Türkiye demokratikleş(e)miyor

Erol Özkoray - 21/02/2010 12:22:57 (856 okunma)


Türkiye demokratikleş(e)miyor

Her şeyin yanlış, her şeyin sahte ve her şeyin yalan olduğu bir ülkede nasıl siyasi analiz yapılır? Dezenformasyona karşı nasıl panzehir oluşturulur? İçi boşaltılmış sözde kavramların, özde yalan olduğu nasıl anlaşılır? “Türkiye nereye (bir yere) gidiyor (mu)?” sorusuna nasıl bir cevap verilir? Türkiyelilerin bu kargaşa ortamında, bu dezenformasyonla, olan bitenden bir şey anlamaları, durum değerlendirmesi yapmaları ve çözüm üretmeleri hiç de kolay değil. 30 yıldır süren faşist eğitim sistemi ile evrensel temel değerleri (demokrasi, özgürlükler, eşitlik, sosyal adalet, kardeşlik gibi) halkınıza öğretmezseniz (zaten eğitimi de milliyetçilik, Türk-İslam sentezi ve ırkçılık dışında hiçbir şey öğretmeme üzerine kurgularsanız) olacak olan budur.

Zoka üstüne zoka… AKP, Ergenekon ve benzeri hukuki süreçlerle demokrasiyi mi kurmayı hedefliyor? Koskoca bir hayır! Kendi İslamcı toplum normlarını inşa etmeye çalışıyor. AKP’ye rağmen Ergenekon’dan demokrasi çıkar mı? İmkansız, çünkü siyasi irade olmadan hiçbir şey olmaz! Peki, TSK duruşuyla demokrasiyi mi koruyor? Mega bir hayır! Sadece kendi kast sistemini, oligarşik ve militarist iktidarını, halka düşman bir biçimde sürdürme peşinde. CHP sistemi ve statükoyu korurken (cumhuriyet, laiklik, ordunun vesayeti) demokrasi havariliği mi yapıyor, bununla sosyal demokrat yani sol parti olarak mı görülüyor? Kozmik bir hayır! Tipik bir faşist parti konumunda. 

Basını “medyatik tanıtım broşürü” olan, AB Projesi sahte, seçimleri göstermelik, iktidarı şizofrenik (seçilenler değil, atananlar iktidar), ordusu siyasi parti olan bir ülkede her şey yanlış/sahte/yalan deyince her kurum, kuruluş, yapı, organizasyon işin içine girdiği için listeyi de fazla uzatmanın bir anlamı yok. Neyi tutsanız elinizde kalan böyle bir ülkenin içinde bulunduğu durum için kullanılacak tek bir kelime var: İflas!

Sadece hukuk, Anayasa hukuku ve siyaset bilimi okumuş olanların bütün boyutlarını anlayabileceği, anormal derecede teknik yargı krizi ile ilgili gelişmeler, sekiz yıldır (2002’den beri) demokratikleşme diye yutturulan dönemi ana hatları ile değerlendirmeyi zorunlu kıldı. Hemen iki ana örnekle demokratikleşme denen takiyyeyi açığa çıkartalım. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti, yaza yaza da mürekkebimiz kalmadı: İfade özgürlüğünü katleden bir kanunu (301. Madde) çıkartan hükümet demokrasi kavramının “d”sini bile ağzına alamaz (buna kanuna destek veren CHP de dahil tabi ki). İfade özgürlüğü, özgürlüklerin anası olduğu ve demokrasinin temelini oluşturduğu için, onun yokluğunda demokrasinin kurulması İMKANSIZDIR. Bu özgürlüğün olmaması turnesol görevi görür ve içinde yaşadığımız rejimin niteliğini belirler: Otoriter ve sinsi faşist/sinsi totaliter cumhuriyet rejimi. Ve demokrasi dosyası kapanır. Bu kadar. Basta!

Bir de AB sürecinden örnek verip bu patolojik durumu sona erdirelim ve ardından demokratikleşmenin bizim gibi bir ülkede nasıl gerçekleşebileceğine bir bakalım.

Devletin (ordunun) adamlarından içinde bolca barındıran AKP de bu cinse giren Yaşar Yakış (hatırlatmak için bildiklerimizden bazılarını sıralayalım: Abdülkadir Aksu, Vecdi Gönül, Cemil Çiçek) Şubat 2005 tarihinde, AB Uyum Komisyonu başkanı olarak şunları söylemişti: “AB’ye şöyle bir formül dayatamaz mıyız? Biz söylediğiniz siyasi konularda adım atmaya hazırız; ama yapacağımız düzenlemeler, Türkiye AB’ye girerse yürürlüğe girer!” AKP’nin demokratikleşmeden ne anladığının en güzel özeti. Çap bu kadar, seviye bu kadar, birikim bu kadar olunca politikaları da bu kadar oluyor. Onun için kimse çıkıp da AB yolunu AKP filan açtı demeye kalkmasın, o tarihten beri AB yolunda tam 5 yıldır hiçbir şey yapmadılar. Bu konuyla ilgili olarak, yazarlık/gazetecilik yaşamımda aldığım en büyük risklerden birini burada açıklayım: AKP hükümeti üyelik görüşmeleri için AB’den tarihi aldıktan (17 Aralık 2004) tam beş gün sonra “Bunların AB Projesi bugün itibarı ile sona erdi” diye bir analiz yazısı yazmıştım. Aynen doğrulandı. Şu nedenlerle bu yazıyı yazmıştım: Bunlar batılı değil, bunlar AB’yi Türkiyelilere karşı meşruiyet için kullanıyorlar, bunların AB projesine sarılmasının diğer sinsi bir nedeni de TSK’yı pasifize etmek, bunların hayalindeki İslamcı topluma geçmek için bu kadarı onlara yeter. Yoksa dertleri Avrupa filan değildi. 50 küsür yaşına kadar mentoru Kotku’dan beslenmiş olan birinin, Descartes’ın yolu, Aydınlanma Felsefesi ve Büyük Savaş sonrası gelen barış arzusu ile ne gibi bir ilişkisi olabilir ki? Zaten o yolu bile bilmez. İşte o yolu bilmeyince AB felsefesinden de bir şey anlamazsın. Bunlar İslam enternasyonalizminden anlar demiştim, o da İsrail’e karşı oluşturulan, skandal İran, Hamas ve Suriye politikaları ile doğrulandı. 

Şimdi gelelim bu ülkede demokratikleşmenin olmazsa olmaz şartına… Demokrasiyi kurmak için TSK’ya karşı açık bir biçimde cephe almayan, kamuoyuna doğrudan bu mesajı vermeyen ve bunu siyasi iradesine yansıtmayan bir siyasi kişi, grup, parti, hükümet Türkiye’de demokrasiyi kuramaz. Bunu açıkça yapmayan kişinin de samimiyetinden şüphe edilir. Bu konuda ikili oyun, insanı şaibeli yapar, bambaşka bir projesi olduğu yolunda kesin kanıt oluşturur. TSK’ya karşı, demokrasi lehine tavır almayanın durumu siyasi suçüstüdür. Siyaset bilimine göre de FAŞİST damgasını yer. Bu kadar berrak, saydam ve net.

Öylesine çürümüş bir yapıdan bahsediyoruz ki, Genelkurmay’ı hemen her gün darbe planı üretiyor. Bunun için gizli, yarı gizli birimleri oluşturmuş. Aslında en radikal çözüm TSK’nın lağvedilip (aynı Yeniçeriler gibi) yerine, sadece dış düşmana karşı organize edilecek, küçük ama kompakt ve profesyonel bir ordu kurulması; çünkü açıkça faşist, ırkçı ve darbeci olan TSK’nın bu yapısını adam etmek mümkün değil. Ordu sorunu ile bu kadar zaman uğraştıktan sonra artık bu noktaya geldim. Hastalığın boyutu ve seyri tedaviyi imkansız kılıyor. Tek kelime ile umutsuz bir vaka. Bu TSK’dan olumlu hiçbir şey çıkartamazsınız. Gerçekten tek çözüm lağvedip, bu kurumu yeniden demokrasiye uygun olarak yapılandırmak. 

İş aslında böylesine vahim bir boyutta iken, hükümetin başı orduya laf söyletmiyor, onları yıpratmayalım diyor, içlerindeki darbeciler temizleniyorbiçiminde demeçlerle durumu idare ediyor. Tabi böylelikle kendi sonunu da hazırlıyor. İslamcı Cumhurbaşkanı ise, tamamen illegal, militarist, faşist, yayılmacı ve ırkçı bir metin olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) için, “bizim de katkılarımız oluyor bu metne” diyebiliyor. Eldeki malzeme bu kadar. Malzemenin başında unvan olarak Cumhurbaşkanı ya da Başbakan yazması onları değerli ve önemli kılmıyor. Yerelliği, çapsızlığı, bilgisizliği, birikim eksikliğini ve ciddi entelektüel zaafiyetleri şaşaalı ünvanlar kapatamıyor. Tam tersine zavallılıklar tam sekiz yıldır arz-ı endam ediyor.

Türkiye gibi bir ülkede arı kovanına çomak sokacaksan, ne istediğini bileceksin ve açıkça söyleyeceksin. Cehaletle birlikte çomak kullanılırsa beladan belaya savrulma kaçınılmaz olur. Örneğin Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi çözüm değil büyük kaos ortamı getirecektir. Nedeni de şudur: Halk tarafından doğrudan seçilmiş bir Devlet Başkanı her zaman için Başbakan’dan daha güçlüdür ve yürütmenin patronu olur. Ama bunu gerçekleştirecek anayasal haklara sahip değilse –ki bizde sahip değil- yürütme çift başlı olur ve birbiriyle dalaşır. Çok ciddi siyasi kriz çıkar. Elimizdeki darbe Anayasası ile bu krizi de kimse çözemez. Siyasi sistem bloke olur. Diyelim ki anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’na yeni yetkiler verildi. O zaman da Başkanlık sistemine geçileceği, çok karmaşık ve zor olan bu rejim konusunda, hiç tecrübesi olmayan Türkiye’de, Prezidansiyalist rejime, yani tek adam diktatörlüğüne kayılır. Bu da engellenemez. Sinsi totaliter rejim yetmiyormuş gibi, şimdi bir de Türkiye’nin başında, adeta Demokles’in kılıcı gibi yeni bir diktatörlük belası sallanıyor. Yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar bunu halk anlamayacak, ama ülke genelinde yapılacak seçimle birlikte doğrudan belanın içine düşülecek.

Benzer durum yargı konusunda da geçerli. Ergenekon doğru da, ne yapmak için? TSK’dan kurtulmak ve demokrasiyi kurmak için mi? Hayır. Daha çok TSK’yı pasifize edip, İslam ağırlıklı kendi siyasi sistemlerini kurmak için. Peki bunun garantisi var mı? Yok. Çünkü 2011 seçimlerinde çok büyük bir anormallik olmazsa CHP-MHP koalisyon hükümeti gelecek (üstelik meclisin nörotik durumu aynen sürerse erken genel seçimle 2010’da bile gerçekleşebilir; hatta İran Krizi silahlı çatışmaya dönüşürse bu hükümet yine kalamaz). İşte o noktada Türkiye “kırk katırdan” (AKP), “kırk satıra” (CHP-MHP) savrulacak. Tabular ve statüko bir heyula gibi toplumun üzerine çökecek. AKP ile (ne demokratikleşmesi?) otoriterleşen rejim, neredeyse açık faşizme geçiş sinyalleri verecek. TSK’nın içinde, toplumda demokrasi isteyenlere karşı rövanşçı duygular yeniden palazlanacak. TSK “intikam soğuk yenen yemektir” sözünü düstur edinecek.

Siyasi sistemden Cumhurbaşkanı seçimine, Anayasa’dan yargı sistemine, AB politikasından dış politikaya kadar, kovana gelişi güzel bilinçsizce çomak sokan AKP’nin 8 yıllık politikalarının, ülkenin demokratikleşmesi ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bizde adettir olmayan kapasiteler, olmayan siyasi güçler ve olmayan vizyon hemen birilerine yakıştırılır. Aynı içi kof olan ve demokrasi kültüründen bi-haber sadece bir teknokrat olan Özal’a yapıldığı gibi. İslamcılar da aynı kategoride. O kadar zavallılar ki, nasıl bir siyasi sistem kurmak istediklerini bile söylemekten acizler ve korkaklar. Her şeyi ikiyüzlü bir biçimde, sinsi olarak, Anadolu kurnazlığı ile yapıyorlar. Ekonominin küçüldüğü bir ülkede seçimleri kazanmak bilimsel anlamda imkansız olduğu için, 2011’de yarattıkları karmaşa, kargaşa, karman çorman ve tam kakafonik bir durumla biz Türkiyelileri baş başa bırakacaklar. Cehalet cesur olur diye boşuna dememişler. Ama bizler Türkiye’nin demokratları, sosyalistleri, solcuları, gerçek liberalleri, ülkenin emniyet süpabı Alevileri ve demokrasi kahramanı ülkenin Kürtleri büyük bir felaketle mücadele etmek zorunda kalacağız. Bu felaket de, bazıların demokrasiye geçtiğimizi sandığı, AKP’nin geride bıraktığı, İslam soslu ne idüğü belirsiz zavallı siyasi bilançodan başka bir şey olmayacak.