Medya: Yalan laboratuvarlarının çöküşü

Medya: Yalan laboratuvarlarının çöküşü

 

Türk medyası 2013 Mayıs'ı halk ayaklanmasını atladı ve intihar etti. Görmedi, kararttı, izlemedi gibi kelimeler de kullanılabilir. Ancak meslek gazetecilik olunca “atlama” olgusunu kullanmak, konunun komedi dramatik yönünü göstermek açısından daha eğlenceli. Fransız basınının mesela '68 Mayıs'ını atladığını düşünebiliyor musunuz? Başkan Charles de Gaulle emir vermiş ve medya olayı görmüyor! Ama bizde “Recop Tazyik Gazdoğan”* emir verince oluyor! Bu kafa ile, “Recop Tazyik Gazdoğan” önümüzdeki genel seçimleri kaybedince onu da atlarlar! Şimdiden size haberi vereyim: Seçimlerle birlikte Gazdoğan'dan ve islamcılardan kurtuluyoruz. Çünkü böylesine dipten gelen büyük halk hareketine karşı kimse dayanamaz. Aslında bugün itibarı ile AKP'nin seçmen desteği buharlaştığı için iktidar gaspedilmiş durumdadır. Yani Gazdoğan'ın Mübarek ve Binali'den  statü olarak herhangi bir farkı yok. 

Bizim meslekte eğer önemli bir olayı atlarsan başın yazıişleri ile ciddi belaya girer, çok önemli bir olayı atlarsan -mesela Başbakan'a suikast gibi- işine son verilir. Ama burada olay çok ama çok vahim; mega vahim, kozmik derecede vahim! Türkler, Cumhuriyet kurulduğundan beri 90 yıldır ilk kez ayaklandı. Koskoca bir halkın ayaklanmasını, devrimini, kalkışmasını, isyanını, başkaldırmasını, direnişini bütün bir ekip ve yapı olarak atlarsan (patronunla birlikte) ve olmamış gibi davranarak canlı yayın yapmak yerine, penguen belgeseli koyar, ya da gurme programı oynatırsan o zaman gazetecilikle, televizyon haberciliği ile hiçbir ilişkin kalmaz. Mesleğe ihanet etmiş olursun ve  doğrudan halk tarafından hakettiğin yere çöpe postalanırsın. Bir daha da kendine gelemezsin, yok olursun, silinirsin. Ne özür dilemeler, ne “ben de çapulcuyum!” demeler, ne de halka yağcılık para etmez, bitersin. Yaranmak için alkol komasına bile girsen bu saatten sonra nafile! Tabii şahsen bir gazeteci olarak bu durumdan müthiş keyif alıyorum, çünkü nihayet halkımız medyadaki şizofreniyi gördü ve satılmışlık tespitini yaptı. 1998'den beri tam 15 yıldır savunduğum tez doğrulandı: Türk medyasının gazetecilikle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur, çalışanları halkla ilişkiler pazarlamacıları, televizyon kanalları ahmak kutusu, gazeteleri ise Medyatik Tanıtım Broşürleri/Propaganda Prospektüsleri'dir. Gazetecilik yaptığını sanan bu güruhun asıl işlevinin ne olduğunu sonunda çok ama çok gecikerek de olsa halk gördü. Ama bu gecikme, her, ama her konuda (Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, özgürlükler, bireysellik, değişik olma hakkı, demokrasi, adalet, eşitlik, dayanışma, kültür, tarih, sosyalizm, liberalizm, Avrupa Birliği gibi konularda) inanılmaz büyük tahribatlara da yol açtı. Ülke, bu medya ile %100 yalanla ve %100 dezenformasyonla yönetildi. Hem de en az 33 yıldır. Yani tam bir kuşak boyunca... İşte onun için içinde yaşadığımız rejim hâlâ bir demokrasi değil.

 Şimdi bu konu niçin bu kadar önemli ve yaşamsal? Hayati, çünkü eğer bir ülkede medya halka haber verme, her türlü iktidarı denetleme, kamuoyunu bilgilendirme, bağımsızlık, ifade hürriyeti gibi gazetecilik mesleğinin temellerini oluşturan işlevleri yerine getirmezse, o ülkede demokrasiyi kurmak imkânsız hale gelir. Kısaca bağımsız medya yoksa, demokrasi de yok! Bu meslekteki ahlaki ve etik çöküntü bir ülkenin otoritarizm, totalitarizm, diktatörlük, faşizm ya da askeri bir rejim tarafından yönetildiğinin kanıtlarını oluşturur. Bu durumda bizdeki rejimin adı nedir? Nasıl tanımlanır? İlk aşamada 12 Eylül darbesiyle birlikte askeri vesayetin hüküm sürdüğü “Sinsi Totaliter Rejim” (STR), ardından ordunun islamcılarla iktidarı paylaşmaya karar verdiği STR soslu “Otoriter Rejim”, 2011 seçimleriyle birlikte iktidarı tek başına kullanan islamcıların kurduğu “Yeşil Faşizm”. Yeşil Faşizm, Gazdoğan'ın şahsında kristalleşen, tek adam diktatörlüğüne doğru kurumsallaşmak için, halen dolu dizgin hedefine gidiyor. Bu sistemin işleyebilmesi için medyanın kesinlikle zapt u rapt altına alınması şarttı ve bu gerçekleşti. 

Tabii bu bir günde olmadı, tam 33 yılda bu noktaya gelindi. Ünlü Fransız filozof Louis Althusser'in “devletin ideolojik aygıtları” teorisi mükemmel bir biçimde medyaya uygulandı. Bunu askerler Doğan Grubu ile birlikte, onu kullanarak başardılar. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) Ergenekon ve Balyoz davaları ile can derdine düşmesine kadar bütün ifade özgürlüğü davaları Genelkurmay merkezli olarak açıldı (TSK'yi demokrasi düşmanı olarak afişe ettiğim için sadece bana karşı 12 dava). Bu davalar açılırken linçi Doğan Grubu'nun “gazeteleri” gerçekleştirdi. Yani bu grup, ifade özgürlüğünü savunan gazetecileri linç etti. Bu aşağılık ve şizofrenik uygulamayı Hürriyet, Milliyet ve Radikal adındaki Medyatik Tanıtım Broşürleri, Genelkurmay'la işbirliği içinde yaptılar. Ben  davaları yağdırıp bunları susturarak hayatımı kurtardım, ama Hrant Dink öldürüldü, Baskın Oran can güvenliği için bir polisle yaşamaya mecbur bırakıldı, Orhan Pamuk yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Koskoca ülkede bu gruba karşı sadece iki gazeteci dava açma cesaretini gösterdi: Ahmet Şık tazminat davası açtı, ben de üçü Paris'te sekizi İstanbul'da olmak üzere toplam 11 dava açtım. Doğan Grubu'na karşı tek başıma verdiğim bu demokrasi mücadelesi toplumda pek fazla bilinmedi, çünkü bütün medya karartma uyguladı. Bazı İnternet sitelerine yansıdı, Kürt basını yer verdi, o kadar. 

Demokrasinin kurulabilmesi için iki devasa kuruma karşı çıkılması gerekiyordu: TSK ve Doğan Grubu. TSK'nin bugün geldiği durumu biliyoruz. Doğan Grubu'nu çökertmenin yolu basında anti-tekel kanununu çıkartmaktan geçiyordu, ama islamcılar vergi cezasını tercih ederek hem bu grubu sarsarak ehlileştirdiler, hem de kendi basın gruplarını kurarak aynı tekelci sistemi devam ettirdiler ve ortaya bir oligopol çıktı. Özetle değişen birşey olmadı, medya tamamen teslim alındı. 

Aslında basının bu hale gelmesinde belirleyici olay Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin 1979 yılında öldürülmesi oldu. Doğan Grubu bu cinayet sonrasında kuruldu ve o sırada gerçek bir gazete olan Milliyet'e kondu. Ardından sermayenin 2. dalga olarak basına girmesi Turgut Özal'ın, 1987'de Günaydın gazetesini satın alan Asil Nadir'i piyasaya sokmasıyla oldu. Medya dışındaki alanlarda büyük yatırımları (enerji, bankacılık, inşaat) olan bu işadamlarının Bab-ı Ali'ye el atmalarıyla meslek zıvanadan çıktı, ardından gelen ihaleci patronlarla birlikte süreç tamamlandı. Türkiye'de medya 1995'ten itibaren kesinlikle işlevlerini yerine getirmez bir duruma geldi. Kısaca tam 18 yıldır bu medya kamuoyunu oluşturmuyor yönlendiriyor, haber vermiyor dezenformasyon yapıyor, gerçekler yerine yalan pompalıyor. Bu duruma siyaset biliminde faşizm deniyor. Faşizm, ırkçılık, ayrımcılık, antisemitizm, cinsiyetçilik, milliyetçilik/ulusalcılık ve darbecilik temelli yayın yapan bu kuruluşlar, sonunda halkı ve yurttaşları hasta etti ve gündelik faşizmin aktörleri haline getirdi. İşte şimdi, bu büyük ayaklanma sayesinde bu patolojik ortamdan kurtulma sürecine girildi. Halkımız korkuyla baş etmeyi öğrendi, sorgulamaya ve hesap sormaya başladı. NTV, CNNTürk ve Habertürk'ü direnişçilerin basması demokrasiye giden yolun açılması açısından çok önemli bir kilometre taşı.

 Bu rezalete neden olan işbirlikçi patronlardan biri Gümüşhaneli otomotivci, bir diğeri gerçekten gazcı, öteki takunyalı Cumacı, en sonuncusu da okyanus ötesi salya sümük arz-ı endam eden yerli Humeyniliğe soyunmuş bir adem. Hiçbirinin basınla, demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, ilk kategorisi tamamen ihalelere odaklanmış, ikinci kategorisi ise islam cumhuriyetini kurmaya ahdetmiş halk ve demokrasi düşmanı yaratıklar. 

Gelelim sözde gazeteci, gazeteci-yazar ve gazetecilikle hiçbir ilgisi olmayan yazar taifesine... Bunların en önemli savunması şu: “Patronun dediğini yapmazsak işsiz kalırız!”. Kal kardeşim! Mesleğinin gereklerini yerine getirmediğin için her gün ağır şizofreni içinde yaşayacağına, aynada yüzüne bakamadığın için alkolik olacağına, 50 yaşına varmadan kalp krizi geçireceğine işsiz kal! Gazetecilik çok özel bir meslek; portakal ihracatçılığına benzemez! Bunu halk için, gerçekler için, demokrasi için, yeri geldiğinde ölümü bile göze alarak yaparsın. Eğer mesleki ahlakın varsa, etik senin için önemliyse, insansan, kendine ve halka biraz saygın varsa çek git başka iş yap! İnanır mısınız, ben bu Doğan Grubu'na karşı mücadele verirken, o sıralarda arkadaşım da olan bu gazetelerdeki yöneticiler, yayın yönetmenleri benimle karşılaşmamak için yollarda ağaçların ya da gördüklerı kulübelerin arkasına saklanıyorlardı, kaldırımda gizlenecek yer yoksa karşıya geçiyorlardı, bir davette isek sütünların arkasına kaçıyorlardı. Eğer yakalanırlarsa, kabak gibi karşıma çıkmak durumunda kalırlarsa “Erol çok özür dileriz, sana destek olamadık” diye günah çıkartıyorlardı. Bu tür durumları yayıncı dostum Ragıp Zarakolu da aynen yaşadığını bana anlatmıştı ve çok eğlenmiştik. 

Ego problemi olanlara birşey yapamam (bu zavallıların sayısı bir hayli fazla), ama yoldan çıkmış olanlara birçok meslek önerebilirim. Bu demokratik devrim ortamında kendilerini affettirme şansına sahipler ve gecikmeden bunu yakalasınlar. İşte yapabilecekleri meslekler: İnternet gazeteciliği, yayıncılık, yazarlık, halkla ilişkiler, şirketlerde/kurumlarda/belediyelerde basın danışmanlığı, dil biliyorlarsa tercümanlık, reklam ajanslarında metin yazarlığı, editörlük, üniversitelerde hocalık. Hiçbir şey yapamıyorsan Gezi Parkı sloganını yerine getirirsin: “Simit sat, onurlu yaşa!”.

 Gelelim kendimize, halkımıza ve kuracağımız demokrasiye... Artık bundan sonra hedefimiz, bireysel olarak bu yalan laboratuvarlarının zehrinden korunmak, ulusal düzeyde ise demokrasiye geçebilmek için yeni iletişim ve haberleşme yöntemlerini uygulamak olmalı; çünkü hem bu medya yapısını normalleştirmek imkânsız, hem de demokrasiyi kurmak artık çok acil.

 Bireysel olarak amacımız o çok değerli nöronlarımızı, faşizmden ve dezenformasyondan korumak olmalı. Bunun yolu da, ana akım medyayı oluşturan kâğıt paçavralarını evlerimize, işyerlerimize sokmamaktan geçiyor. Tuvalet kağıdı olarak bile kullanılmaz, çünkü mürekkepli! Televizyon da out! Ben ve ailem bunu yaklaşık 10 yıldır uyguluyoruz. Bağımsız ve özgür yayın yapan nispeten küçük tirajli gazeteler işimizi görecektir (Evrensel, Özgür Gündem, Birgün, Sol, Agos gibi). Tabii böylelikle bu gazetelerin satışları da artacak. İnternet gazeteciliğinin de son yıllarda daha kaliteli olduğunu da belirtmeliyim. T24 gibi haber siteleri, Bianet ve Küyerel gibi derinlemesine analiz yapan siteler günlük olarak takip edilirse haber ve yorum açığı rahatlıkla kapatılacaktır. Kürt sorunu ile ilgileniliyorsa o cephede müthiş kaliteli gazetecilik yapıldığını da burada belirteyim (örneğin Fırat Haber Ajansı sitesi). Eğer yabancı dil biliniyorsa, dış dünya da İnternetten izlenir. Bu televizyondaki yabancı kanallar (Fransızca TV5, İngilizce BBC ve CNN gibi) için de geçerlidir.

 Fikirlerin yaygınlaştırılması, demokratik örgütlenme, haberleşmede Facebook, Twitter ve Instagram'ın kullanılmasında, ayaklanma ile birlikte, Türkler inanılmaz bir dünya rekoruna imza attılar. Yapılan Tunus ve Mısır'ı solladı ve dünyada eşi benzeri görülmemiş bir başarı elde edildi. 31 Mayıs ile 1 Haziran arasında isyanla ilgili Türkiye merkezli (%50'si İstanbul'dan) tam 2 milyon tweet atıldı. New York Üniversitesi bu durumu muhteşem ve görülmemiş olarak değerlendirdi. Bu organizasyonu yapanlar müthiş bir profesyonellikle, uluslararası kontaklar ve ağları da göz önünde bulundurarak hareketin çok hızlı bir biçimde tüm dünyada duyulmasını sağladılar. İşte bu mükemmel iletişim, ülkedeki çürümüş, çökmüş medyanın yerini alacak. Demokrasiye geçişteki iletişim ve haberleşmedeki ana rolü bunlar oynayacak. Elimizde artık sonuçları test edilmiş ve başarılı olmuş iletişim araçları var: İnternet, Facebook, Twitter, Instagram. Bunlara bağımsız ve demokrat medyayı, çok iyi gazeteciliğin yapıldığı İnternet sitelerini ekleyince durum çözüme kavuşmuş oluyor.

 İlk önce TSK normalleştirildi, ardından halkımız ayaklandı, en sonunda da medya çöktü. Uğruna 1998 yılından beri savaştığım, bedeller ödediğim, demokrasinin önündeki bütün bu engeller birer birer kalktı. Bir kere bunları yaşamış olmak bile büyük bir şans ve mutluluk. Şimdi sırada demokrasinin kurulması, ardından Ermeni Soykırımı özrü ve nihayetinde de Avrupa Birliği üyeliği var. Bütün bunlar için, çocuklarımız ve torunlarımıza daha iyi bir Türkiye hazırlamak için mücadele etmeye değmez mi? Son söz yine aynı: “Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye.”

 

* 2013 Mayıs'ı Gezi Parkı sloganı