"Sürekli darbe" ve Türk usûlü totalitarizm(2001)

Erol Özkoray - 09/04/2010 23:30:48 (449 okunma)


"Sürekli darbe" ve Türk usûlü totalitarizm(2001)

Kamboçya Milli Eğitim Bakanı 2001 yılında ülkesine umut verebilmek için televizyonda konuşuyor. Söyledikleri tüyler ürpertici:"Hedefim 30 yıl sonrası için ülkenin ilk aydınlarını yetiştirmek". Musevilerin uğradığı 20. yüzyılın ilk etnik soykırımı Shoah'dan sonra, Kamboçya'da Pol Pot yönetiminde Kızıl Kımerlerin gerçekleştirdiği yüzyılın ilk "politik soykırım"ının bilançosu işte bu denli ağırdı. Ülkede, Bic tükenmez taşıyanlar ve gözlük takanlar "bunlar aydındır" diye öldürülmüştü. Küçük Kamboçya'da toplam 1,5 milyon insan bir ideoloji uğruna böyle katledildi. Ülkedeki okur-yazarlar yokedildi. Kitap basılamadı, açık okul kalmadı. Kamboçya'nın ilk okur-yazarları ve aydınları ülkeye 2030 yılında yön vermeye başlayabilecekler. 

Benzer bir fenomen İran'da İslam Devrimi ile yaşandı. Burada aydınların ve toplum önderlerinin tümü katledilemedi; okur-yazarlar gelen yeşil totaliter tehlikeyi erken farkedince, bu çağdışı rejimden kaçarak büyük bir beyin göçüne neden oldular. 800.000 İranlı karar verici ülkeyi terketti ve İran bir kültürel Kerbela'ya dönüştü. Şu anda ülkeye ayaktakımı egemen.
Kamboçya ve İran'ın artık bir geleceği yok. Aydınını yokeden, okur-yazarını elinden kaçıran ülkeler bir daha iflah olmuyorlar. 
Şimdi bu ülkeler kervanına Türkiye de katılmak için gün sayıyor. Bir ülkeden dışarıya yoğun beyin göçü başladığında hemen anlayamazsınız. Bu durumu tespit ettiğinizde ise artık çok geçtir. Bugün, ülkenin yetişmiş aydın insanları vatanı terketme hazırlığında. Yarınki toplumun önderleri ve karar vericileri genç kuşaklar ise, Türkiye'yi terkedebilmek için plan yapıyor, terketmeye hazırlanıyor ve ülkeyi terkediyor. Aileler çocuklarını "bu ülkeden gidin, yurtdışında kendinize hayat kurun" diye yönlendiriyor. Kararın nedeni şu: Ülkenin önünde bir gelecek yok, ülkenin bir hedefi yok ve bu ülkede birşeyleri değiştirmenin imkanı yok. Kısaca devlet karşısında bu ülkede birey olabilme şansı yok. Avrupa Birliği'ne karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden değişik generallerin tavır almalarıyla bu kanama daha da arttı, çünkü bunlar ülkenin önündeki en önemli siyasi hedefi yok ettiler. Bu nedenle sorulması gerekli soru çok açık ve net: Türkiye nereye gidiyor? 

Türkiye'de 1960 darbesinden beri 40 yıldır ülkenin çağdaşlaşamadığını, demokratikleşemediğini tespit edince devlete ve rejime geri dönmek gerekiyor. Burada kimse "peki ya ekonomi?" demeye kalkmasın. Demokrasi olmadan ne ekonomik kalkınma, ne sosyal adalet ve ne de eşitlik oluyor. Ekonominin gelişmesi demokrasiyi getirmiyor. Ama tam tersi mümkün. Gerçek bir demokrasi, istikrarlı ekonomiyi doğuruyor. 
Türkiye'de devleti, rejimi ve siyasi sistemi artık ciddi bir biçimde incelemek gerekiyor. Siyasi sistem için "sözde Türk demokrasisi" tanımlamasını kullanmıştık ve Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı ile Türkiye'de demokrasinin bulunmadığının resmen tescil edildiğini vurgulamıştık 

Şimdi gelelim devlete ve rejime...

Devleti iki yeni kavramla tanımlayabiliriz: Sürekli darbe ve Türk usulü totalitarizm. Ülkede demokrasinin olmadığı tespitinden yola çıkıldığında bu iki kavrama ulaşıyorsunuz. Bu iki kavramın siyaset bilimindeki şemsiye tanımlaması ise siyaset felsefecisi Nicos Poulantzas'ın deyimiyle "Olağanüstü Devlet Biçimi". 

Rejimin tanımlanması ise üç kelimeden oluşuyor: "Otoriter laik cumhuriyet". Bizim de sonuna kadar desteklediğimiz "laik" ve "cumhuriyet"kavramlarını bir kenara bırakırsanız elimizde geriye kalan kavramlar şunlar: "Sürekli darbe", "totalitarizm", "olağanüstü devlet biçimi" ve "otoriter". Bu dörtlü bugün için 21. yüzyıl Türkiye'sini şekillendiriyor ve insanın gelecekle ilgili dehşete kapılması için yeterli çağrışımları yapıyor. 
"Sürekli darbe" ile "Türk usulü totalitarizm"in uygulamada vardığı son nokta olan "Olağanüstü Devlet Biçimi"nde belirleyici rolü Milli Güvenlik Kurulu oynuyor ve yine aynı kurum devletin ana eksenini oluşturuyor. "Otoriter laik cumhuriyet" rejimine gelebilmek ve yukarıdaki kavramları daha iyi açıklayabilmek için tarihe geri dönmek gerekiyor.

Mustafa Kemal'in Türkiye'deki rejimi kurarken doğrudan etkilendiği Fransız Devrimi (1789) ve Fransa'ya baktığımızda bu ülkenin demokratik cumhuriyete ancak 86 yıl sonra ancak 1875' te (3. Cumhuriyet Rejimi) bir oy farkla Meclis'te geçebildiğini görüyoruz. 1789'dan 1875'e kadar Fransa, devrimci terörü tanıyor, iki kısa süreli cumhuriyet görüyor, imparatorluk rejimine geri dönüyor ve tam üç devrim (1830, 1848 ve 1871) daha yaşıyor. Kısaca Fransa demokrasi ile devrimden tam 86 yıl sonra tanışabiliyor. 

Fransız cumhuriyeti özel bir cumhuriyetti, çünkü devrimle halk tarafından kurulmuştu. Türk cumhuriyetinin de yeri özeldir. O da ulusal kurtuluş savaşı ile kurulmuştur. Her ikisi de halkın cumhuriyetleridir birbirlerine benzerler. Türkiye, cumhuriyetini 1923 yılında Fransız modeli üzerine kurdu, daha sonra Fransa'dan esinlenerek laikliği de buna kattı. Böylelikle Avrupa'daki iki laik ülke Fransa ve Türkiye oldu. Ardından, Atatürk'ün dehası sayesinde ortaya İslam dünyasındaki tek siyasi mucize olan "laik cumhuriyet" çıktı. Ama Türkiye demokrasi ile maalesef tanışamadı. Cumhuriyetini demokratikleştiremedi. 

Tek parti rejiminin ardından, 1950'de çoğulculuğa geçiş (bir ülkede gelişmiş bile olsa çok partili rejimin olması ve seçimlerin yapılması demokrasi anlamına gelmez; bu bir demokrasi için gerekli olabilir ama asla yeterli değildir) ve yaşanılan dört darbe (1960, 1971, 1980, 1998) cumhuriyetin niteliğini belirledi. Askerlerin vesayeti altında rejim 78 yılda otoriter bir cumhuriyete dönüştü. Onun için rejimin niteliği demokrasiyle herhangi bir ilgisi olmayan "Otoriter laik cumhuriyet"tir. 

Devletin kontrolü iki biçimde elde tutuluyor: Hukuki alanda 1982 anayasası ve siyasi alanda iktidarı kontrol etme, yönlendirme, biçimlendirme, yönetmenin gerçekleştirildiği MGK. Bu iki mükemmel siyasi araç elinizde olunca artık açık darbeye ihtiyaç duyulmuyor. İşte bu siyasi durumun adı "Sürekli Darbe"dir ("coup d'état permanent"). Türkiye, darbeyi günlük siyasi hayatında yaşıyor. Türkiye'nin Meclis'teki liderleri bu oyunun farkında bile olmadan figüran rollerini oynuyorlar. Siyasi olarak içinde yaşadığımız bu durumun olağandışı olduğunu vurgulayalım.
Türk devleti totaliterdir. Ama bu klasik totalitarizmden daha değişiktir. Klasik totaliter sistemde şef partiyle özdeşleşir, parti de devletle. En önemli özelliği yasama, yürütme, yargı ve basının kontrol altında olmasıdır. Özgürlükler yoktur, fikir suçu vardır ve özgür düşünce yok edilmiştir. Türk usulü totaliter sistemde MGK ve 1982 anayasası ile siyasi yapı cendereye alınır. Yasama, yürütme ve yargı bağımsız değil, kontrol altındadır. Basında Batı'da eşi benzeri görülmemiş bir tekel yaratılarak sistemin totaliter yapısındaki tek açık da giderilmiştir. Böylelikle toplum istendiği gibi yönlendirilmekte, dezenformasyona uğratılmakta ve belli bir merkezden şekillendirilmektedir. Bu devlet yapısını "Türk usulü totalitarizm" diye adlandırıyoruz ve yine olağandışı bir yönetim biçimi olduğunun altını çiziyoruz.

Devletin darbeci ve totaliter nitelikleri bizi "Olağandışı Devlet Biçimi"ne götürüyor. Bu devlet biçiminin birebir, en açık bir biçimde somut olarak gündelik hayatta yaşandığı yer, Olağanüstü Hal Bölgesi'dir (OHAL). 

Türkiye'deki devletin, Olağanüstü Devlet Biçimi olduğu saptamasını yapmadan ne 28 Şubat, ne Başbakan AB'nin Nice Zirvesi'ndeyken Genelkurmay Başkanı'nın Kürtçe ile ilgili açıklaması, ne bir generalin Enerji Bakanlığı krizinde düğmeye basması, ne bazı generallerin AB ile ilgili olumsuz açıklamaları, ne hükümete buyruklar yağdırılması, ne de Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'ın öldürülmesi anlaşılamaz. 
Gelinmiş olan son kertede Türk ordusunun darbeci niteliğinin ağır bastığı görülmektedir. Bu çerçevede benzerlerinden (Frankocu, Salazarcı, Cuntacı -Yunanistan- ve Pinochetci) özünde fazla bir farkı yoktur. TSK'nın yaptığı her darbede siyasi sistem gerilemiş sonunda rejim otoriter cumhuriyete dönüşmüş, devlet de Olağanüstü Devlet Biçimi tipolojisinin içine girmiştir. TSK, Genelkurmay Başkanı'nın açıkladığı gibi iç düşmana göre hareket etmektedir. TSK'nın siyasi ağırlığını sürdürebilmesi için "iç düşmana" ihtiyacı vardır. İç düşman yoksa yaratılır. Türkiye gibi her açıdan manipülasyona açık bir toplumda ise iç düşman yaratmaktan daha kolay bir şey yoktur. Örneğin, TSK'nın yeni iç düşmanının adı "yolsuzluk"tur. Bu düşman yarın AB yandaşları olabilir. Ordu MGK kanalıyla siyasetin içindedir. Siyaset bir yerde artık ordunun önemli varlık nedenlerinden birini oluşturuyor. Ordu siyaseti düşünür, üretir ve uygulatır. Bunun hayata geçirildiği platform MGK'dır. TSK'nın üst komutası MGK toplantılarına aynen bir siyasi parti gibi hazırlanarak gelir ve ekonomiden eğitime, hukuktan günlük yönetime kadar her konuda görüş bildirir. Daha sonra MGK Genel Sekreterliği bu politikaların takipçisi olur. Genel Sekreterlik'ten Başbakanlığa hergün yazılar gelir, istekler bildirilir, alınan kararların takibi yapılır. Türkiye'nin gerçek siyasi erki, yürütmesi MGK'dır ve onun operasyonel uzantısı olan MGK Genel Sekreterliği'dir. 

Türkiye böyle yönetilir ve seçilmiş siyasi erk, MGK tarafından kontrol altında tutulur. Kamuoyu oluşturmak için siyaset, "yasal zemin" olan MGK'nın dışına zaman zaman çıkar ve medya generaller tarafından kullanılır. İster görevde, isterse emekli olsun her üst düzey ordu mensubunun medyaya çıkışında bir amaç vardır. Hedef belli çevrelere mesaj vermek, kamuoyu oluşturmaktır.

Yolsuzluklar en hassas konudur. Uluslararası çok saygın bir kuruluş olan ve merkezi Berlin'de bulunan Transparency International ülkelerin yolsuzluklarını araştıran bir NGO'dur. Bu yılki yolsuzluk sıralamasında 54. sırayla rekor kıran Türkiye'nin de içinde yer aldığı yolsuzluk alanları ile ilgili bu kuruluşun tespit ettiği üç belirleyici konu vardır: Baraj, otoyol, bina gibi büyük kamu ihaleleri; silah satın alımı; enerji alanındaki ihaleler. Türkiye'de birinci ve üçüncü konularda kör topal hukuki süreç işlerken, çok gariptir yolsuzlukta dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olan bu ülkede, ikinci konuda hiçbir hukuki girişim yoktur. 

Bu çerçevede iki örneği hemen vermekte yarar var. Lockheed Skandalı'nın tek çözümlenemediği ülke Türkiye'dir. Bu skandalla ilgili olarak Belçika'dan Japonya'ya bakanlar, hükümetler düşmüş, Türkiye'de hiçbir şey olmamıştır. Yine 12 Eylül darbecilerinden ‘en zengin general’ olan Tahsin Şahinkaya’nın servetinin kaynağı bir türlü öğrenilememiştir. Şahinkaya dosyası da örtbas edilmiştir.

Silah satın alımındaki bütçe tam olarak bilinememektedir. SİPRİ'ye göre (Stokholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) bu miktar, Türkiye'de açıklanan resmi rakamın iki mislidir. Ülkede demokrasi olmadığı için bu konuda denetim hiç yoktur. Şeffaflık söz konusu bile değildir. Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu "Yolsuzluk terörden bile daha önemli" derken, bir şeyleri mi gizlemeyi amaçlıyordu? İkinci konuya bir açıklık getirilmeden bu sözün fazla bir anlam ifade etmediğini belirtelim. 
Türk toplumunun bugünden itibaren gerçek problemi ülkenin AB'ye üyeliği konusunda önünü kesenlerle direkt olarak bağlantılıdır. AB'nin başlattığı katharsis sayesinde herkesin safı netleşti. İkilem şudur: Bu siyasi sistem sürdürülmek mi isteniyor, yoksa AB'ye tam üye olunarak çağdaş uygarlık seviyesine, gerçek demokrasiye mi ulaşmak isteniyor? Türkiye'nin muhafazakar güçleri seçimlerini ilk şık için yaptılar, ülkenin önünü tıkadılar, geleceğini kararttılar ve vizyonunu yok ettiler. Böylelikle, Türkiye'nin her alanda -artık zamanı çoktan gelmiş olan- normalleşmesine karşı çıkıldı. Bu seçim, ülkenin barbarlığa ve çağdışılığa kayışını sembolize ediyor.
AB demek, MGK'nın şimdiki fonksiyonunu görememesi, ordunun iktidarını geri dönülemez bir biçimde kaybetmesi, denetime tabi olması, yanlız dış düşmana karşı yönlendirilmesi ve profesyonelleşmesi demek. Bu istenmiyor. Peki eskide direnilirse Türkiye'yi orta ve uzun vadede neler bekliyor? Bize göre Türkiye üç gelişmeye gebe olacak:

1- Beyin göçü (bu girişte de değinildiği gibi başladı) 
2- Kopma 
3- Bölünme ve orta vadede "su savaşları".

Bütün bunlar AB'ye girilmediği için ülkenin başına 
gelebilecek olan muhtemel felaketler. Demokrasiye karşı çıkınca fırtına biçiyorsunuz. Attila'nın geçtiği yerde çimen bitmezmiş, demokrasinin olmadığı yerde de gelecek olmaz!
(*) İlk celsede beraatle sonuçlandı.