Sürekli darbe rejimi

 Erol Özkoray - 31/01/2010 21:33:16 (445 okunma)


Sürekli darbe rejimi 

TC Ordusunun en önemli özelliği, “iç düşman” hastalığı belirleyici olduğu için darbeci olmasıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) ikinci önemli niteliği de, Türkiye’nin tek silahlı partisi olmasıdır. Asli işi vatanı dış düşmana ve potansiyel dış düşmanlara karşı savunmak olan bir organizasyonun en önemli uzmanlık alanı siyasetten oluşuyor. Bütün kadroları, tamamen siyasi olan bu iki olguyu sürekli kılmak için yetiştirilir. Kuleli askeri lisesine gidin ve herhangi bir sınıfa girin. 15-16 yaş arasındaki çocuklar komutanlarının “Hedefiniz nedir?” sorusuna avurtlarını patlatırcasına haykırarak hazırolda şu cevabı verirler: “Türkiye’yi yönetmek!” Bunlar yarının darbecileridir, bugünün ise planlamacıları ile uygulayıcıları.

Türkiye de hala neden bahsediliyor pek anlayamadım. Ordu hiç cami bombalar mı filan diye insanlar şizofrenik krizler geçiriyorlar. Peki, bu ülkenin devleti (totaliter olan bu ülkede devlet ordu ile özdeşleşir) Mustafa Kemal’in Selanik’teki evini bombalamadı mı? Örneklerin sonu yok. Amacımız da örnekleri sıralamak filan da değil. Bu abesle iştigaldir. TSK’nın darbeci olduğunu kanıtlamak, insanları buna ikna etmek hiç değil. Bunu zaten hala görmemiş ve anlamamış olanlar aptal statüsüne girerler. Ama ne yazık ki aptal, aptal olduğunu bilmez. Bu da onun, yıkıcı eyleme (militarist eylem) daha büyük güç, etki ve üretkenlik kazandırmaya kuvvetle yardımcı olmasına yol açar. Kısaca aptal insan varolan en tehlikeli insan türüdür.

TSK’nın bu ülkede başarılı ya da başarısız olmuş bizim şu ana kadar bildiğimiz tam 38 darbe ve darbe girişiminden sonra (gizli belgeler ortaya çıktıkça 38 rakamı birer birer artıyor) daha ne tartışılıyor? Ortada tek bir gerçek var: Bu ordu darbecidir, demokratikleşmenin önündeki en büyük engeldir, halkına düşmandır ve ülkenin en önemli ulusal projesi olan Avrupa Birliği (AB) hedefini de Kıbrıs’ı bahane ederek engellemektedir. Bu kadar basit. Sorulacak sorular da şunlardır: Kardeşim sen demokrasi istiyor musun, peki devletin seni ezemediği gerçek bir yurttaş ve birey olmak istiyor musun, özgürlük istiyor musun, eşitlik istiyor musun, yolsuzluklardan kurtularak sosyal adalet istiyor musun, ve de en son olarak Avrupa Birliği üyesi olmuş refah içinde bir ülkede yaşamak istiyor musun? Bunları isteyen bir yurttaşın TSK’nın iktidarından kurtulması şarttır. Bunları gerçekleştirmek de öyle yarım kararlar, çeyrek önlemlerle olmaz. Ciddi siyasi irade gerektirir ve demokrasiye inancın da tam olması şarttır. Bugün Türkiye’nin hükümetinde bunların ikisi de olmadığı için, normalde statüsü bir DSİ, TCDD ve TEK genel müdürü gibi olması gereken Genelkurmay başkanı çıkıp ülkeye yalan söylüyor, “sabrımızın da bir sınırı var!” diye pişkinlik yapıyor, halkımıza göz dağı vermeye cüret edebiliyor. O sabır konusuna bir girilirse, bu ülkede solculardan Kürtlere, demokratlardan Alevilere o sözü söyleyenin suratına, darbe ile kurulmuş olan “Sinsi Totaliter Rejim”in (STR) son 30 yılı bir tokat gibi çarpılır. İnsan ne uğradığını anlayamaz. Bizim vergilerimizle orada oturan memur memurluğunu bilecek. Asıl sabrı taşan bizleriz.

Şimdi soruluyor: Ordu artık darbe yapar mı? Bazıları diyor ki “Yapar!”, bir bölümü de diyor ki “Artık darbeler dönemi sona erdi!” Her iki cevap da yanlıştır, çünkü her iki cevapta da Türkiye’de devlet ve rejim analizinin doğru yapılmadığı görülüyor. Düzenli seçimler yapıldığı ve çok parti katıldığı için, sistemi demokrasi sananlardan da fazla bir şey beklenemez. Unutmadan, bir de ordu için dezenformasyon yapan taife şöyle diyor: “Darbe yapacağı söylenenler, hiç darbe savunuculuğu yapıyor mu? Hepsi darbeleri kınıyor!” Çöplük argümanları geçiniz!

Asıl soru şudur: “Ordu’nun darbe yapmaya ihtiyacı var mı?” Bana göre yok, ama bu hiç darbe yapmayacağı anlamına da gelmiyor. 

Nedenlerini açıklayım.

1982 Anayasa’sı ile kurulmuş olan STR hayata geçirilirken ortaya bir “Sürekli Darbe Rejimi” çıktı (Fransızca bir siyasi kavramdır: “Coup d’Etat permanent”; ilk kez sosyalist başkan François Mitterrand, Fransa devlet başkanı Charles de Gaulle’ün yönetim biçimini ve kendisi için yaptığı 5. Cumhuriyet Anayasa’sını eleştirmek için kullanmıştır). Bunu da sağlayan, bir kurum olarak darbe Anayasa’sında yer alan Milli Güvenlik Kurulu’dur (MGK). Fiili olarak “Sürekli Darbe Rejimi”nin uygulandığı yer MGK toplantılarıdır. MGK’nın her toplantısı aslında bir askeri darbedir. AB süreci başlamadan önce ayda bir bu toplantı yapıldığı için, Türkiye’de her ay bir darbe oluyordu. Şimdi toplantılar iki ayda bir yapıldığından, bu ülkede zaten iki ayda bir darbe oluyor. Şimdi darbeciler der ki: “Anayasal kurum! Ne darbesi?” Tamam anayasal kurum da, demokrasilerde böyle bir kurum olmaz. Lağvedilmesi gerekir. Asker sivili denetleyemez. İşte bizde denetlediği için zaten sistemin adı “Sürekli Darbe Rejimi” oluyor. Böylesine demokrasi düşmanı patolojik siyasi bir yapıyı, 28 yıldır kurumlaştırmış olan bir ordunun darbe yapmaya niçin ihtiyacı olsun? Yürütmeyi kontrol ederek, zaten her gün darbe yapıyor. İstediği an yapıyor. 

Tabi eğer darbeden açık faşizmi anlıyorsak o başka. Şimdiki “Sürekli Darbe Rejimi”nin özelliği sinsi totaliter ve sinsi faşist olması. Açık darbe durumunda faşizm açığa çıkacak ve açık faşist rejime geçilecek. Açık faşist rejimin en önemli özelliği de, şiddetin hesap verilmeden açık olarak uygulanmasıdır. İşte o zaman 200.000 kişinin stadlara Pinochet Şili’si gibi doldurulması mümkün olur. Halbuki 30 yıldır bu ülkede şiddet sinsi biçimde uygulanıyor. 

TSK iki durumda açık darbe yapar: Laik rejim tehlikeye girerse ve Kürt sorunu ayrılıkçı bir çehre kazanırsa. Bu iki durum da onların yorumuna bağlı. Darbe planlarının sürekli yapılıyor olması (şu anda da Genelkurmay’ın birkaç odasında yeni planlar üretiliyordur) aslında laiklik konusunda geri dönülmez bir noktaya girildiği düşüncesinde olduklarını gösteriyor. Asker kafası ile öyle değerlendirmeleri de normaldir. Ama önlerinde çok ciddi iki engel de var: Kamuoyunun güvenini yitirdiler (büyük erozyon sürüyor) ve kendi içlerinde bir bütünlük yok, çünkü demokrasi isteyen subaylar var. Onun için ülkede gerilim ve gergin bekleyiş sürüyor.

Yine günlük darbelere dönelim…“Sürekli Darbe Rejimi”nin haftalık uygulamaları ise Genelkurmay başkanının Başbakan’la mutad görüşmeleri ileGenelkurmay sözcüsünün basın toplantılarından oluşuyor. Yasama yönünde eğer totaliter kontrol elden kaçarsa devreye Anayasa mahkemesi giriyor: Parti kapatıyor, siyasilere cezalar veriyor, kanunları iptal ediyor vs. “Sürekli Darbe Rejimi”nin elindeki en önemli araç Anayasa Mahkemesi. Bu noktada müthiş hukuk hocası ve herkesin okuması gereken “Adaletin Terorisi” (A theory of justice) adlı büyük eserin yaratıcısı John Rawls’ın sözünün tam yeri: “Bir devlette adaletin uygulanabilmesi için rejimin demokratik olması şarttır”. Onun için ülkenin siyasi ve demokratik geleceğini karartan TSK belasından kurtulmak için saflık yapıp kimse Ergenekon Davalarına, ya da yarın açılabilecek benzer davalara güvenmesin. STR’nin olduğu bir ülkede hukuk işlemez, işlettirilmez. İyi niyetli savcılar ve hakimlerin olması totaliter bir rejimde garanti oluşturmaz.Tabi bu açılmış olan hukuk yolunun yanlış olduğu anlamına da gelmez.

Diğer taraftan iktidar mücadelesi Genelkurmay’ı o kadar körleştirmiş ki, iktidar hırsı, her şeye sahip olma ve her şeyi tam ve açık olarak kontrol etme hastalığı darbe konusunun gündemde kalmasına yol açıyor. Halbuki bugüne kadar olduğu gibi, elindeki sinsi rejimle yetinme yoluna geri dönse, zaten “Sürekli Darbe Rejimi” içinde yine tek iktidar patronu olduğunu keşfedebilecek. Ama faşizm öyle bir hastalık ki total siyasi hırsları yapısal olarak öne çıkartıyor. Onun için subaylar patolojik bir durum arz ediyorlar ve tedaviye muhtaçlar. İster darbe planlamacıları, isterse günlük/sürekli darbe uygulayıcıları olsun…

Sürekli Darbe Rejimi” belasından nasıl kurtuluruz? Yeni ve sivil bir Anayasa ile. O Anayasa’nın sivil olabilmesi de, içinde askerle ilgili her şeyin kökünün kazınmasından geçiyor. Başta da MGK’nın…Türkün aklı sonradan gelir diye boşuna dememişler; demokrasi için ilk yapılacak iş olan sivil Anayasa en sona bırakılınca işte böyle olur. Hükümet de Türklerden oluştuğuna göre…Ama biz Türkiyeliler, bunu en az bir on yıldır zaten biliyorduk.