Rafaël Lemkin ve Soykırım (1)

Erol Özkoray - 11/12/2009 22:33:12 (859 okunma)



Rafaël Lemkin ve Soykırım (1)

Zaman ve tarih, Soykırımları gündemden hiçbir şekilde düşüremez. Soykırımlar ve Soykırım suçluları insanlığa karşı suç işlediklerinden, hem hukuk önünde, hem de siyasi anlamda hesap vermek durumundadırlar. Onun için bu topraklarda yaşanmış olan bütün Soykırımlar (etnik, dini, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel), totaliter devlet, tarihi ile yüzleşip, özür dilemedikçe gündemin tepesinde kalmaya hep devam edecektir. Diğer taraftan, toplumun kafa sağlığına kavuşması ve bunu koruyabilmesi için de devletin yapılmış bütün Soykırımlar için taraflardan (Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Kürtler ve Aleviler) özür dilemesi şarttır. Ancak bunu totaliter devletin değil, yerine kurulacak olan demokratik devletin yapacağını da biliyoruz. Eğer Almanya, Yahudilerden SHOAH için özür dilemeseydi, bugünkü Almanların oluşturduğu toplum, katliam kültürü ve ırkçılık süreceğinden çok ağır hastalıklı bir toplum olurdu. Ama özür, Alman toplumunu olumlu anlamda normalleştirdi ve özellikle yeni kuşakları kafa sağlığına kavuşturdu.Erich Fromm’un tanımlamasıyla bugünkü Türk toplumuna “Nörotik Toplum” diyorsak, bunun temelinde özür dilenmemiş Soykırımları aramak gerekir. 

Soykırım kavramını kullanmak hayati önemdedir ve işin Anayasa’sını da başından koymak gerekir. Soykırım kavramı çok özel durumlarda geçerlidir veönüne gelen olaya Soykırım denemez. Soykırım, insanlığın tümünü ilgilendiren çok ciddi evrensel bir suçtur. İşte tam bu noktada “Katliam”ı kesinlikle Soykırım’la karıştırmamak gerekir. Eğer geçmişte bir merkezden devletin denetiminde gerçekleştirilen, ideolojik temeli (ırkçı) olan, bir coğrafyada yaşayan etnik, dini, sosyal ya da siyasi bir gruba karşı yapılan organize ve sistematik kitlesel yok etmeler (bunlar Soykırım’ı oluşturan temel kriterlerdir), Soykırım denmeden tanımlanırsa, “Katliam” gibi anlık gelişen olaylar ve görece daha hafif tanımlamalar ön plana çıkar. Bu noktada taviz verilince, hem toplum eğitilmediği için patoloji tedavi edilemez -dolayısı ile yeni Soykırım’lara ortam hazırlanmış olur-, hem de ırkçı devlete meydan boş bırakılır. Onun için bir olay Soykırım’sa, onu Soykırım olarak adlandırmak şarttır. Örneğin, Ermeni Soykırımı konusunda bundan 15-20 yıl önce öncülük yapmış olan entelektüellerin, daha sonra totaliter devletin baskılarından ve tacizlerinden bıkarak bu konuda taviz vermeleri (aslında fazla da suçlayamıyorum, çünkü totaliter devletin “sivil ölüm” stratejisi insanı canından bezdirir), siyasi olarak çok büyük bir hataya neden olur. Çünkü günümüz Türkiye’sinde Soykırım tehditi, Demokles’in kılıcı gibi hâlâ halkların tepesinde sallanıyor. Yani, bugün Soykırım dediğimizde, tarihin derinliklerinde saklı olan ve herhangi bir muhatabı bulunmayan MÖ 146 yılında tamamen yok edilmiş olan Kartaca’dan, bir tarihi olaydan bahsetmiyoruz. Ermeni, Alevi ya da Kürt Soykırımı dediğimizde bu halklar yaşıyorlar, bunlara neden olan devlet de ayakta. Kısaca, günümüz Türkiye’sinden söz ediyoruz. 

Türkiye, hem Soykırım inkârcısı bir ülke olduğundan, hem de devlet, Soykırım’ı bir siyaset olarak yurttaşlara (etnik, dinsel, ekonomik, sosyal ve siyasal gruplar) karşı sürekli kullandığından, Türkiyeliler için (en riskli kategoriler olan Aleviler ve Kürtler başta, ardından da Ermenilerle Yahudiler gelmek üzere) Soykırım hâlâ çok büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Özetle, Soykırım geleneği olan bu totaliter devlette, Soykırım’lardan kurtulmanın yolu, konuyu sadece Ermeni Soykırımı ile sınırlandırmanın çok ötesinde, bütün Soykırım’ların tanınması için mücadelede etmekten geçiyor. Onun için, benim de imzaladığım Ermenilerden özür metni, Soykırımcı totaliter devlet ortamında iyi niyetli bir girişim olmasının ötesinde çok fazla bir anlam ifade etmiyor; çünkü Soykırımcı ve ırkçı totaliter devlet, Kürt-Türk ve Alevi-Sünni fayları üzerine fazla mesai harcayarak, geleneğine uygun bir biçimde halklara hiç acımadan, yeni Soykırımlar planlıyor. 

Ermeni Soykırımı tetikledi

Bir kere işe büyük hukukçu ve Soykırım kavramını yaratan, Türkiye’de hak ettiği kadar tanınmayan Rafaël Lemkin’le (1900-1959) başlayalım. Lemkin’in entelektüel çabasını/yolunu ne kadar iyi anlarsak, Türkiye’deki Soykırımları ve devletin Soykırımcı mantığını/politikalarını da o kadar kolay algılarız. 

Polonya’da doğan Yahudi kökenli Rafaël Lemkin daha 21 yaşındayken bir olaydan derinden etkilendi ve bu durum bütün hayatını belirledi: Ermeni Soykırımı’nın mega organizatörü Talat’ın Berlin’de Tehlerian tarafından 14 Mart 1921 tarihinde öldürülmesi. O sırada Lwow’da (Polonya) filoloji eğitimi yapan, toplam 9 dil konuşan ve 14 dili de okuyan Lemkin, Berlin’deki Tehlerian Davası’ndan etkilenerek filoloji eğitimini yarıda bıraktı ve hukukçu olmaya karar verdi. Yani sanıldığı gibi Yahudi Soykırımı (SHOAH), entelektüel olarak Lemkin’i tetiklemedi, kitlesel cinayetlere ve yok etmelere hukuki olarak uluslararası bir yaptırım getirilmesi konusunda cezasız kalan Ermeni Soykırımı onu harekete geçiren ilk olay oldu.

Lemkin, Soykırım kavramını ilk kez, 20. yüzyılın ilk Soykırımı olan Ermeni Soykırımı için kullandı. Lemkin’in bütün notları ve anılarında Ermeni Soykırımı meselesi hep ön planda yer alır, felsefesinin merkezindedir ve bir hukukçu olarak entelektüel çizgisini belirler. İlk aşamada Lemkin’i Lemkin yapan Ermeni Soykırımı’dır; ardından kavramın 1943’te kendi yazılı metinlerinde yer alması ise SHOAH ile olur. SHOAH, Nazilerin imha kamplarında Ziklon B gazı kullanılarak endüstriyel yok etme ile 1942 yılında başladığı için (Nazilerin, Doğu Cephesi’ndeki silahla tek tek öldürme anlamına gelen, “Kurşunla SHOAH” uygulamasını bir kenara bırakırsak), Lemkin’in Soykırım’la ilgili kavramsal ve hukuki çalışmaları bu durumda -Talat’ın 1921’deki cehenneme doğrudan yolculuğunu temel alırsak- tam 21 yıl sürdü, ilk çalışmasının ana eksenini de Ermeni Soykırımı oluşturdu. Bunu şu açıdan belirtmek gerekiyor; Lemkin için söylenen hep, Birleşmiş Milletler’in (BM) ısmarladığı çalışma ile, 1946’da Soykırım kavramını sadece SHOAH için bulduğu yönündedir. Bu durum Türkiye devletinin ve onun işbirlikçi inkarcılarının da işine gelir ve bu gerekçeyi öne sürerler. Halbuki Lemkin için, Soykırım kavramının tarihi, hukuki ile entelektüel kökeni Ermeni Soykırımı’dır ve 21 yıl süren entelektüel çalışma sonunda ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihini etkileyen bu tür kavramlar ile teorik çalışmalar öyle birkaç yılda ortaya çıkmaz. Zaten ondan dolayı BM için Lemkin adı ön plandadır. Kavramın yaratıcısı olarak Soykırım konusunda dünyadaki en önemli otorite ve tek uzmandır. Hayatını bu konuya adamış bir insandır söz konusu olan. 

Yahudi Soykırımı: SHOAH

Lemkin, kendi deyimiyle “bir milyon masum Ermeninin hıristiyan oldukları için toplu olarak öldürülmelerinden ve bunun cezasız kalmasından”derinden etkilenirken, Tehlerian’ın Talat’ı öldürmesi ve ardından beraat etmesini de, “insanlık vicdanı adına, adaletin tecelli etmesi” olarak değerlendirir. Tehlerian Davası tutanaklarını okur ve Lwow hukuk fakültesine başlar. Hukuk hocasıyla Talat konusunu tartışır ve niçin yargılanamadığını sorar, o da Lemkin’e “Devletlerin hükümranlık prensibi”ni neden gösterir. Bunun üzerine Lemkin, milyonlarca insanı öldürmek için gerekçe oluşturan bu prensibin artık kadük olduğu cevabını verir ve bu konudaki uluslararası hukuktaki boşluğu doldurarak canilerin cezalandırılması için çalışmaya and içer. “Katliam kültürü”nü kullanan Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 19.yüzyıldan beri Ermenilerin uğradıkları katliamlar onu çok etkiler ve bu durum sonunda 1915 Soykırımı’na kadar gider. 

20. yüzyılın ikinci büyük Soykırımı olan Ukrayna’daki toprağın kollektifleştirilmesi politikası (Stalin’in, toprak sahibi olan Kulaklardan arındırma politikası) açlıktan en az 4 milyon köylünün yok olmasına yol açarken, Lemkin bu olayı da incelemeye alır ve Soykırım politikalarının uygulanmasında ekonomik öğenin önemini keşfeder. Açlığın, Stalin tarafından suni olarak organize edilerek bir yıldan biraz fazla bir sürede milyonlarca insanın yok edilmesi Lemkin’i şoke eder. Bir topluluğu (siyasi, etnik, dinsel ya da ulusal) ekonomik olarak çökertmenin Soykırımın habercisi olduğunu ve Soykırımın bunun üzerine inşa edildiğini Ukrayna örneği ile bulur. Ermeni Soykırımı ve Ukrayna Soykırım’ından sonra Lemkin, ulusal, dini, etnik ve sosyal grupların yok edilmelerini engelleyecek uluslararası bir bir kanun üzerinde çalışmaya karar verir. 
İlerde de göreceğimiz gibi, Lemkin kriterlerine göre Ermeni Soykırımı, “Total Soykırım” olarak adlandırılabilir (Etnik, Sosyal, Kültürel, Dini, Ekonomik, Biyolojik, Fiziki Soykırım). Ukrayna Soykırımı ise Ulusal, Ekonomik ve Fiziki Soykırım kategorisine girer.

30 Ocak 1933 tarihinde Hitler, Almanya’da iktidara geldiğinde, Lemkin uluslararası ceza hukukunun önde gelen adlarından biri olarak Batı’da çok iyi tanınır ve Polonya’nın en önemli ceza savcısıdır. Hitler’in Yahudileri toplu olarak imha edeceğini daha o tarihte öngörür. SHOAH bundan tam 9 yıl sonra 1942’de başlayacak, 3 yılda 1.500.000’u çocuk olmak üzere toplam 6 milyon masum Yahudi, Nazilerin bulduğu endüstriyel yöntemle gazlanarak (Ziklon B) yok edilecektir (Ocak 1942-Ocak 1945). 

İktidarı olmayan güç: Lemkin 

1933 yılının Ekim ayında, Milletler Cemiyeti’nin desteğinde Madrid’de düzenlenen Avrupa Ceza Hukuku’nu birleştirmeyi amaçlayan, Ceza Hukuku Derneği’nin düzenlediği toplantıya (V. Toplantı) Lemkin çalışmalarının ilk aşaması olan ileri bir metin gönderir. Bu metin 1927’de yaptığı bir çalışma olan “uluslarararası boyuttaki ceza konularının listesi”nin geliştirilmiş halidir. Buna göre Lemkin iki alan daha açar: “Barbarlık Suçları” ve “Vandallık Suçları”. Ona göre ekonomik baskılar kitleleri ve toplulukları korkutarak acil olarak başka ülkelere sığınmaya zorluyordu. LemkinBarbarlık Suçu”ndan kişileri ya da toplulukları hedefleyen, en ağırı da bir etnik, dinsel ya da sosyal grubu toplu olarak ortadan kaldırmayı hedefleyen suçları anlıyordu. “Vandallık Suçu” ise bir topluluk tarafından üretilmiş olan kültürel eserlerin yok edilmesi anlamına geliyordu. Lemkin’in teklifinde yer alan ilk maddede ekonominin bir topluluğun, ya da grubun ayakta kalabilmesi için hayati önem taşıdığını, ancak böylelikle özgürlüğünü, şerefini, yaşamını ve vücut bütünlüğünü koruyabileceğini belirtiyordu. Ekonomi ile ilgili bu bakış açısını Lemkin, daha sonra Yahudi Soykırımı konusunda daha da geliştirdi. Lemkin’in metni tabii olarak Nazi Almanyası temsilcilerinin toplantıyı terketmelerine neden oldu. Sovyet tarafında ise Andrei Vişinski (daha sonra 1936, 1937 ve 1938 yıllarındaki düzmece Moskova Davaları ile ünlenecek olan Savcı), Lemkin’in metnine “kapitalist dünyanın Sovyet içişlerine karışma” gerekçesiyle karşı çıktı. Lemkin’in uluslarararası kanun teklifi böylelikle reddedilirken, iki totaliter devlet işbirliği yapıyordu. Bundan sonra Lemkin, Madrid Toplantısı’ndan sonra elinde kalan metni geliştirerek ilk önce 1944’te kitaba dönüştürecek (Axis Rule in Occupied Europe), ardından da bu çalışma “BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Antlaşması”nın (1948, yürürlüğe giriş 1951) metnini oluşturacaktır. 

Polonya’nın 1939 Eylül’ünde Naziler tarafından işgali ile birlikte, ülkesinde ünlü olan Savcı Lemkin hemen saklanır; çünkü, ileride de göreceğimiz gibi, toplumun organize olmasını ve direnişi engellemek için “Sosyal Soykırım”da ilk önce entelektüeller ortadan kaldırılır (bu arada hemen belirtelim, Ermeni cemaatini etkileyen bir kamuoyu önderi olarak Hrant Dink cinayeti, “Sosyal Soykırım” kategorisine girer). Nazilerin, Guernica (İspanya iç savaşında Nazilerin savaş provası yapmak için bombaladığı Bask kasabası; Picasso’nun ünlü Guernica tablosu da bu olayı resmeder) bombardımanının aynısını uyguladıkları Varşova’yı, 6 Eylül’de halkın arasına karışarak trenle alelacele terkeder. Alman uçakları trene saldırınca ormana kaçar. Yorgunluktan yedi saat uyur ve Alman top ateşiyle uyanır. Yanındaki üç kişi ölmüştür. Ormanda, inanması güç bir zoraki göçebelik hayatı sürer. Pusulayı şaşırmış bir biçimde köylü kıyafeti ile ormanda dolaşır ve bir Sovyet askeri tarafından yakalanır. Rusların sorgulama tekniklerini ve psikolojilerini çok iyi bildiği için bundan da kurtulur. Amacı bir an önce Litvanya üzerinden İsveç’e, oradan da ABD’ye gitmektir. Vilnius’a vardığında, dostu olan İsveç Adalet eski Bakanı Karl Schlyter’e telgraf gönderir ve bir süre sonra Stockholm’e geçer. İsveççeyi iki ayda öğrenir (böylelikle konuştuğu dil sayısı da 10’a yükselir) ve “göçmen depresyonu”na girmemek için üniversitede ders vermeye başlar. Bu arada kitabı için araştırmalarına hız verir. ABD’ye gidiş yolu daha belli değildir. Sonunda vize alarak, SSCB üzerinden trenle 10 günde Vladivostok’a varır. Oradan da bir Japon gemisiyle 1940 Nisan’ındaVancouver’e ulaşır. Lemkin ülkesinin işgalinden tam yedi ay sonra artık ABD’dedir. Aydınların, entelektüellerin, sanatçıların Faşizmden ve Nazizmden kaçarak kurtulmalarının o dönemde ne kadar güç ve zor olduğunu Lemkin’in macerası kanıtlar.

2. Bölüm: Nürnberg ve BM Sözleşmesi; Soykırım nedir? Lemkin ve BM kriterleriyle Türkiye’nin Soykırımları