Totaliter rejimlerde nöronları koruma ve ‘mutlu olma’ sanatı

Erol Özkoray - 28/05/2010 13:53:59 (2252 okunma)



Totaliter rejimlerde nöronları koruma ve ‘mutlu olma’ sanatı

Her şeyin farkında bir insan olunduğunda Türkiye’de yaşamak çok ama çok zor. 1 Mayıs 1977’den beri bu ülkede yapılmış olan bütün kanlı mizansenleri artık ezberinize almışsanız, 33 yıldır bütün olayların failleri ile ilgili hiçbir kanıta bile ihtiyaç duymadan kimlerin ana aktörler olduğunu biliyorsanız ve bunda hiçbir yanılgı payı olmuyorsa, bu ülkeye katlanmak bile azap haline geliyor. Ama böyle de yaşanılmaz tabii ki; çünkü değişen fazla bir şey yok, hayat ise akıp gidiyor. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi ile kurulan ve bugün hâlâ uygulamada olan kurumsallaşmış Sinsi Totaliter Rejim (STR) altında yaşayarak bu durumu sürdürmenin mazoşist bir yanı da var. Totaliter rejimlerin uzmanlık alanlarının bela üretmek olduğu biliniyor. 30 yıldır bela, kötülük, düşmanlık, ölüm, işkence, kötü muamele, ırkçılık, saldırganlık, militarizm ve faşizm üreten bir rejimdeyiz. Kısaca halka ve insana düşman bir totalitarizme muhatabız. Avrupa’da türünün kalan tek ve son örneğinden bahsediyoruz. Bu ülkenin rejimi konusunda aldatıldığı için Avrupa Birliği’ne (AB) de acıyorum açıkçası. Başına çözülmez bir bela aldı. Peki ne yapmalı da, oyunun kurallarını değiştirmeli, böylesine ceberut, berbat ve barbar bir rejimde hem mücadele edebilmeli, hem de mutluluğu yakalayabilmeliyiz?
Totalitarizmden kurtulmak öyle kolay olmadığından, zaman yitirmeden toplumsal ve kafa sağlığımızı da korumalıyız. Yani aynı zamanda nöronlarımızı koruyarak telef olmalarını da engellemek şart. Totaliter rejimde mutluluğun yolları mücadeleden, direnmeden, hak aramaktan geçerken, zaman zaman da takmamaktan, muhatap almamaktan, küçümsemekten de geçiyor. 

Aşağıdaki Türk usulü totaliter rejimde mutluluğun yolları benim subjektif görüşlerimi içeriyor. Şüphesiz bunlar yaşanmış olaylardan kaynaklanan, tecrübenin de ağırlıklı olarak yer aldığı bir dizi olaydan ortaya çıktı. Ama sizin de yaşadıklarınız ile tecrübeleriniz bu listeye dahil edilebilir ve de edilmelidir. Kısaca totalitarizmle mücadele, nöronları koruma sanatı ve mutluluk listesinin ucu açıktır. Diğer taraftan bu yazının asıl amacı genç kuşaklara önemli tecrübeleri aktarmak ve onların kendilerini daha iyi korumaları için bilgi sağlamaktır. Bir kez daha belirtmeliyim ki burada ana aktör bağımsız ve özgür bireydir. Totaliter rejimleri en çok korkutan değer… İşte size totaliter rejimde, nöronları koruma, demokratik ve legal yöntemlerle mücadele ederek, “mutluluğu” da yakalayabilmenin yolları:

KORKMAMAK: Bir kere totaliter bir rejimde söylenebilecek en önemli ve sihirli kelime budur: Korkmamak. Korkmayınca karşı taraf silahsız kalır ve çözülme başlar. Bütün sistem korkuyu yaymak üzerine kuruludur. Korkmayınca ve cesur olunca yolun en az yarısı katedilmiş olur.

KENDİNE GÜVENMEK: Kurumlara değil ilk önce insanın kendine güvenmesi gerekir. ‘En güvenilir kurum ordu’ diye her yıl önümüze konan dezenformasyon balonunu patlatıp, bu planlı palavrayı çöpe göndermekle işe başlanmalıdır. Totaliter ortamda sistem, rejim ve devlet kesinlikle güvenilmeyecek yapılardır. Bunlarla muhatap olmadan hayat sürdürülür.

KENDİNİ KORUMAK: Totaliter yapıyla mücadele ederken haliyle kahramanlık yapmak da gerekecektir; ama bu durum kesinlikle hayatınızı tehlikeye atmamalıdır. Kendini korumanın önceliği vardır, çünkü insanlar kolay yetişmiyor. 

KÜÇÜK ADAMLARLA UĞRAŞMAMAK: Polis, kolluk kuvvetleri ve asker gibi küçük adamlarla uğraşılmamalı. Sivil de olabilecek gündelik faşizmin aktörlerinden uzak durulmalı ve böylelikle gereksiz enerji harcanması önlenmelidir. Küçük adamlarla uğraşarak hem netice alınmaz, hem de gereksiz riske girilir. Üstelik amaç da bu değildir. Bu ülkede kafaların faşist tetikleme ile çalıştığı ve işkencenin çok yaygın olarak uygulandığı unutulmamalıdır.

TAKMAMAK: Sizi yönettiği iddiasında olan seçilmiş olan kişi sinirinizi bozuyorsa ve IQ’su düşük olmasına rağmen nöronlarınızı hiçe sayıyorsa onu derhal silin ve kesinlikle takmayın.

MUHATAP ALMAMAK: Söz konusu kişi eğer bir atanmışsa en başından ‘bu adam benim muhatabım değil, kim oluyor da bana ders vermeye kalkıyor’diye elinizin tersiyle doğrudan layık olduğu yere postalayın.

DEĞER VERMEMEK: Totaliter rejimde kutsal olan devlettir ve yurttaşın hiçbir değeri yoktur. Onun için sistem, rejim ve devleti kim temsil ederse etsin, bir sivil ve bir birey olarak siz de onların hiçbirine değer vermeyin.

CİDDİYE ALMAMAK: Totaliter ortamda sistem, rejim ve devletin sürekliliğini sağlayan aktörler ile onların işbirlikçilerini hiçbir zaman ciddiye almayın. 

BAKMAMAK VE GÖRMEMEK: Totaliter rejimde sistemin parçası olan ulusal medya ile, ana aktörler sürekli olarak topluma empoze edilir. Örneğin ‘Silahlı parti temsilcisi’ (Genelkurmay Başkanı) ya da ‘Silahsız parti başkanı’ (AKP) sinirinize dokunacağı için hemen zapping yapın ve televizyonda sesini bile duymayın. Düşmanlarınızın hayatınızı mahvetmek için neyin peşinde olduğunu anlamak için internetteki bağımsız haber sitelerinden onları takip edin. Böylece seviyesizliğe karşı nöronlarınızı korumuş olursunuz. 

MÜCADELE ETMEK: Türkiye’de sistematik olarak üç konuda mücadele etmek gerekiyor: Gerçek demokrasi, ifade özgürlüğü ve AB tam üyeliği. Bunları sağlayabilmek için de tek bir kuruma karşı mücadele vermek şart: TSK. Bu üçlünün önündeki tek engel TSK olduğu için bu mücadelenin kesintisiz, sürekli ve sistematik olması gerekiyor. Bu yolda devlet (yani TSK’nın bizatihi kendisi) size karşı linç silahını kullanacaktır. Linç gerçekleştirilirken sözde basındaki kendi işbirlikçilerine görev verip hakkınızda yazı yazdırır ve ağırlıklı olarak medyayı kullanır. Bu noktada cellatlarınızın (ulusal medyanın) ayağına giderek iyi niyetle kendinizi savunmanız sizin için çok tehlikeli olur. Çelişki de buradadır: Medyatik olmadan mücadeleyi sürdürmek. Topluma ulaşmak için bağımsız ve özgür kanallar kullanılır. Yurttaşlar bir şekilde mücadeleyi izlerler. Kendinizi korumak için yapılacak tek şey, karşı dava açarak sözde basını susturmaktır. Buradaki oran şudur: Ne kadar saldırı, o kadar dava. Mücadeleye sağlıklı devam edebilmek için ilk önce faşist parazitlerden kurtulunur. Davaların açılıp propaganda prospektüslerinin susturulması bir çelişki doğurmaz, çünkü karşınızdakiler gazete değildir.

KONTROLÜ ELDE TUTMAK: En zor konu budur. Devasa bir sistem size karşı harekete geçirileceği için kontrolü elde tutmak hemen hemen imkansızdır. Siz sıkı durunca fazla bir şey de yapamazlar; ama anormal derecede sinirlenirler. Tansiyonu yükseltirler, siz de fikrinize ve işinize karışıldığı için ‘bunlar da kim oluyor?’ diye tansiyonu daha da yükseltisiniz. Her türlü imkanı kullanırlar: Ulusal medya, hükümet, işbirlikçi sivil sözcüleri, polis ve yargı. Ucu açık bir biçimde tansiyon hep yüksek kalır. Bazı durumlarda geçici bir süre için kendinizi unutturmak iyi sonuç verir. Bu sırada mekan (ülke) değiştirmek de tavsiye edilir. Üç-dört ay gibi kısa bir aralıktan sonra mücadele tekrar başlar. Uluslararası demokratik kuruluşlarla birlikte davranmak bir güvence oluşturur ve sizi korur.

ARKADAŞLARLA ÇALIŞMAK: Devlet, yani TSK mücadeleye girene karşı, üstad Yaşar Kemal’in de dediği gibi tek bildiği yaptırımı kullanır: Aç bırakmak. Her türlü ilişkisini kullanarak (maliye, adalet, yurtdışı ilişkiniz varsa dışişleri, işadamları) şantaj, gözdağı ve tehditle sizin gelir kaynaklarınızı keser. Bunu önlemek için gerçek arkadaşlar ve gerçek dostlarla çalışılmalı. Dayanışma ile bu durum atlatılabilir. Kapitalist sistem ve model içinde yer almayan yapılarla da iş yapmalı. Totaliter devlet arkadaş ve dost sandıklarınızın önemli bir bölümünü de size karşı kullanacaktır. Totaliter rejimlerde imkansız diye bir şey yoktur. Onun için sistemin dışına çıkarak erişilmez olunmalıdır.

İŞADAMLARINI KÜÇÜMSEMEK: İki nedenden dolayı bunlara saygı duyulmaz. En önemlisi piyasadaki ünlü işadamlarının ezici bir çoğunluğu zenginliğini Ermeni Soykırımı yüzünden Ermenilerin mallarına el koyarak elde etmişlerdir. Hay’dan (Ermeni’den) gelen (Huy’a yani Rum’a değil) Türk’e gitmiştir. İkinci olarak ise statükoyu koruyarak totaliter rejimin sürekliliğini sağlamaktadırlar. İşadamları bu sistem içinde masum değildir, sistemden beslenmektedir ve mücadelenin parçasını oluşturmalıdır. Kapitalizm ve faşist totalitarizm arasında doğrudan ilişki vardır. Kamu yararına hedefiniz için (demokrasi) bunları, kapitalizm çerçevesinde, sermaye birikimini gerçekleştirme amacıyla tepe tepe de kullanabilirsiniz. Müstahaktırlar ve sakıncası da yoktur. 

KAPİTALİZMİ KULLANMAK: Hepimiz bu “izm”in iflas ettiğini artık biliyoruz. İnsanlığa da karşı olan kapitalizmin zaafları kullanılarak ciddi miktarlar kazanılabilir ve bu imkan bir demokrasi kurulabilmesi için harcanır (parti kurmak, tv kanalı açmak, gazete çıkarmak). Buradaki tek sorun bu işe soyunacak olanların paranın çekiciliğine kapılıp hedeflerini ve ideolojilerini unutmamalarıdır. Totalitarizmi çökertmek için gerekli araçlar böylelikle elde edilir. Soros örneği bu açıdan muhteşemdir, öğreticidir ve incelenmelidir. Tabii uygulanmalıdır da... 

GAZETELERE BAKMAMAK: Ulusal anlamda ülkede gazete yoktur, buralarda çalışanların gazeteci vasfı da kalmamıştır. Dolayısı ile okunmak için değil, bakmak içindirler. Çözüm bu “ürünleri” satın almamaktır. Bu kategoriye islamcı basın da girer. İnternetten bağımsız basınla gerçek gündem takip edilir, dezenformasyona karşı kafa sağlığı korunur.

TV’DE ZAPPİNG: Zapping yapmak nöronları canlı tutar ve beyni dinlendirir. Sizi sinir edenleri zape etmek insanı rahatlatır. Ben 2002’den beri hiçbir AKP’linin ses tonunu bilmiyorum; aynı şekilde 2000 yılından beri de hiçbir Genelkurmay Başkanı’nın buyurgan ve faşizan demecini dinlemedim. Siyaset yapıldığından, bunlar haliyle metin olarak internetten takip edilir ve böylelikle ses kirliliği önlenir. Tabii en önemlisi de nöronlarınız korunur.

EUROSPORT’DA CANER ELER’İ DİNLEMEK: Televizyon zapping yapmak içindir ama bir tek Eurosport’da Caner ELER bunun dışında kalır. 30 yaşındaki bu müthiş insan bana göre şu an değil Türkiye’de, uluslararası alanda bile eşi benzeri bulunmayan bir spor ve kültür adamıdır. Caner’i saatlerce dinlemek nöronlarınızı yüzde yüz korur. Caner’i, Temmuz ayındaki Fransa Bisiklet Turu’nu anlatırken izlerseniz bu ülkenin tarihinden felsefesine, politikasından gastronomisine kadar dolaşmadığınız konu, girmediğiniz alan kalmaz. Türkiye’nin bu müthiş insanını keşfederken hayata da bağlanırsınız. Eurosport’dan Dağhan Irak’ta aynı kategoriye girer.

GÜNDEMİ ÇÖPE GÖNDERMEK: Resmi gündemle uğraşmamak sizi özgür kılar. Sizi kendi ajandanız yönlendirmelidir. Öncelikli konularınız ne ise sürekli ve ağırlıklı olarak onlarla uğraşılır. Böylelikle hem hedeflerden şaşılmaz, hem de netice almaya doğru yol katedilir.

KENDİ DEĞERLERİNİ YARATMAK: Bu değerler aslında evrensel değerlerdir: Demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi. Totaliter devletin empoze ettiği bütün sözde değerlerden uzak durmak sizi sağlıklı kılar. Bir birey olarak yüksek sesle bu değerleri savunmak size yurttaş olduğunuzu hatırlatır..

SİVİL İTİATSİZLİK: Türkiye’de ifade özgürlüğünün olduğunu Anayasa’nın 90. maddesine dayanarak savunmak. Bu maddeye göre, Meclis’te kabul edilmiş olan uluslararası andlaşmaların, aynı konulardaki ulusal kanunlara göre üstünlüğü vardır. Bu çerçevede ifade özgürlüğünü ve dolayısı ile demokrasiyi katleden 301 ve benzeri mongoloid maddeler doğrudan çöpe gönderilir. Hiçbir sınır tanımadan –şiddeti savunmamak koşulu ile- her türlü görüşü yayabilirsiniz.

SİSTEMİN DIŞINA ÇIKMAK: Bu noktaya gelebilmek için çok ciddi felsefi bir çabaya ihtiyaç vardır. Kendiniz üzerine yıllarca süren bir çalışmaya girmelisiniz. Örneğin cep telefonsuz, kredi kartsız ve banka hesapsız yaşamayı doğal olarak uygulayabilmelisiniz. Şüphesiz sistem denince çok daha kapsamlı, size zorla dayatılan asıl içinde yaşadığımız model anlaşılıyor. Sistemin nasıl dışına çıkılacağı ile ilgili yazıda birçok ipucu bulunuyor. 

RESMİ TARİHİN AKSİNİ SÖYLEMEK: Totaliter devlet tarih konusunda topluma ayar vermeye kalktığında kesinlikle tersi doğrudur. Gerçek tarihe hakim olmak hem sizi özgürleştirir, hem de entelektüel olarak güçlü kılar. Totaliter devlet için tarih en tehlikeli bilim dalıdır; çünkü gerçekler karşısında yalan derhal iyot gibi açığa çıkar.

RESMİ İDEOLOJİNİN DIŞINDA DÜŞÜNMEK: Elimizde sosyalizm gibi olağanüstü bir doktrin varken karikatür diğer “izm”lerin peşine takılmamak. Hatta bir ideoloji ve doktrin olamamış zayıf, güçsüz ve entelektüel derinliği olmayan “görüşleri” elinizin tersiyle itmek ve kaale almamak. Üstelik totalitarizmin ve kapitalizmin iflası ile birlikte demokratik sosyalizm her zamankinden daha fazla önemli, güncel ve uygulanabilir.

Sonuç olarak bir ülkeyi ülke yapan insandır. Asıl önemli olan ülke değil, bireydir. İnsana değer verince ülke de değer kazanır. Bunun da tek ölçütü vardır: Demokrasi. Merkeze devleti koyan, insanı ve bireyi hiçe sayan faşist ve totaliter rejimler onun için bir anlam ifade etmezler ve hiçbir gelecek vaat edemezler.