Sözde ordu, özde parti

 Erol Özkoray - 08/08/2010 13:07:20 (385 okunma)


Sözde ordu, özde parti

« Sözde ordu, özde parti » yazısını hemen e-darbe’nin ardından 1 Mayıs 2007 tarihinde yazdım ve ilk kez Ordu ne işe yarar? adlı kitabımda yayınlandı. Yeni Genelkurmay başkanınının tayini ve referendum öncesi Küyerel’de yayınlamanın hafızaları tazeleme açısından iyi olaca
ǧını düşündüm. Zaten bu yazı « Sinsi Totaliter Rejim » sona ermediǧi sürece hep geçerli kalacak. Yani bugün itibarı ile deǧişen fazla bir şey yok. Gerçek deǧişim ancak 1982 Anayasası doǧrudan çöpe gönderildiǧinde ve Milli Günvenlik Kurulu laǧvedildiǧinde gerçekleşecek. Onun dışında herşey makyajdır. Aradan geçen 30 yıl sonra artık müsaade edin de bu kadar radikalizm olsun. Türkiye’de eǧer gerçek demokrasi isteniyorsa ehlileştirilmesi gereken tek adres vardır: Türk Silahlı Kuvvetleri. Gerisi palavradır.

-----------------------------------------------------

Türk Silahlı Kuvvetleri ve onun Genelkurmay’ına, 27 Nisan 2007 tarihinde giriştikleri 5. askeri darbeden sonra artık yaklaşımın şu olması gerekiyor: Karşımızda bir ordu mu var, yoksa bir parti mi? 

Eğer ordu var diyorsak, bu kurumla ilgili askerlik anılarım gözlerimin önünde canlanıyor. 

İlk anı tam bir facia… Bir odanın içindeyim. Tepeleme yığılmış iki metre yüksekliğe erişen giysiler, dayanılmaz bir koku saçıyorlar. ‘Kendinize uygun olanı seçin’ diyorlar. İki yıldır yıkanmamış ve bilmem kaç kişinin terinin kumaşla özdeşleştiği yırtık pırtık paçavralar… Bu odada tam iki saat kaldım, döndüm dolaştım nasıl bunları giyerim diye. Travma geçirdim diyebilirim. Daha ilk anda sizi aşağılamak istiyorlar. Sonunda giydim. Tenimin kokusu giysiyle özdeşleşsin diye tam iki ay yıkanmadım. Çünkü temiz olunduğunda, elbisenin kokusuna dayanmak mümkün değildi. İnsanlık dışı bir durum…Amaçları sizi siz yapan ne varsa yok etmek! İşe elbise ile başlıyorlar, sonra sıra beyine geliyor. İzne gittiğimde annem tam beş kere çamaşır makinesinde yıkadı. Kahverengi-siyah karışımı renkten sonunda gerçek rengi olan hakiye ulaşabildi! Her yıkamanın ardından kirli siyah suların çıkması karşısında annem gözlerine inanamadı : Size bunları nasıl verirler? 

Diğerleri İtalyan komedi filmlerine benzer anılar. Gösterişli bir biçimde kışlanın girişinde yükseltilmiş beton üzerinde arzı endam eden bir F104 jeti. Bir detay : Uçağın motoru yok! Komutan, söylentiye göre, motorunu sökerek uçağı cezalandırmış! Gerekçe: Kıbrıs Savaşı’nda kendi adamlarını bombalamış! Nedense bu ordu hep kendinden olanları –bir de kendi vatandaşlarını- bombalıyor!

Bir de suyu olmayan boş bir havuz. Niçin su yok ? diye sordum. Havuz cezalı dediler. Neden diye yineledim. Komutanın kedisi boğulmuş da onun için havuz ceza almış. Böyle abuk sabuk şeylere ceza vermeyi de çok severler !

Toplar ise sıra sıra dizili. 2. Dünya Savaşı’ndan kalma ve Amerikan yardımı, ama pırıl pırıl. Her gün silinip parlatılıyor. Yine bir detay : Hiç patlamıyorlar! Bir gün atış talimi yapılacak dendiğinde, profesyonel topçular ellerinde kitap, aleti çalıştıramadılar. Sadece yerini değiştirdiler o sırada da lastiklerden biri patladı. Topların mermisi değil, sadece lastikleri patlıyor! 

Diğer bir gün ise, Ankara’dan teftiş var, şu tepeleri alacağız dendi. Açık arazide tam beş saat bekledik. Tamam dediler, Ankara’dan helikopterler geliyor. Tam üzerimizden Apocalypse Now’da görülen türde helikopterler geçerken kurşunsuz nuhu nebiden kalma tüfeklerle tepelere kahkaha krizleri içinde koştuk. Saf Anadolu çocukları tabi ki « Allah ! Allah ! » nidalarıyla saldırdılar. Akabinde apoletlilerden büyük tebrik aldık ! 

Bir de temizlik ve düzen takıntısı : Musluk talimatnamesinden (musluklar yalnız ve yalnız iki parmakla açılır ve kapatılır; çekilip kopartılmaz!), mıntıka temizliğine kadar uzanan bir dizi deli işi uyduruk düzenleme... Tektip insan oluşturmayı amaçlayan mantık dışı mükemmeliyetçi kurallar dizisi… Bütün sistem insanı ahmaklaştırmak üzere inşa edilmiş. Düşünmek yasak! Eleştiri yasak! En bayıldıkları kelime : Yasaktır! İkincisi ise : Emret komutanım! Bu dünyaya çok az nöronla ayak uydurmak mümkün. Nöron özürlüler için ideal bir ortam. Tek güzel anım, askerliği 1984 yılında yaptığımdan,Orwell’in siyasi kurgu şaheseri 1984’ü totaliter evrenin içinde yaşarken, hergün 2-3 sayfasını sindirerek okuyuşum oldu. Orwell panzehiri sayesinde yerli Gulak’a dayanabildim. 

Açık hava hapishanesinde geçirdiğim dört ayın sonunda mesleğe, gazeteciliğe geri döndüğümde, yine de tam iki ay yazı yazamadım. Yani dört ayda beni haklamayı başarmışlardı. Bizde ‘asker kafası !’ denir ya, işte onun nereden geldiğini bu dönemde öğrenmiş oldum.

Şimdi asker ve askerlik bu… İçinden bakınca böyle görünüyor. Peki, bu adamlar asli işleri olan savaşmayı biliyorlar mı? Vergilerimizle beslediklerimize, ülkeyi batırma pahasına bütçeden verdiğimiz %30 payı da katarsak, eh biraz bu soruyu sorma hakkımız da olsun! Yaptıkları son ve tek savaş olan Kıbrıs Savaşı’na bakınca, onu da bilmiyorlar; çünkü kendi gemileri Kocatepe’yi batırdılar. Ortada düşman gemisi yok, Genelkurmay’dan aldıkları emirle kendi jetleriyle dalış yaparak kendi gemilerini torpilliyorlar. Ordu olarak bilançoları bu, çapları bu kadar. Ama cila, dış görünüş, faça dört dörtlük. İçi kof bir dünya içinde, emir alıp vererek, çocukça bir zihniyet içinde yaşayıp gidiyorlar. Kağıttan kaplanların yerli versiyonu, kağıttan kurtlar! Bunlara, dış düşmana karşı (onun da varolduğundan şüpheliyim ya!) bizleri korusun diye ülkeyi iflas ettirerek verdiğimiz paralar heba olmuş, uçmuş gitmiş. Karşımızda sözde bir ordu var! 

O zaman dönüp asıl soruyu sormak gerekiyor : Ordu bir parti mi ? Evet, bizim paramızla bizim canımıza okumaya ve demokrasiyi ezmeye ahdetmiş, tam teşeküllü bir siyasi parti. Savaşmayı bilmezsen elbette siyaset yaparsın. Üstelik silahı da var. Türkiye’nin en büyük silahlı partisi. Biz Türkiyeliler sadist-mazoşist miyiz nedir? Bizi ve ülkenin geleceğini mahvetmesi için bu adamları besliyoruz! 

Peki, bu nasıl bir parti ? Şimdi bunun cevabını verelim. İşte 18 başlıkta, size sözde ordu, özde partinin yapılanması, ideolojisi ve siyasi programı:

Genelkurmay : Başkanı Türkiye’nin siyasi patronu olan kurum. Kendini hukukun üzerinde konumlandırır. Türkiye’nin gizli (yoksa açık mı ?) Başbakanı. Bugünkü patronu « dinamik güçler » uzmanıdır. Suçlandığı Şemdinli iddianamesinde yer alan tetikçileri « iyi çocuktur ! » diye tanımlar. Paramiliter oluşumların destekçisidir. Pinochet-Evren ekolünün devamıdır. Tipik bir darbecidir. Bunu da kanıtlamıştır. İdeolojisi faşisttir.

Kara Kuvvetleri Komutanı: Yarının Başbakanı. Bugünkü patronu « sözde vatandaş »ın mucididir. Bu sözle Kürtleri kasteder. Dört dörtlük bir ırkçıdır. Cumhuriyet tarihinde ilk kez resmi olarak ırkçılığı lanse etmiştir. Böylesine hastalıklı bir eğilimin peşine takılmış birinin, Kürtlere karşı yerli bir Srebrenica için yanıp tutuştuğunu söylemek abartılı olmaz. Dinleyin hey ! Soykırım tehditi var diyorum !

Türk Silahlı Kuvvetleri : Gerçek iktidarın sahibidir. Ülkeyi kurduğu için, kendi tapulu malı ve sahibi olarak görür. Türkiye’yi çiftlik gibi kullanır. Bir parti örgütü gibi bütün ülkeye yayılmıştır. Sivilleri aşağılamak uzman olduğu bir alandır. Kast haline gelmiştir. Ayrıcalıkları sınırsızdır, ama detayları bilinmez. Aldıkları maaş ve artışlar resmi gazetede yayınlanmaz. Böylelikle bütçeden aldıkları payı illegal olarak kullanırlar. Daha maaşlarını alırken bile yolsuzluğun içindedirler. Türkiyeliler bu durumu bilmezler. Bu konuda hükümetleri emireri gibi kullanırlar ve bütçelerini (ve aldıkları maaşları) resmi gazetede yer almayacak biçimde onaylatırlar. Bu durumu her hükümetin Maliye Bakanı ezbere bilir. Konuyu bir TV programında dönemin Maliye Bakanı Ekrem Pakdemirli söyleyecek gibi olmuş, dilinin ucuna gelmiş, sonunda sözlerini yutarak, sessiz kalmıştır. Bir Maliye Bakanı bu skandalı söylemeye cesaret ederse pişmiş tavuğun başına gelenlere maruz kalır. Yargıtay Başkanı da bu durumu bilir, ama ses çıkartamaz. Hukuk devreye girse, mahkemeleri kaybedip aldıkları maaşları bile hazineye geri vermek zorunda kalırlar. İşte, ‘biz en temiz kurumuz !’ diyenlerin durumu. 

Kriz : En iyi becerdikleri iştir. Hatta dünyada eşi benzeri yoktur denebilir. Bunların kriz uzmanlığı karşısında Batılılar bile ne yapacaklarını şaşırırlar. Özellikle Yunanistan bu işin içinden hiçbir zaman çıkamaz. Kriz stratejisinin altında ezilir kalır, eli ayağı birbirine dolanır. Hem dış, hem de iç kriz çıkartmada çok ustadırlar. Suni olarak krizi çıkartır, krizi yönetir ve sonunda iktidarını daha da güçlendirecek bir biçimde sona erdirir. Milli Güvenlik Kurulu’nu ve militarist tekelci basını krizin anonsunda ve sürdürülmesinde kullanır. AB süreci nedeniyle MGK’nın gizli görevleri Genelkurmay’a transfer edildiği için, bugün kriz bu kurumdan yönetilir. 

Milli birlik ve bütünlük : Demokrasiyi şöyle tarif ederler : « Demokrasi, milli birlik ve bütünlük rejimidir !». Bu faşist bir tanımlamadır. Evren’in icadıdır. Demokrasinin içeriğinin tamamen zıddı olan bir ifadedir. 1980 darbesiyle Türkiye’de kendi elleriyle kurdukları otoriter olan, bugün sinsi totaliter bir kimlik kazanan rejim onlar için demokrasidir. Kışlalarında yaptıkları gibi, TEKTİP toplum hayalini sivil hayata uygulamak için buldukları yöntemdir.

Laiklik : Laikliği otoriter rejimin devamı olarak görürler. Dinci akımları bizzat palazlandırırlar (İmam Hatip açma rekoru Evren’dedir), ardından kendilerini kurtarıcı olarak tayin ederler. ‘Biz olmazsak laik cumhuriyet elden gider’ şantajıyla iktidarlarını sürekli kılarlar. 

Avrupa Birliği : Sevr’in devamıdır ve Batı emperyalizminin yeni oyunudur. AB demek PKK demektir. Ülkeyi bölmek için dayatılan yeni komplonun adıdır. Kıbrıs’ı bahane ederek ülkenin önündeki tek ulusal ve resmi proje olan AB üyeliğini neredeyse imkansız hale getirerek çökertmişlerdir.

Vatandaş : Koyun statüsündedir. Sessiz susup oturmalı, Efendilerinin emirlerini uygulamalıdır. Sürüden çıkmaya cüret edenler hemen normalleştirilir. Vatandaşın diğer bir niteliği de sivil olmasıdır. Sivilin bunların dilinde aşağılayıcı bir anlamı vardır. Sivilin diğer bir anlamı ‘çıplak’ değil midir ?

Dış düşman : Dış düşman yaratmaya bayılırlar. Ülkenin dört bir yanı dış düşmanla çevrilmiştir. Ama savaşmayı bilmedikleri için kolay kolay savaşa girmezler. AB sürecine rağmen, bir barış kulübünde bile bunlara göre Yunanistan ve Kıbrıs hala dış düşman statüsündedir. Yunanistan tarafından çevrelendiklerini ve abluka altında olduklarına inanırlar. Dış düşman aşırı silahlanmalarına gerekçe oluşturur. Bu korkuyu yayarak iktidarlarını pekiştirirler. Dış düşmanı savaşmak için değil, iktidarları için kullanırlar.

İç düşman : İç düşmansız yapamazlar. İç düşman varlık nedenlerini oluşturur. İç düşman olmazsa darbe yapamazlar. Onun için, iç düşmanı canlı tutmak siyasi programlarının kalbini oluşturur. Kürtler en büyük iç düşmandır. İslamcılar ise sonsuz iç düşmandır. Eğer iç düşman yoksa, yaratılır. Vatandaşlar, gerçek, ya da potansiyel iç düşman statüsünde olduğu için, ülkenin tümünü iç düşman olarak görürler. İç düşman iktidarda kalmalarının ana nedenini oluşturur. Son muhtırada belirttikleri gibi kendini « Türk » olarak adlandırmayan herkes düşmanlarıdır. Yalnız burada işler biraz da karışmıştır. Çünkü bunların iç mi yoksa dış düşman mı olduğu belirsizdir. Diğer bir karışık konu da, yurtdışında yaşayan altı milyon Türkiyelinin dış düşman olarak mı sınıflandırılacağı konusudur. Algılama sınırlarını daha da zorlamayalım ! Kısaca tüm Türkiyeliler düşmanlarıdır.

1982 Anayasası : 1980 darbecilerinin rüyalarında bile göremeyecekleri müthiş bir araç haline gelmiştir. Kurdukları Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK), profesyonel politikacıların çapsızlığı yüzünden tahminlerinin de ötesinde, ellerinde inanılmaz bir siyasi güç haline gelmiş olması, TSK’ya çok rahat bir 27 yıl geçirtti. Bu kadarını tahayyül bile etmemişlerdi. MGK’ların demokrasilerde yeri olmadığından her toplantısı aslında bir darbedir. Duydunuz mu hey? MGK iki ayda bir toplandığından, Türkiye’de zaten her iki ayda bir darbe oluyor. AB sürecinden önce ayda bir toplandıklarından, darbe ayda bir oluyordu. Bunun adı siyaset biliminde ‘Sürekli Darbe Rejimi’dir. Böylelikle TSK’nın açık darbeye ihtiyacı olmaz. Muhtıralarla idare eder. Şimdilik.

İhtilal : İhtilal kelimesine bayılırlar. Yaptıkları darbeler için bu kelimeyi kullanırlar. Darbeye, devrim derler. Yani devrimin ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve nasıl yapıldığını bilmesek utanmadan bunu da yutturacaklar. Son zamanlarda bizzat kendileri ‘post-modern darbe’ diyerek artık halkımızı bu kadar da enayi yerine koymamak gerektiğini anladılar. Artık darbeci olduklarını biliyorlar. Bir de faşist olduklarını açıklasalar! Biraz daha sabır, onu da göreceğiz! 

Milliyetçilik ve linç: AB sürecini sona erdirmek için, 2005 yılında Mersin’de bayrak krizi ile bu ikiliyi lanse ettiler. Verdikleri demeçlerle ve medyayı kullanarak kamuoyunu yönlendirdiler, Kürtlere karşı ırkçılığın yaygınlaşmasını sağladılar, AB düşmanlığını körüklediler ve linç kültürünü lumpenlere empoze ettiler. Şimdi bu ilkel dalga üzerinde gidiyorlar.

Medya : AB projesini son iki yılda çökertmek için kullandılar ve başarılı oldular. Kamuoyuna yutturdukları ana fikir ‘Avrupa’nın bizi istemediği !’ üzerine yoğunlaştı. Aslında AB’yi kendilerinin istemediğini böylelikle sakladılar. Kamuoyunu parçaladıktan sonra (son iki yılda AB desteğini %80’den %40’lara düşürdüler) artık AB’yi istemediklerini yüksek sesle söylemeye cüret edebiliyorlar. Kıbrıs’ı bahane edip, milliyetçi duyguları sömürerek Türkiye’nin bir Avrasya ülkesi olmasını istiyorlardı. Bunu şimdilik gerçekleştirdiler. Ülkenin umudunu, geleceğini yok etmede üstlerine yoktur !

Fikir suçu : Fikir suçuna bayılırlar. Dün 159 ve 312, bugün 301’le muhalif fikirleri yok etmeyi hedeflerler. İfade Özgürlüğü’nü hiçe sayarlar. Bu özgürlüğe karşı çıkmak onları birer demokrasi düşmanı yapar. Adalet Bakanlığı’nı, mahkemeleri, hakimleri ve savcıları paspas gibi kullanırlar. İstediklerine ulaşmak için baskıları, şantajları ve güçleri sınır tanımaz.

Yolsuzluk : Türkiye’yi dünya rekortmeni yapan yolsuzluk konusunda TSK yolsuzlukların kaynağı olarak bilinir. Ama kamuoyuna bu durum yansıtılmaz. Kamuoyu önderleri terörize edildikleri için suskun kalırlar. Bazı durumlarda gerçekleri gizlemek mümkün olmadığında, yolsuzluğa bulaşan generaller mahkeme eşliğinde kamuoyuna sus payı olarak sunulur. Silah satın alımı en önemli yolsuzluk kalemini oluşturur. Resmi Gazete’de yayınlanmadan aldıkları illegal maaşlar ikinci büyük yolsuzluk kalemidir.

Devlet : Devlet mi derin, yoksa derin olan mı devlet ? Herhangi bir önemi var mı ? Her ikisi de aynıdır ve her ikisi de TSK ile özdeşleşmiştir.Türkiye’de TSK devlet demektir, devlet de TSK. İşte bu tanımlamanın siyaset biliminde adı totalitarizm oluyor. 


Şimdi sonuca gelelim. Bu işi nasıl çözeceğiz? Yani demokrasiye nasıl geçeceğiz? Orduyu profesyonelleştirip, kışlasına geri göndererek, elinden bütün siyasi imtiyazları alarak, onu bir siyasi parti haline getiren bütün ayrıcalıklarını yok ederek… İlk olarak siyaset yaptığı için şimdikiGenelkurmay Başkanı’nın görevden alınması, muhtırayı hazırlayanların da onu takip etmesi gerekiyor. Bu kişilerin bir kere açık açık siyaset yaptıkları için Askeri Ceza Yasası’nın 148. Maddesine göre yargılanmaları lazım. Bunlar olmazsa olmaz şartlar. Ardından MGK’nın lağvedilmesigerçekleştirilmeli. Demokrasilerde yeri olmayan bu kurumun tamamen ortadan kaldırılması şart. Eskiden olduğu gibi TSK’nın Savunma Bakanlığı’na bağlanması da şart. Sivil iradenin üstünlüğünü sağlamanın başka yolu yok. Bir kere anayasal ve idari olarak bunlar sağlanırsa, gerisi de gelecektir. Tabi bunu şaibeli olan islamcılar yapabilir mi ve de eğer yaparlarsa inandırıcı olur mu? O da ayrı bir konu…