Paris-İstanbul hattında iki gelişme: Turizm Bakanlığı mahkum oldu ve “Sürekli Darbe Rejimi” kitabı çıktı

Erol Özkoray - 29/11/2010 12:18:26 (461 okunma)


Paris-İstanbul hattında iki gelişme: Turizm Bakanlığı mahkum oldu ve “Sürekli Darbe Rejimi” kitabı çıktı

Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz büyük düşün adamı Turhan Ilgaz’ın deyimiyle “Medyatik Tanıtım Broşürleri”ne (MTB: Hürriyet, Milliyet. Radikal, Cumhuriyet) toplam olarak 12 dava açınca ve bunu yapan ilk gazeteci olunca uygulamaya bayıldıkları sansür kaçınılmaz oldu. Bir de bu listeye tarihi kendi başlatma iddiasındaki Taraf’ı koyunca (bu gazete ilk kez benim 2000 yılında TSK’ya karşı başlattığım entelektüel mücadelenin 2008’de sadece kendisiyle hayata geçirildiğini sanıyor!), hiçbir zaman muhatap almadığım ve almayacağım islamci basını da üstüne ekleyince ortaya anormal bir durum çıktı. Biri manşetlik çok önemli bir haber (Turizm Bakanlığı’nın Paris’te kesin olarak mahkum olması), diğeri daha ikincil olan Fransa’da kitabımın yayınlanması Türkiye kamuoyuna yansımadı. İşin diğer sıra dışı yanı bu iki haberin de ana aktörü olduğum için kendim duyurmak zorunda oluşum. Tabii bu olgu, ifade özgürlüğünü katleden özgürlük yok edici 301 gibi mongoloid ve barbar kanunların yanı sıra, bu ülkede Batı normlarında bir basın olmadığını da kanıtlıyor. Kendisi ile ilgili haberi yapmak zorunda kalan herhalde dünyadaki ender gazetecilerden biriyim. Tabii bu durumun beni hiç mutlu etmediğini ve çok anormal bir vaka olduğunu da belirtmeliyim. Hakkında haber yapılması için her türlü şarlatanlığı yapan medya manyaklarından olmadığım sanırım biliniyor. Daha da ötesi, Bourdieu’nün de dediği gibi, bir entelektüelin işinin televizyonlara çıkmak değil, kitap yazmak olduğunu defalarce yazılarımda açıklamış biriyim; ama çok hayati bir durum var: Özellikle ilk konuda 2003 yılında linçe uğradığımdan (Genel Kurmay’ın Doğan Grubu ile planladığı ilk linç), bütünüyle aklandığımı kamuoyuna aktarmak için bu yazının yazılması şart oldu. Bu linçlerin (yalan haber, iftira, hedef gösterme, kara çalma, kişilik haklarına saldırı), “Sinsi Totaliter Rejim”de (STR) nasıl bir işlev gördüğünü, askerlerin muhalif bir kişinin kamuoyu önünde saygınlı
ǧını yok etmek için bu faşist yöntemi kullandıklarını, Hrant Dink suikasti ve Orhan Pamuk’un içine düşürüldüğü durum göz önüne alınınca, devlet tarafından hangi kriminel amaçlara hizmet etmek için linçe başvurulduǧu konunun bir diǧer önemli boyutu.

DAVİD VE GOLYAT SAVAŞI

Ülkenin tümünü ilgilendirdiği için en önemlisi ile başlayalım. 87 yıllık Cumhuriyet tarihinde, yurt dışında açılan ilk ticari davada devlet kaybetti ve Turizm Bakanlığı Paris’te mahkum oldu. 1998 yılında Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na karşı Paris’te, sahibi olduğum İdea Communication Corporate adlı ileteşim ajansı tarafından açılan davayı kazandığımı Yargıtay 28 Ekim 2010 tarihinde açıkladı ve bakanlığı 700.000 TL ödemeye mahkum etti. Türkiye’nin 1997 yılında yedi Avrupa ülkesinde (Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, İspanya ve Portekiz) dış tanıtımını yapan şirkete ödenecek miktar, ödenmeyen faturaları, faizleri, adli giderleri ve tazminatı da kapsıyor. Paris Adliye Sarayı’nda görülen ana dava 2003 yılında kazanılmış, ardından 2007’de Paris Temyiz Mahkemesi bu kararı onamıştı. Yargıtay sürecinde bakanlığın, verilen iki yıllık süre içinde borcunu ödememesi, hukuki sürecin 12 yıl sonra kesin bir biçimde sona ermesine neden oldu. Bu kararla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yurt dışında kendisine karşı açılmış olan ilk ticari davayı kaybederek, 87 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kez mahkum oldu.


John Rawls’ın da dediği gibi, bir devlette adaletin uygulanabilmesi için tek şart rejimin bir demokrasi olmasıdır. Onun için bu dava Fransa’da kazanıldı, yoksa bu davanın Türkiye’de rüyalarda bile görülmesi imkansızdı! Üç aşamada kazanılan bir dava gibi görünüyor ama birçok alana yayılan yan davalarla birlikte 25’i dava olan 30 hukuki prosedürden bahsediyoruz. Bu davanın siyasi, etik ve ahlaki boyutları benim açımdan ticari yanından çok daha önemliydi. Dava süresince Camus’nün “Başkaldıran İnsan”ı gibi davrandım ve “Hayır!” dedim. Böyle davranmazsanız, taviz vermeye kalkarsanız totaliter devlet sizi Di Pietro’nun söyledi
ǧi gibi “sivil ölüme” mahkum eder. Onun için yoluma kim çıktıysa hemen dava açıp susturdum. Buna Doğan Grubu ve Genel Kurmay’da dahildir. Bu noktada en iyi müdafaa hücümdur. Size acımayana ve yok olmanızı isteyene karşı, siz de ayakta kalmak için bütün gücünüzü (entelektüel, materyel, zaman ve enerji) seferber edeceksiniz. Bu stratejide diyalog kurmak yoktur. Şiddeti ve yalanı yönetim biçimi olarak seçmiş bir STR’de, cellatlarla diyalog kurmak ve ayaklarına gitmek (devlet görevlileri ile görüşmek, televizyonlarına çıkmak), kaçınılmaz sona doğru insanı sürükler. Adeta dümeni kırık bir gemiye dönülür. Halbuki proaktif yöntemde olayları siz belirlersiniz. Bu yol zaferi getirdi. 

Bu dava aslında teknik bir alacak davasının çok ötesinde, devlette görülen yolsuzluğun da yargılandığı bir dava oldu. Bu davada devletle, hükümetle, bakanlıkla, bürokrasiyle, Genel Kurmay’la ve medya ile (özellikle Doğan Grubu) tam 12 yıl süren total bir mücadeleye girildi. Bu kadar iktidar odağı, bağımsız, tek kişi için tabii ki çok fazla ve pek görülmemiş bir durum. Tam bir “David ve Golyat” savaşı oldu.

FAŞİST BASIN GRUBU

Bu davada rejim de yargılandı, Türkiye’deki STR’de masaya yatırıldı. Bu süreçte ulusal basının (Doğan Grubu) ne olduğu da ortaya çıktı. Yani bir alacak davası ile hem sistem, hem rejim, hem devlet, hem de medyanın gerçek işlevleri iyot gibi açığa çıktı. STR ve bu devletin neler yapabileceği bütün boyutları ile görüldü. Tüm bunlara da Kıvrıkoğlu’nun Paris’te mahkum olmasında kilit bir rol oynamam neden oldu.

2003 yılında, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) aleyhine Paris’te dava açan dönemin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’na karşı RSF’nin şahidi olunca ve görevdeyken mahkum olmasını sağlayınca, TSK’nın emri ve işbirlikçi Doğan Grubu’nun uygulamasıyla linçe uğradığımda, Genel Kurmay, Turizm Bakanlığı davasını gündeme getirdi. Çok da iyi oldu çünkü Ergenekon Davası’ndan tam beş yıl önce bütün maskeler düştü. Bir otomotivcinin grubu, basın özgürlüğünü savunan bir entelektüeli yok etmek için Genel Kurmay’ın emrinde kolları sıvadı. Bu rezaleti hayata geçiren ana aktörler Ertuğrul Özkök (Hürriyet), Mehmet Yılmaz (Milliyet), İsmet Berkan (Radikal) ve patronları Gümüşhaneli Aydın Doğan oldu. Bu sözde gazeteciler askerin oluruyla, tetikçi olarak Mine G. Kırıkkanat adlı (MGK) “yüksek topuklu faşisti” seçtiler. Adı gibi militarist olan MGK adlı faşist beni hedef gösteren “Aramızdaki hainler” başlıklı bir yazı bile yazmaya cüret edebildi. Hrant’ın üzerine kapanan kapının bir benzerini ondan üç yıl önce üzerimde test ettiler. Ama hem Paris, hem de İstanbul’da davaları bu MTB’lere yağdırınca suspus oldular. Böylece yılan daha yumurtadayken yok edildi. 

Bu süreçte Doğan Grubu’nun piyonları olan yalancı şahit enflasyonu yaşadık: Tekaüd Paris Büyükelçisi Tanşuğ Bleda, sahibinin sesi Oktay Ekşi,fotoğrafçı Gökşin Sipahioğlu, dönemin Galatasaray üniversitesi rektörü Erdoğan Teziç, sıradan hoca Turizm eski bakanı Abdülkadir Ateş. Bunlara bir de Galatasaray Lisesi’nden tanıdığım bir dizi küçük adam eklendi: organizatör Ahmet San ve turist rehberi Mümtaz Teker. Bunların hepsi biat ettikleri, yayınları ile ırkçı ve faşist olduğu artık su götürmeyen Doğan Grubu’na diyetlerini ödediler. Bu piyonlara karşı, davalardan bıktığım için yalancı şahitlikten dava açmadım ve Allah’a havale ettim. Patronlarına yoğunlaştım. 

Sonunda iki kurum (TSK ve Doğan Grubu) layık oldukları sonla tanıştılar. İlki Ergenekon Davası ile iktidarını büyük ölçüde yitirdi, imaj erozyonuna uğradı ve yanıp tutuştuğu açık darbe yapma (gizli faşizmden açık faşizme geçiş) olanağını yitirdi. Faşist mizansende ana rolü oynayan sözde gazetecilerinin hepsi görevlerinden oldular. Doğan Grubu da vergi borcu nedeniyle çöktü. Devletin özgürlük yok edici totalitarizmine karşı bireyselliği, özgürlüğü, bağımsızlığı, ahlakı ve etiği temsil ettiğim için buradayım, çünkü bunlar zamana dayanan evrensel değerlerdir. Tabii ilk işim bu mücadelenin ve büyük zaferin yeni kuşakların da faydalanabilmesi için kitabını yazmak olacak. Olay özetle, bir bireyin totaliter devlete karşı zaferidir.

Kazanılan davanın siyasi boyutu bu. Bu aşamada ekonomik ve hukuki uygulamadan sorumlu olan tek kişi var: Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay. CHP döneminden tanıştığımız Günay herşeyden önce bir avukat olduğu için, Yargıtay kararının ne anlama geldiğini çok iyi bilir. Ondan önceki bütün bakanlar hukuksuzluğu seçmişler ve hiçbir mahkeme kararını uygulamamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin yolsuzluğa en fazla bulaşmış bakanlıklarından biri olan bu bakanlıkta, kazanılan bu davanın yolsuzluklara karşı da bir zafer olduğunu bakalım Günay değerlendirebilecek mi? Üstelik bu aynı zamanda STR’ye karşı da bir zafer. MGK toplantılarına katılarak askeri vesayetten kurtulunmuyor! Tabii MGK’nın la
ǧvının yer almadıǧı bir referandumla da demokrasiye hiçbir zaman geçilemiyor! Diğer taraftan bir hukuk adamı olarak Günay, hukuğa saygılı davranacak mı? Önümüzdeki bir ay içinde göreceğiz.

KİTAP DÖRT ÜLKEDE YAYINLANIYOR

Biraz da utanarak Paris’te geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan kitabıma geleyim: “La Turquie: Le putsch permanent” (Sürekli darbe rejimi). Fransa kamuoyunda kitap büyük bir ilgi gördü ve 2011 başında ikinci baskısını yapacak. Kitabı yazmamdaki ana amaç, Batı’daki karar vericilere Türkiye’deki sistemin, rejimin ve devletin gerçek yüzünü göstermek, bunun ideolojik temellerini anlatmak ve mekanizmanın nasıl sinsi bir biçimde anti-demokratik yöntemlerle işlediğini kanıtlayarak, ülke hakkında doğru kararlar alınabilmesi için siyasi verileri sunmaktı. Kısaca Türk usulü faşizmi kanıtlamaktı.Barosso dahil kitap bütün önemli karar vericilere ulaştı ve aldığım mektuplardan anlaşıldığı üzere ciddi bir yankı yarattı. Bu kitapla Batı da, aslında Türkiye’nin rejimi konusunda nasıl yanıltıldığını ve başına çözülmesi güç bir bela aldığını gördü. Paris ve Brüksel’de düzenlenen beş konferansla ve Fransız medyasında yer alan çeşitli söyleşilerle kitabın daha geniş kitlelere ulaşması sağlandı. Kitapta Türkiye’nin AB üyesi olması savunuluyor, ama bu bugüne kadar yapıldığı gibi gizleyerek, saklayarak “biz iyiyiyiz, bizi alın!” safsatasının ötesinde, ülkenin bütün totaliter gizli mekanizmaları gün ışığına çıkartılarak yapılıyor. Yani AB kiminle flört ettiğini daha net görüyor. 

Kitap Fransa’nın dışında da yankı buldu ve İngilizce ile Ermeniceye çevriliyor. 2011 de ABD, Kanada ve Ermenistan’da da yayınlanacak. 2011 yılında yine Fransızca olarak yazacağım “Sinsi Totaliter Rejim” (La Turquie: Le totalitarisme sournois) adlı kitap Türk siyasi rejimini tarihi perspektif içinde inceleyecek, böylece son 30 yılı inceleyen ilk kitap ile bütünleşecek.