yerinde, çok fazla sayıda, üstelik kaliteli de olan apolitik mühendis yetiştirmenin totaliter rejimin selameti açısından hiçbir zararı yok. Problemi, şüpheci yurttaşın yetişmesine yol açan İnsani Bilimler (Tarih, Edebiyat ve Felsefe gibi) ve Sosyal Bilimler oluşturuyor. Onun için bu alanlarda içi boşaltılmış eğitim uygulanır. Dolayısı ile, Türkiye’yi son 40 yıldır mühendislerin, son 10 yıldır da İmam Hatiplilerin yönetmesi bir tesadüf değil. 

Ülkeye damgasını 1960-2000 yılları arasında tam üç mühendis vurdu: Demirel, Erbakan ve Özal. Bunların bilançoları ortada. Ortak özellikleri, demokrasi kültüründen hiç nasiplerini almamış olmaları. TSK Evren’le birlikte, en fazla İmam Hatip okulu açarak din eğitimine, terörizme bulaşmadığı için “risksiz ve tehlikesiz” diye görülmemiş rekor yatırımı yapınca da, son Başbakan haliyle İmam Hatip’ten çıktı. Yani her şey aslında askerlerin kurguladığı gibi gitti ve gidiyor. Solu ve sağı yok ederek askerler aslında istediklerine ulaştılar. Onun için, İslamcı Başbakan milletin başına bela oldu diye ağlayıp zırlamalarının hiçbir anlamı yok. Onu kendileri yetiştirdi, sola ve liberalizme düşman oldukları için...

Paralel sistem dediğimizde tabii ki İnsani ve Sosyal Bilimler alanındaki eğitimi kastediyoruz. Yani totaliter rejime problem yaratacak talebelerin yetiştirilmesinden bahsediyoruz.

Çocuklarımı yetiştirirken özellikle üç şeye dikkat ettim: Yabancı dil öğrenmeleri, lise eğitimini kısa yapmaları ve üniversite giriş imtihanını hiç takmamaları. 

Dil öğrenmek için Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı yabancı okullara göndermek şart değil. Bunun için batılı ülkelerin kültür hizmetleri veren kursları var: Fransız Kültür (Fransızca), Goethe Enstitüsü (Almanca), İtalyan Kültür Merkezi (İtalyanca), British Council (İngilizce), Cervantes Enstitüsü (İspanyolca). İki ila üç yılda bu kurslarda çok iyi düzeyde yabancı bir dil öğreniliyor. Ardından imtihana giriliyor ve geçerli sertifika alınınca, devlet lisesi mezunu bile olsanız, o ülkenin üniversitelerine doğrudan girmeye hak kazanılıyor. Kurs ücretleri de çok makul olduğu için, hem dil öğrenmenin maliyeti oldukça düşük, hem de uzmanların elinde dile hakim olma garantisi var. Yabancı dil meselesini halledince üniversitelerde bir yıl boyunca hazırlık okumak da gerekmiyor ve dolayısı ile bir yıl buradan kazanılıyor.

Gelelim liseye... Lise ders programından çocukları korumak için ailelerin kültürel olarak sürekli bir biçimde onları beslemesi lazım. Mesela gerçek sinemayı öğretmek (bunun için İstanbul Film Festivali gerçek bir okul niteliğinde), edebiyat eserlerinin okutulması, 20. yüzyıl tarihinin (gerçek tarihin) öğretilmesi, temel felsefe eğitiminin yetkin kitaplarla verilmesi. Sanat alanında şu an İstanbul’da ücretsiz girilen müthiş yerler var: ARTER, Borusan Kültür Merkezi, Proje 4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi. Ayrıca İstanbul Modern’e haftanın belli günlerinde giriş ücretsiz. Tiyatronun yakın takibi de çocukların nöronlarını canlı tutacaktır. Genel anlamda sanatın, hem özgür ve değişik düşünmeyi tetiklediğini, hem de muhalif düşünceyi beslediğini de bu arada gençlere bir kez daha hatırlatalım.

Liseyi üç yılda bitirmek en ideal olanıdır. Bunu gerçekleştirmek için iki adres biliyorum: İstanbul’da Pierre Loti Lisesi ve Ankara’da Charles de GaulleLisesi. Bu liselerin Türk Milli Eğitimi ile hiçbir ilişkisi yoktur ve tamamen Fransız Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır. Başka batılı ülkelerin de bu tür okulları şüphesiz vardır; onu araştırmak gerekiyor. Ama Pierre Loti ve Charles de Gaulle liseleri ile faşist sistemin zaten bütünüyle dışına çıkılıyor. Yani ideal çözüm aslında bu. TC’nin okullarına bulaşmak zorunda kalınırsa yukarıdaki çözümleri uygulamak tabii ki şart: Yabancı dil ile paralel kültürel beslenme.

Bu iki liseden birini bitirince üniversite imtihanına girmeden doğrudan Fransa’ya gidip üniversiteye kaydolunuyor. Böylece ÖSS ile insanın beynini iğdiş eden, testlerle beyni donduran çöplük bilgilerden kurtulmuş olunuyor. Fransız sisteminde hem yazı yazma öğreniliyor, hem analiz hem de sentez yapılıyor, üstelik eleştirel düşünceye de hakim olunuyor. ÖSS nin tam aksi yönünde olan bu niteliklere sahip olunca da özgür birey olma gerçekleşiyor.

Eğer Türk liselerinde okunuyorsa, hedef yurt dışında eğitim olunca ÖSS’nin yine bir önemi yok. Kağıt üzerinde burada kazanılan okulun branşı orada aynı branşa kabul edilmesi için gerektiğinden, seçilen branşta en düşük puanla kayıt yapan üniversitenin (örneğin Kahramanmaraş’ta Sütçü İmam Üniversitesi) adını tercih etmek yeterli olacaktır. Fransa’da bu istenmesine rağmen, yine de dosyada bu konuya dikkat bile edilmiyor. Onun için seçilen alandaki (örneğin sosyoloji ya da tarih) en düşük puanlı Türk üniversitesinin belirtilmesi, ÖSS nin hiç çalışılmadan ve beyni sakatlamadan atlatılmasını sağlayacaktır.

Şimdi maliyetlere bir bakalım. Çok iyi bildiğim için Fransa örneğini vereceğim. Fransa sosyal bir devlet olduğu için eğitim ücretsizdir. Üniversitelere kayıt bedeli 250-300 Euro (500-600 TL) civarındadır, üstelik bu bedele talebenin sosyal sigortası da dahildir. Örneğin dünyanın önde gelen üniversitelerinden olan Sorbonne’a sağlık sigortası içinde olmak üzere, yılda sadece 300 Euro (600 TL) ödenir. Üstelik müthiş bir eğitim alınır, muhteşem hocaların denetiminde. Burada ise 25-30 bin lira (15.000 Euro) sadece özel üniversitelere kayıt bedeli olarak yatırılır. Diğer giderler ise buna eklenir: Yemek, yol parası, harçlık. Bu üniversitelerde eğitimin içeriği zaten bellidir, hocaların kalitesi çok parlak değildir ve hepsi yeni kurulduğu için kurum niteliğinden çok uzaktır. Bir üniversitenin kurumsallaşması için en az bir 30-40 yılı devirmesi gerekiyor.

Bir öğrencinin Fransa’da yaşayabilmesi için ayda 700-800 Euro yeterlidir. Bu da ayda 1500 TL yapar; yıllık eğitim kasım-haziran ayları arasında 9 ay sürdüğünden toplam gider 13.500 Euro’dur. Yıllık toplu taşıma gideri de (İmagine-R kartı) sadece 300 Euro’dur (12 ay için 600 TL). Eğer Paris’in yakın banliyösü olan 94.bölgede yani Val-de-Marne’da oturulursa belediye bu bedelin %50’sini iade etmektedir (bu durumda yıllık toplu taşıma gideri 150 Euro’ya, yani 300 TL’ye düşüyor). Yılda bir kez gidiş-dönüş talebe Paris uçak biletini de eklersek (300 Euro) bir talebenin her şey dahil yıllık maliyeti 13.950 Euro yapıyor. Bu rakam Koç, Sabancı ve bilumum benzeri üniversitelerin sadece kayıt ücretlerinden bile daha ucuzdur. Özetle Fransa’da eğitim hem daha ucuza geliyor, hem gerçek eğitim alınıyor, hem de çocuğunuz ya da torununuz kurtuluyor. 

İngiltere’de üniversiteler ücretli olduğundan oldukça pahalı; ama Almanya, İspanya ve İtalya örneklerini araştırmaya değer.

Aile örneğin Fransa’daki eğitim için yılda yaklaşık 14.000 Euro ödeyebiliyorsa sorun yok. Ama eğer imkanlar sınırlıysa, o zaman geniş aileden bir ferdin sponsor olması gerekiyor. Aileden bir kaç kişi de bölüşerek sponsorluk işini yüklenebilir. Bütün bunlar olamıyorsa, o zaman kurumlardan burs istenmelidir. Siyasi duyarlılığı olan sendikalar, projenizi kabul edecek duyarlı sivil toplum kuruluşları bunun için ikna edilebilir. 

Unutmayalım ki bir insanı kurtarmak, bütün insanlığı kurtarmaktır. Bu faşizan sistemde talebeler, totaliter devlet tarafından her gün planlı bir biçimde ideolojik olarak “öldürüldüklerine” göre...