Seçimler ve “Büyük Kriz” öncesi siyasetin ABC'si

Erol Özkoray - 25/05/2011 20:27:14 (343 okunma)


Seçimler ve “Büyük Kriz” öncesi siyasetin ABC'si

2001 yılında, AB üyelik sürecindeki bir Türkiye'nin önümüzdeki on yılı bu sistem, bu rejim ve bu devletle çıkarmasının imkânsız olduğunu yazmıştım. Bu durumu siyaset bilimini kullanarak geleceğe bir projeksiyon yaparak belirlemiştik. 2011'deyiz, on yıl geçti ve artık deniz tamamen bitti. Tabii bu arada yedi darbe girişimi de oldu... Yani yazımızın hemen ardından 2002'de ilk darbe girişiminin yapıldığını Ergenekon Davası ile öğrendik. On yılı geniş bile tutmuşuz. Bu süre içinde Kürt Barışı treni sayısız defa kaçtı. Artık Türkiye, bugün itibari ile çıkışı olmayan bir tünelin içinde. Ya zorla çıkış kazılacak, ya da tünelden geri dönüp sil baştan yeni bir “Radikal Reformist” döneme girilecek. Yani bir devrimden bahsediyoruz. Devrimin burada anlamı demokrasidir.

Durum bu kadar net, ama bir o kadar da vahim. Seçim sonrası Türkiye'nin artık bir iç savaşın eşiğinde olduğunu bilgili, birikimli, akıllı ve zeki olan herkes görüyor. Tabii bir iç savaşın bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaket olduğunu da unutmayalım. Nasıl bugünlere geldiğimizi anlamak için ülkeye özel, analiz yapmamız da gerekmiyor. Dünyanın her ülkesinde geçerli olan siyaset biliminin temel kurallarını aşağıda sıralayınca bu ülkede sistem-rejim-devletin ne olduğu zaten çok açık bir biçimde görülüyor. Demokrasisiz bir seçimin nasıl bir patoloji olduğu anlaşılıyor. Aşağıdakı her başlık, eğer olumlu uygulanırsa bir ülkeyi demokrasi yapan evrensel kavramlardan oluşuyor. Ama bizde olduğu gibi tam tersini de yapınca ceberrut devletin içine düşülüyor. Siyasal ve toplumsal olarak bu ülke nasıl adım adım iflas ettirilmiş hep birlikte görelim.

1. Sağ ve sol partiler olmayınca 
Siyasette ana akımlar çifttir: Sağ ve sol. Bu iki ana siyasi blokun ana gövde partileri (sağ ve sol parti) vardır. Merkez diye ana bir siyasi akım yoktur. Merkez partiler olabilir ama bunlar geçicidir. Koalisyonlara stepne olan çıkar partileridir ve yolsuzluğun sürekliliğini sağlarlar. Zaman içinde en iyi ihtimalle küçülürler, normal olarak ise yok olurlar. Ama eğer sağ ve sol ana gövde partiler yoksa sistem totalitarizme kayar. Totaliter tehlike yakınlaşır ve bir süreç sonunda rejim totaliter olur.

2. Liberal ve sosyalist/sosyal demokrat parti olmayınca
Eğer bir ülkede liberal (sağ) ve sosyalist/sosyal demokrat (sol) partiler yoksa durum çok vahim demektir. Sadece bir tek ideoloji/doktrin, bu iki ideoloji/doktrinin can düşmanıdır: Faşizm. Eğer bir ülkede bu ana iki ana siyasi akım yok edilmişse ve hâlâ da yoklarsa, o ülkede faşizm hüküm sürüyor demektir.

3. Seçme-temsil-denetleme üçlüsü işlemeyince
Parlamenter demokrasi bu sihirli üçlü üzerinden isler: Seçme-temsil-denetleme. Eğer halklar temsilcilerini seçemiyorsa (partilerde ön seçim), seçilenler onu temsil etmez, lidere bağlı olurlar ve dolayısı ile denetlenemezler. Bu da yolsuzlukların anormal boyutlara ulaşmasına neden olur. Böylesine hastalıklı bir yolsuzluk ortamında demokrasi gelişmez ve oligarşik bir yapı oluşur. Parlamenter demokrasi yozlaşır ve rejim otoriter parlemantarizme dönüşür.

4. Parlamentonun amacı halkı temsil olmayınca
Toplumsal sorunların çözüm yeri parlamentolardır. Burjuva demokrasilerinin en büyük buluşu da bu noktadadır. Bu durum komünist partilere de uygulandı. Bu tür partiler parlamento dışı muhalefet yapmamaları için sistemin içine dahil edildiler ve sorunlar legal platforma taşınmış oldu. Parlamenter sistemlerde amaç bir yanda halkın en iyi şekilde temsili olurken, diğer taraftan siyasi istikrar için seçim sistemlerine bağlı olarak çoğunluk sistemleri de uygulamaya konuldu. Burada amaç mümkün olduğu kadar çok partiyi (dolayısıyla kitleyi) parlamento dışında bırakmak değil, ülkeyi yönetecek bir çoğunluğun seçimler sonucu ortaya çıkmasını sağlamaktı. Bunu da hem seçim sistemleri, hem de makul seçim barajları ile sağladılar. Ama her iki alanda (çoğunluk sistemi ve seçim barajı) anormal önlemler alındığında, bazı durumlarda halkın yarıdan fazlası parlamentoda temsil edilemeyeceğinden, burada yine otoriter parlamentarizme kayılır, oligarşik bir sınıf yaratılır ve totaliter tehlike doğar. Toplumsal sorunlar fay hatları haline gelir, hiçbir çözüm üretilemez ve ülke uçurumun kenarına gelir dayanır.

5. Çoğulculuk hiçe sayılınca 
Bir rejimi demokrasi yapan ana unsurlardan biri çoğunluğun oluşması değil, asıl çoğulculuğun sağlanması, korunması ve uygulanmasıdır. Böylelikle her türlü siyasi ses, renk, düşünce hayat alanı bulur. Ama çoğunluk bu durumu hiçe sayarsa, yine otoritarizme kayılır ve ortaya faşizm çıkar. Çoğunluğun, çoğulculuğu ezdiği, yok ettiği, yaşam hakkı tanımadığı yerde faşizm var demektir.
Demokrasi çoğunluğun zorbalığı değildir.

6. Siyasi arz ile toplumsal talep kesişmeyince
Siyasi arz ve toplumsal talebin kesişmesi demokratik bir ortam kurulması için bir ön koşuldur. Partilerin siyasi ve toplum projelerinin toplumsal talepleri karşılaması gerekir. Siyasetle toplum arasındaki kopukluk eğer anormal bir biçimde seyrediyorsa, o ülkede büyük kriz çıkar ve ülke demokrasi hedefinden hızla uzaklaşır.

7. Bütün sistem çözümsüzlük için çalışınca
Demokratik ülkelerde devlet yurttaşın hizmetindedir ve bu ilişkide sistemin bütünü yurttaşın lehine çalışır. Eğer yurttaş karşısında öncelik devletteyse ve onun çıkarları hep ön plandaysa, bu durumda demokrasiden bahsedilemez. Karşımızda otoriter, ya da totaliter bir rejim var demektir. Demokrasilerde sistem sorunları acil olarak çözmek için işler. Sistem halkın yararına çalıştığı için bir sorun başgösterdiğinde hemen çözüm üretilmek durumundadır. Oligarşik yapılarda çözüm üretilmez, çözümsüzlük politikaların özünü oluşturur. Böyle bir durum çok uzun sürerse ülke kaosa sürüklenir.

8. Düşünce ve ifade özgürlüğü olmayınca
Kısaca fikir hürriyeti özgürlüklerin anasıdır, o olmayınca hiçbir şey olamaz ve demokrasi de kurulamaz. İfade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden bahsedilemez. Bu özgürlük hiçbir şekilde kısıtlanamaz, sınırlanamaz ve sansürlenemez. Eğer bir ülkede bu tür kanunlar varsa o kanunların niteliği faşist olmalarıdır.

9. Medya tekeli olunca
Önemli olan gazeteciliktir ve günümüzde medya kuşku duyulacak bir yapı oluşturmaktadır. Artık 30 yıl öncesinin etik yani güçlü yazılı basını yok. Dünyadaki örnekleri de parmakla sayılacak kadar azdır. Böyle bir ortamda eğer bir de medya tekeli varsa ve bu kanunlarla da korunuyorsa, o ülkede durum çok vahim demektir. Medya tekelinin olduğu bir ülkede demokrasiyi kurmak imkansızdır. 

10. Askeri vesayetten vazgeçilmeyince
Askerin sivil bir yönetimde yeri yoktur. Ordular sadece ülkeleri dış düşmanlara karşı korumak için vardır. Ordunun ana siyasi aktör rolüne soyunduğu rejimlerin demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu tür ülkelerde rejim otoritarizm, faşizm ve totalitarizm arasında gider gelir.

11. Rejimi milli birlik ve bütünlük üzerine inşa edince
Demokrasilerde amaç milli birlik ve bütünlüğü kurmak değildir. Demokrasi ayrılıklar ve aykırılıklar üzerine kurulu çoğulcu bir siyasi sistemdir. Eğer aksi söz konusuyla rejim faşist demektir. Bu tür bir yaklaşım ancak faşist rejimlerde uygulanır. 

12. Her şey iç düşmana endekslenince
Demokrasilerde, ülkede yaşayan herkes eşittir; irk, dil, din ayrımı yapılmaz. Böyle bir ortamda yurttaşına “iç düşman” gözüyle bakmak hastalıklı bir yaklaşımdır ve faşizmden beslenir. İç düşman kavramını kullananlar günümüzde ordulardır. Bu patolojik bakış onları darbeci yapar. İç düşman retoriğini kullananlar demokrasilerde faşist olarak adlandırılırlar.

13. Devletin dini olunca
Eğer bir demokrasi laik ise konu sadece din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması kadar basit değildir. Laik sistemde devletin dini olmaz. Devlet her dine eşit mesafede kendini konumlandırır ve tarafsızdır. Laiklik aynı zamanda çoğulculuğu ve özgürlükleri de garanti ettiği için, demokrasinin de özünü oluşturur. Artık günümüzde laiklik=demokrasi. 

14. Demokrasi ve İslam'ı evlendirmeye kalkınca
Demokrasi ve İslam su ve ateş gibidir, birlikte varolmaları imkansızdır. Hıristiyanlık bireyselliği ön plana çıkardığı için demokrasilerde uyum içinde siyasi görüş olarak yerini alır. Ama İslam hem cemaatçi olduğu için demokrasiyle uyuşmaz, hem de total bir toplum projesini hayata geçirmek istediği için totaliterdir. İslam'in siyasette gidebileceği tek nokta vardır: Totalitarizm.

15. Ulusu tek ırktan oluşturunca
Uluslar etnik mozayiklerden oluşur. Eğer ırkla ulus birbirlerine karıştırılırsa çok vahim bir hata yapılır. Başlangıçtan beri var olan, saf ırk diye bir şey yoktur. Her nüfus, dolayısıyla her ulus süregelen karışımların birer ürünüdür. Herhangi bir ırkın tespit edilebilmesi bilimsel olarak imkansızdır. Farklı etnik gruplarin yaşadığı bir ülkede, “hakim ırk” statüsüne ait 10 aile bile bulmak imkansızdır. Irk üstünlüğüne dayanan bir ulusun yaşadığı rejimin adı da faşizmdir. 

16. Tek dili zorlayınca
Renan, « dil birleşmeye davet eder; birleşmeye zorlamaz » der ve şöyle devam eder: “Diller, konuşanlarının kanı hakkında fazla ipucu vermeyen tarihsel oluşumlardır. Abartıya kaçıldığında, ulusal olarak addedilen önceden belirlenmiş bir kültüre hapsolunur; kendimizi sınırlayarak içinden çıkılmaz bir duruma girmemiz kaçınılmazdır ». Zor kullanarak tek dilin hakimiyeti üzerine bir ulusun sürekliliğini sağlamak imkansızdır.

17. Resmi ideoloji şart koşulunca
Eğer bir rejim tek ideoloji ve doktrini zorla hakim kılarsa bunun adına totalitarizm denir. 20. yüzyıl sağ (nazizm ve faşizm) ve sol (stalinizm) totalitarizmin hakim olduğu bir çağdı. Bir demokraside liberalizm, sosyalizm ve marksizm birlikte yaşarlar. Bunlar en temel ideolojiler ve doktrinlerdir. Ama hem ideoloji, hem de bir doktrin olmayi becerememiş, pragmatik ve çalıntı görüşlerle eklektik bir görüntü çizen bazı sıradan anakronik “izm”lerin bile zorla hakim kılınması, rejimin otoriter ve totaliter olarak tanımlanması için yeterli kanıtı oluşturur.

18. Eşitlik politikası unutulunca 
Politikalar eşitlik üzerine kurulmak zorundadır. Eşitsizlik üzerine inşa edilen bir yönetim, toplumsal adaletsizliğe yol açar ve toplumsal kırılmaları tetikler. Diğer taraftan özgürlüğün olmadığı bir ortamda, eşitlik uygulaması zorbalığa neden olur. Eşitlik ve özgürlük birbirlerinden ayrılmayan iki kavramdır ve ancak birlikte uygulanırsa toplumsal denge sağlanır ve refah artar.

19. Adaletin amacı devleti korumak olunca
Kuvvetler ayrılığı prensibi çerçevesinde adalet ve hukuk iktidarlardan bağımsızdır. Demokrasilerde hukuk bireyi korumak için vardır, devleti değil. Eğer öncelik insana değil de, devlete verilirse, o rejimin adı demokrasi olmaz. Devleti koruyan, gözeten ve onun çıkarı için gerçekleştirilen hukuk, rejimin otoriter ve totaliter olduğunun kanıtlarını oluşturur.



20. Devlet sadece yalanı ve şiddeti kullanınca
Gazetecilik, devletlerin yalanı kullanmasını engelleyen en önemli ve yaşamsal karşı-iktidar gücünü oluşturur. Eğer ülkede bağımsız basın yoksa ve bir medya tekeli varsa, durum ümitsiz demektir; çünkü bu yapılanma devlet lehine sürekli dezenformasyon yapar, gazeteciliğin asıl işlevi olan kamuoyu oluşturma yerine, faşistçe kamuoyunu yönlendirir. Bu tür devletler yönetme biçimi olarak sürekli şiddete ve yalana başvururlar, bunu gerçekleştirirken en önemli müttefiğini de medya oluşturur. Klasik faşizmde şiddet devlet tarafından açık olarak pervasızca kullanılır; gizli faşizmde ise şiddetin uygulanması sinsidir. Politikasını şiddet üzerine kuran otoriter, ya da totaliter bir rejim bir süre sonra yıkılır ve çöker.

Yirmi maddeden sonra fazla bir söze ihtiyaç yok. Okurun kültürü, tecrübesi ve aklı geri kalanını zaten halledecektir. Ama ülkenin yaşadığı ve seçimlerden sonra müthiş boyutlarda derinleşecek olan “Büyük Kriz”le ilgili son bir söze gerek var. O da André Malraux'dan: “Bir insanın hayatı hiçbir şey değildir; ama hiçbir şey bir insanın yaşamının yerini tutamaz”.