Korku bitince, dağlar devrilir!

Korku bitince, dağlar devrilir!Korku bitince, dağlar devrilir!
                                                        

“Zıpla zıpla, zıplamazsan Tayyip'sin!” Divan Oteli'nin bahçesinde kurulan revirin önündeki yüzlerce genç zıplamaya başlıyor. İşte Gezi Parkı ayaklanmasının mantalitesini çok iyi yansıtan taze ve yeni bir eylem tarzı. 90 kuşağının siyaset yapma biçimi, “Türkiye'de Bireyselleşme ve Demokrasi” konulu tezin yazarı Nurten Özkoray'ın deyimiyle, eski paradigmaların geçerliliğinin kalmadığına güzel bir örnek. Gencecik doktorların ve tıp talebelerinin içindeyim. Hepsi koşuşturuyor, saldırı beklenen geceye hazırlanıyor. Oksijen tüpleri yerde sıra sıra, tıbbi setler hazırlanıyor. Herkes sıcak geceye hazır. Saat 22:30'da başlaması beklenen saldırıya odaklanılmış, çünkü vali “parkı boşaltın” demiş. “Yoksa sıkıntı olur” diye de eklemiş. Son 10 yıldır bütün yetkililerden duyduğum ve en nefret ettiğim kelime bu “sıkıntı” kelimesi. Hep de bürokratlar kullanır. Sıkıntınız batsın. Adam polisi vahşice saldırtıyor, kullandığı kelime “sıkıntı”. Üstelik bu adamın bir de şeceresine bakın. 1992-1994 yıllarının eski Silopi Kaymakamı. Bu, gözaltında JİTEM tarafından kaybedilen HADEP Silopi yöneticileri Ebubekir Deniz ve Serdar Tanış'ın akıbetleri hakkında bilgi sahibi olduğu anlamına geliyor. Olayın doğrudan sorumlusu olan kişi de halen Ergenekon'dan Silivri'de yatan Tuğgeneral Levent Ersöz. Yani kimlerle dans ettiğimizi bilelim!

Birazdan buraya yaralılar taşınacak. Üç ambulans otelin önünde hazır bekletiliyor. Müthiş bir dayanışma ve organizasyon. Görülmeye değer. Genç bir doktor yaklaşıyor. “Size maske vereyim!” Cebimden çıkartıp gösteriyorum, teşekkür ederek. “O zaman” diyor “sizin burnunuza biraz vicks süreceğim, böylece gazı hissetmeyeceksiniz!” Ben daha birşey söyleyemeden hemen burun deliklerime pomadı sürüyor “kusura bakmayın” diyerek. Bu arada, başka doktor “ortopedist misiniz?” diye soruyor. “Yok” diyorum “gazeteciyim”. Bunu duyan önümden geçen başka bir doktor “bu bareti takın” diyerek uzatıyor. Alıp takıyorum. Yahu ben neredeyim? Hangi ülkedeyim? Sanki bir rüya görüyorum. Burası, otelin önünde kordon içine alınmış adeta bir insaniyet vahası. Otel, Koç ailesine ait. Kaç gündür burada yaralılara ilk müdahale yapılıyor. Koç Grubu'nun bugüne kadar karşılık beklemeden ülkeye yaptığı tek büyük iyilik. Burada insanların hayatları kurtarıldı, özellikle de 11 Haziran akşamı. Polisin yaptığı o gaddar saldırı, bir de 31 Mayıs'ta olmuş ve direniş dalga dalga tüm ülkeye yayılmıştı.

O
telden içeri giriyorum Slate.fr için yazan Fransız gazeteci Ariane Bonzon'la randevum var. Eşim Nurten Özkoray'la birlikte. Ariane, AKP, Türkiye siyaseti ve ordu ile ilgili görüşlerimi ezbere bildiği için ona sadece yeni durumu anlatacağım ve gelecekle ilgili analizler yapacağım. Onun için Nurten'in anlatacakları çok yeni olacak. Kitabını veriyor ve daha başlığına bakar bakmaz “işte tam bugünü anlatan kitap” diyor. Ne de olsa batılı, bireyselleşmenin ne olduğunu, demokrasi kurulabilmesi için şart olduğunu biliyor. Nurten konuşuyor: “Uzun yıllardır bu halkın neden bu kadar kolay sindirilebildiğini, hükümetlerin, ordunun uyguladığı hak ihlalleri ve anti demokratik baskılara neden karşı çıkmadıklarını anlayamıyordum. Şimdi ise halkın her kesiminden katılımla ortak bir şuur oluşturan bu direniş sonucu kendimi rüyada gibi hissediyorum. Bizim ve önceki kuşakların yapamadığını 90 kuşağı gerçekleştirdi. Bunu bireyselliklerini korumak, yaşam tarzlarına ve ilkelerine sahip çıkmak adına yaptılar.” Sözü ben alıyorum: “Anti-demokratik politikası ile Gazdoğan çok önemli bir şey başardı: İlk kez Türkler ve Kürtler birleşti. Türkler gaz sayesinde, Kürtlerin son 30 yıldır neler çektiğini nihayet anladılar. Ayrıca barış süreci de bu isyana hareket kabiliyeti sağladı ve insanlara güven verdi. Şimdi yapılması gereken ilk genel seçimlerde iktidarı almayı hedefleyen geniş katılımlı bir parti kurmak”.

11 Haziran'da polisin gerçekleştiridiği vahşi saldırıdan Gezi'nin halk marketi (Sivil İnisiyatif) de nasibini aldığı için güne ilk oradan başlamıştım. İçeri bir bakıyorum. Yok yok. Sitede anons ettikleri listedeki eksiklerin hepsi gelmiş ve adeta küçük tepeler oluşturmuş. Bir köşede ihtiyaçları olan yangın söndürme tüplerinden 20 adet duruyor. O sırada orta yaşlı bir hanım iki tencereyi uzatıyor. “Size fasulye ve dolma yaptım. Kapları geri verin ki yarın da yemek getireyim”. İnanması güç bir dayanışma. Yan tarafta bir sıra, herkes elinden geldiğince, imkânları nispetinde naylon torbalarda erzak getirmiş. Bu halk artık kendini bulmuş. Kimse bileğini bükemez. Gezi Komünü'ne hoş geldiniz!

Sırada Gezi Kütüphanesi var. Bu kez daha tedbirli geldim ve her kitabımdan 100'er adet getirdim: Büyüklere
Ordu ne işe yarar? ve 5. Cumhuriyet, küçüklere de Küçük Vatandaş. Hemen kuyruk oluşuyor ve imza günü başlıyor. Sanki fabrikanin üretim bandında çalışılıyor gibi. Ben imzayı atıyorum, kütüphane gönüllüsü Gezi damgasını basıyor ve kitap uçuyor. Her kitaba aynı imza: “Gezi isyanı anısına”. Biri “tarih atsanıza” diyor, “sürekli devrim olduğu için tarih yok” diyorum. Karşılıklı kahkahadan kırılıyoruz. Başka biri “ne kadar” diye soruyor, “15 lira ama Recop'a göndereceksiniz” diyorum. Anlamıyor, ekliyorum “Gazdoğan'a havale çıkacak!” O da bir kahkaha atıyor. Tam iki saatte aralıksız imza atarak stok tükeniyor! Halbuki daha geçtiğimiz TÜYAP'ta koskoca bir günde 50-60 imza atmıştık Ragıp Zarakolu ile birlikte. Bizdeki kitaplar doğru olanlardı, ama “halk” Yılmaz Özdil için kuyruğa girmişti. İkimiz de “bu ne biçim iştir, bu halk ne zaman uyanacak?” demiştik. İşte gerçek halk burada, uyanmış ve bilinçli. Neyse, Gezi sayesinde kompleksten kurtulduk, hayatımda hiç okumadığım o adama fark attık. Bu Cumartesi günü Ragıp'la Gezi'de aynı deneyi yine yapmaya karar verdik.

Şimdi de Taksim Dayanışması'na gidiyorum temsilcilerinden biriyle konuşmak için. Mümkün değil, çünkü hepsi yere oturmuş “iş toplantısı” yapıyorlar. 200 kişi kadar. Megafonla, uygulanacak strateji konuşuluyor. Dinleyiciler ise ayakta onları çevrelemiş, onlar da en az 300  kişi kadar. Yaşanılan tipik bir “doğrudan demokrasi” örneği. Yakın tarihte görülen ilk örneği 1956 Macaristan Devrimi sırasındaydı. Tek farkla, oradaki aktörler kısa süreliğine de olsa iktidarı ellerine geçirmişlerdi. Ardından Sovyet tankları tarafından ezildiler. Çok ilginç bir deney yaşanıyor. Ülkeyi dipten sarsan bu isyanın çıkış noktasında olanlardan ortada medyatik bir lider yok. Tabii bu böyle olsun istendiği için olmadı. Kararlar kollektif olarak alınıyor, iletişim kollektif olarak yapılıyor. Benzersiz bir olay ve gelecek vaadediyor. Egolar yok edilmiş. Gerçekten inanması güç, muhteşem bir süreç ve çok demokratik bir yönetim.

Toplantı sürerken, Ankara'da hiçbir temsil niteliği olmayan Gazdoğan'ın seçtiği “çakma Gezi heyeti” kendisiyle görüşüyor. Çıkan karar Gezi ile ilgili referandum, yani başka bir deyişle bir tür Gazdoğan plebisiti. Tamamen faşist bir yöntem. Aynı zamanda da gerçeküstü. İstanbul'da ülkeyi ve dünyayı sarsan siyasi deprem oluyor, bunu başlatan hareketin temsilcileri ortada yok. Amaç Şark kurnazlığı kokan kasabalı mantığı ile halkı bir kez daha aldatmak. Geçiniz!

Yeniden Divan'ın önüne dönüyorum. Ortaya birden yeğenim Korhan çıkıyor. Bilgi'den mezun, caz bateristi. 36 yaşında. Meğerse az önce kızım İmre buluşmak için aramış. Hollanda'ya Amsterdam'a ailece yerleşmek için gün sayıyorlardı. Bir aydır görmüyordum, “ne oldu Hollanda işi?”. “Yok dayıcığım bu olaylar nedeniyle vazgeçtik. Demokrasi umudu doğdu artık burada mücadele edip bu işi bitireceğiz, hem burası çok daha heyecanlı”. Başından beri her gece direnişteymiş. Şöyle bir baktım teçhizatına; baret tamam, yüzücü gözlüğü de tamam. “Masken yok” deyince “arkadaş Perşembe Pazarı'na gitmişti birazdan getirecek”. Çernobil maskeler 220 TL, çiftli profesyonel maskeler ise 90 TL imiş. Direnişin başından beri ayaklananlar da teçhizat metamorfozu geçirmiş. Şöyle bir etrafıma baktım, herkes tam teçhizat. On binlerce kişi. Birazdan arkadaşı Adem çıkageldi. Piyanist. Maskeler takıldı artık saldırı beklenebilirdi. Çarşı'dan birkaç kişi hemen yanı başımdaydı. Diğerlerini inceledim, birazdan büyük savaşa hem de silahsız girecek gençleri. Hepsi çelik gibi, son derece rahat, kendilerinden emin ve korkusuz bekliyorlardı. Hepsinin kollarına kan grupları yazılmış. Adeta ölüme meydan okuyorlar. İşte o an olağanüstü bir fenomen karşısında olduğumu anladım. Korkudan eser yoktu. Bu kuşak korkuyu yok etmışti. Dağları devirmeye hazırdılar.