Türkiye-İsrail ilişkileri: Balayı sona erdi

Erol Özkoray - 08/06/2010 20:46:20 (1347 okunma)



Türkiye-İsrail ilişkileri: Balayı sona erdi 

Türkiye 21.yüzyıla çok önemli bir antlaşmayla girdi: İsrail’le 1996 yılında imzalanan Savunma ve İşbirliği Antlaşması. Türkiye-İsrail Antlaşması her iki ülkeyi de dış düşmanlar açısından saldırılamaz konuma yükseltti ve bölgedeki jeostratejik verileri temelinden değiştirdi. Abdullah Öcalan konusunda komşusu Suriye ile savaşma noktasına gelen Türkiye’nin, bu ülkeyi dize getirmesinde imzalanan antlaşma belirleyici oldu. İsrail, kendine göre çok büyük olan yeni stratejik müttefiği sayesinde geleceğe daha güvenli bakarken, Türkiye bu ortaklık ile, hiç tanımadığı Orta Doğu batağında kaybolma riskini bertaraf ediyordu. Bölgedeki tek ileri demokrasi olan İsrail’in, laik bir ülke olan Türkiye (o zamanlar müslüman ülke sıfatı rüyalarda bile yoktu) ile ittifakı hem gıpta ile takip ediliyor, hem de ciddi siyasi kıskançlıklara neden oluyordu. Antlaşmanın da, sürekli olarak terslenmesine rağmen Arapların peşinde koşmaktan bıkmayan, dönemin İslamcı Başbakanı Necmettin Erbakan tarafından imzalanmasının, mizahi bir boyutu da vardı. Gönülsüz attığı imza ile Erbakan ideolojisini ve siyasi kimliğini bir yerde reddetmiş de oluyordu. Avrupa Birliği projesinde olduğu gibi, bu antlaşma da Türkiye’nin Batı dünyası ile geri dönülmez bir biçimde bütünleşmesini sağlamayı amaçlıyordu.

AKP seçimleri 2002 yılında kazanınca ilişkilerin geleceği konusunda ilk endişeler ortaya çıkmaya başladı. Terör örgütü Hamas’ın, seçimleri kazanmasının ardından (Cumhurbaşkanı Abbas’a karşı henüz darbe yapmadığı için, 2. özelliği olan darbeci sıfatı daha sonra eklendi) 2006’daki skandal Ankara ziyareti ile tehlike sinyalleri de artmıştı. Son iki yılda ise gerilimler ve gerginliklerle birlikte kriz gitgide tırmandırıldı. Bunu yapan da tek taraflı olarak AKP hükümeti oldu. Aslında İsrail’in Hamas’a karşı yaptığı Gazze Savaşı (2008-2009) AKP’nin uzun zamandır beklediği fırsattı. Ardından Davos’taki “bir dakika” şovu geldi (Ocak 2009). Erdoğan’ın “Siz insanları öldürmeyi çok iyi bilirsiniz!” dediği kişi Nobel Barış Ödülü sahibi 85 yaşındaki sosyalist Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ti. Filistinlilerle barış için, çok zorlanarak ikna ettiği en yakın arkadaşı Başbakan İzak Rabin’i bu yolda suikastte yitirmiş olan kişi...Oslo’daki Filistinlilerle barış görüşmelerinin gerçek mimarı... Bu sözün muhatabı Peres olmadığı gibi, Cumhurbaşkanlığı gibi siyasi sorumluluğu olmayan bir makamdaydı. Kasıt açıktı. Peres orada olduğu için, planlı ucuz mizansen onu bulmuştu. Ardından, Ankara’nın İran ve Suriye yanlısı dış politikaları işi daha da ciddileştirmiş ve ilişkileri radikal olarak germeye başlamıştı.

Unutmamak gerekir ki, İsrail hükümetlerinde politikayı sadece üç kişi belirler: Başbakan, Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı. Onun için Gazze ambargosunu kırmak için oluşturulan filoya yapılan barbar saldırının gerçek suçluları bu üçlü içinde gizlidir. Bu üçlü onayını vermeden İsrail’de güvenlik alanında hiçbir şey yapılamaz. Dolayısı ile bir kez daha hatırlatalım, yapay “one minute” krizindeki sözlerin muhatabı saygın bir devlet adamı olan Cumhurbaşkanı Peres kesinlikle değildir. Erdoğan burada tam anlamıyla konu dışıdır, İsrail iç politikasından bihaber olduğu anlaşılmaktadır ve hedefi ıskalamıştır. Tabii bu haksız saldırı ilişkilerin feci bir noktaya gitmesine de neden oldu. Bu noktada diğer önemli bir konu İsrail’in dünyanın en politize toplumuna sahip olmasıdır. Bıçak sırtında günlük yaşadıkları için, önemli bir konunun bütün ülkeye yayılması ve herkes tarafından öğrenilmesi sadece birkaç saatlik bir iştir. Peres’e “katil” denmesini hiçbir İsrailli kabullenemezdi. 

İsrail’le yaşadığımız büyük krize, sistematik bir biçimde İslam enternasyonalizmi peşinde koşan panislamist AKP neden olurken, Şubat 2009 seçimleri ile işbaşına gelen ve bu ülkenin tanıdığı en antipatik Başbakan olan Netenyahu ile Dışişleri Bakanı Lieberman gibi bazı ırkçı ahmakların neden olduğu son filo katliamı da, ilişkileri neredeyse kopma noktasına getiren diğer bir etkendi. Bugün itibarı ile, her iki ülkenin ilişkileri dibe vurmuştur ve en az 10 yıldır süren balayı sona ermiştir. Ama bu durum ilişkilerin bittiği ve koptuğu anlamına tabii ki gelmiyor. Yani balayı biteli zaten iki yıl olmuştu ama, evlilik hâlâ sürüyor. En azından şimdilik. 

MARMARA DEPREMİ KAHRAMANI İSRAİLLİLER

İsrail’le ilişkiler 1999 Marmara Depremi ile çok olumlu bir mecraya girdi ve zirveye ulaştı. Marmara Depremi’nde İsrailliler Türkiyelilerin kalbini hem insanlıkları, hem de organizasyon yetenekleri ile fethetmişlerdi. İlk ekip depremden yalnız 15 saat sonra İstanbul’da, 18 saat sonra ise Gölcük’te Deniz Kuvvetleri’ndeki enkaz başındaydı. 450 kişiden oluşan ekip 12’si Türk, ikisi İsrail vatandaşı olmak üzere 14 kişiyi kurtardı, sahra hastanesinde 15 doğum gerçekleştirdi ve 40 ameliyat yaptı. 10 uçakla 30 kez malzeme taşındı ve bir gemi ile en acil ihtiyaçlar hemen İskenderun’a ulaştırıldı. Büyükelçi Uri Bar-Ner, İstanbul Başkonsolosu Eli Shaked ve yardımcısı Benjamin Krasna, İsrail diplomatik misyonunun bütün ağır topları ilk andan itibaren felaket bölgesindeydi. Depremde İsrail de 8 vatandaşını yitirmişti. İsrailli ekipler Gölcük, Adapazarı ve Çınarcık’ta gece gündüz çalıştılar. Bir süre sonra İsrail Başbakan’ı Ehud Barak Adapazarı’na gelerek, İsrail’in depremzedeler için kurduğu köyün açılışını yaptı. O gün ben de oradaydım.Adapazarlı depremzedeler İsraillileri ellerinin üstünde tutuyorlardı. Ortada müthiş bir güven, sevgi ve dostluk ilişkisi vardı. Bütün bunların nedeni 1996 anlaşmasıydı.

Dergim İdea Politika’da yayınlayacağım röportajlar için ilki 1999’da ikincisi de 2000 yılında olmak üzere İsrail’e gittim. İlk gezide inanması güç bir olgu ile karşılaştım: Türkiye’nin imajı bu ülkede mükemmeldi ve aşırı dinciler dahil tek bir kişi bile aleyhte konuşmuyordu. Türkiye’nin çok karmaşık ve problemli olan batıdaki imajı ile ilgili 37 yıldır çok düşünmüş, fiilen ve profesyonel olarak 1993,1994,1997 ve 1998 yıllarında Avrupa’da ülkenin resmi kampanyalarını gerçekleştirmiş ve yönetmiş bir iletişim uzmanı olarak, gördüklerime inanmak hemen hemen imkansızdı. Ama gerçekti de. İsraillilerin Türkiye’ye olan desteği yüzde 100’dü. Ankara’da İsrail Büyükelçiliği Müsteşarlığı görevinde bulunmuş olan İşçi Partili, Alon Liel bu dostluk için bana“10 üzerinden 10” demişti. Ertesi yıl 2000’de bu kez Dışişleri Bakanı Müsteşarı olduğunda iki ülke arasındaki dostluğun ne durumda olduğunu makamında sorduğumda, “yine aynı, bizim bunu dokuza bile düşürme lüksümüz yok” demişti. O zaman İsrail’de akıllılar ve gerçek Türkiye dostları vardı Liel gibi, bugünkü hükümette olan aptallardan, aşırı sağcılardan ve faşistlerden eser yoktu. Bugün ise her iki kamuoyunda da dostluk yerlerde sürünüyor.


SORUNLARIN GERÇEK KAYNAĞI

Peki ne oldu da aralarından su sızmayan bu iki stratejik ortak ve hâlâ müttefik olan bu iki ülke 14 yıl sonra bu duruma düştüler? Daha dört yıl öncesine kadar, İran’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki görüşmelerde askeri amaçlı nükleer politikalarında Ankara, İsrail’e destek veriyor, Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ziyaretlerinde Türk yetkililer tarafından samimi bir havada karşılanıyordu. Bu süre içinde İsrail’in Türkiye politikasında hiçbir değişiklik olmadı. Dolayısı ile değişikliğin kaynağı Ankara idi ve bu tuhaf tavır yeni uygulanmaya başlanan dış politikanın sonucuydu. Soğukluk en az iki yıl önce başladı. Üç konu belirleyici oldu: İsrail yanlısı lobilerin AKP için çalışmayı bırakması, İsrail’in can düşmanı Suriye ile yakın ilişkilerin kurulması ve iç politikada çıkar elde etmek için zaman zaman antisemitizme de varan açık İsrail düşmanlığına endeksli nefret temelli siyasi söylem.

Ankara’nın İsrail’den soğumasının ilk önemli nedeni, Beyaz Saray’da ve Amerikan Kongresi’nde Türkiye lehine lobi faaliyetlerinde bulunan etkili Yahudilerin ve İsrail yanlılarının bu işten gitgide ellerini eteklerini çekmeleriydi. Ankara, ABD’deki bütün siyasi faaliyetlerini Kudüs eliyle, İsrail’e yakın lobilere emanet etmişti. İnsan hakları ihlalleri, Kürtlere uygulanan şiddet politikası ve 1915 Ermeni Soykırımı konularındaki dosyalar otomatiğe bağlanmıştı ve Kudüs’ün yönlendirmesiyle Washington’daki lobiler harekete geçiyorlardı. Ankara uğraşmıyordu bile. Sadece bakıyordu ve izliyordu. Kontrol bile etmiyordu. Türkiye’nin yıllarca dış tanıtımını yapmış biri olarak bu durumun anormal olduğunu belirtmeliyim. Dünyada hangi ülke, bir başka ülkeye siyasi iletişimini tamamen teslim etmiş ki? 

Ne zaman ki Hamas, Ankara’yı ziyaret etti, ABD’deki Yahudiler arasında homurdanma başladı, ardından İran ve Suriye politikaları ile dananın kuyruğu tamamen koptu. Artık İsrail denetimindeki lobiler gönülsüzdü ve Türkiye’deki İslamcı AKP hükümeti için parmaklarını kıpırdatmayacakları anlaşılmıştı. 2008 ve 2009 yıllarında nihayet imkansız gerçekleşti American Israel PublicAffairs Committee (AIPAC) ve American Jewish Committe (AJC) nin AKP hükümetine yardım etmeyeceği ve İsrail’den Türkiye için gelen istekleri yerine getirmeyeceği Ermeni Soykırımı karar tasarısı ile ortaya çıktı. Bu durumun da geçici değil, sürekli olacağı anlaşıldı. Ankara da bunu, İsrail’in ABD’deki bu çevrelerde gücünün azalması olarak değerlendirdi. Halbuki iki ülke arasındaki antlaşmanın çekiciliği, Türkiye’nin İsrail üzerinden garantili ve güçlü bir Washington desteğini sağlamasıydı. Hem de fazla zahmete girmeden.

İkinci önemli neden, İsrail’in can düşmanı Suriye ile AKP hükümetinin yakınlaşması ve anlaşması oldu. Bu anlaşma ile Suriye, Hatay üzerindeki taleplerinden vazgeçerken, her iki ülkenin haber alma teşkilatlarının işbirliği sağlanıyor ve İsrail’in ele geçirdiği Suriye’ye ait Golan tepelerikonusunda Türkiye’nin arabuluculuğu söz konusu da oluyordu. Bugün arabuluculuk konusu tamamen kadük olsa da, Türkiye ilk kez Arap-İsrail çatışmasında –pek fazla bir şey anlamasa da- Orta Doğu’daki aktörlerden biri konumuna yükseliyordu. Ankara’nın Suriye’ye yakınlaşması, aynı zamanda İsrail ile ilişkilerine mesafe koyması anlamına da geliyordu.

Üçüncü konu ise, iç siyasi hedefler çerçevesinde ırkçılığa da varan, sıkı İsrail düşmanlığını tetikleyen nefret temelli popülist siyasi söylemdir. AKP hükümeti bunu “panislamcı dayanışma” çerçevesinde yaparken, kamuoyunda oluşturduğu nefreti İsrail’e doğru yönlendirmekte bir beis görmedi. Bu politika siyasi demeçlerle, dizi filmlerle, islamcı basının uzman olduğu antisemitizmle uzun süredir uygulanıyor. Batı da suç olan Yahudi soykırımı inkarcılığı, islamcı basında ve islamcı internet sitelerinde yaygınlaştırılıyor. Bunun adına siyasi literatürde “yeşil faşizm” dendiğini de bu arada hatırlatalım.

AKP’NİN PANİSLAMİST POLİTİKASI

Geri planda Başbakan’ın dış politika danışmanlığını yapan Davutoğlu’nun islamcı fikirleri, 1 Mayıs 2009 tarihinde Dışişleri Bakanı olmasıyla kurumsallaştı ve AKP hükümeti dolu dizgin panislamcı dış politikayı uygulamaya koydu. Türkiye yüzünü net bir biçimde Araplara, İslam dünyasına ve doğuya döndü. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı’nın “komşularla sıfır sorun” retoriğinin fazla bir anlamı da yok, çünkü İsrail’le ilişkilerin bu kritik noktaya getirilmiş olması böyle bir söylemle açıklanamaz. Buna ilaveten hemen sorulur ve Dışişleri Bakanı bu soruların altında kalır: Peki Kıbrıs ne oluyor? Ya Yunanistan’la krizde (kıta sahanlığı, FIR hattı, Ege’nin kullanılması, vb) ne çözüldü? Bir Ruhban Okulu’nu bile sekiz yılda açamamaları anında masaya konur. Göstermelik Ermenistan açılımında neye ulaşıldı? Üç konuda da, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) gizli anayasası olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) geçerli olduğu için, zaten bütün demokratik çözümler birer hayal ürünüdür. Tabii aynı çerçevede İsrail’le olan savunma ve işbirliği anlaşmasında da içeride bir numaralı muhatap TSK’dır (bu konuya aşağıda değineceğiz).

Panislamist politikada AKP hükümeti, İran-Hamas-Hizbullah koalisyonunu hem ana eksen haline getirdi, hem de yönetiyor. Tabii bu durumun yapısal olup olmadığı, süreklik kazanıp kazanmayacağı henüz belli değil, ama Ankara, İsrail’den vazgeçmeyi hem kafasına koymuş, hem de bu politikanın uygulanabilir olduğuna inanmış. Batı denince ABD’den vazgeçmek NATO ve diğer stratejik nedenlerle imkansız gibi görünse de, Türkiye’nin doğasına aykırı bir Rus ittifakı eğer uygulamaya konulursa o bile sürmeyebilir. Diğer taraftan Avrupa Birliği politikası konusunda, son beş yıldır tam üyelik görüşmelerinde hiçbir şey yapmayan bu hükümet için, “batıdan kopmadık” demesinin de hiçbir inandırıcı yanı yok. 

TSK NE YAPAR?

1996 antlaşması aslında TSK ile ABD’nin ortak eseridir. Yani bu antlaşmayla TSK gerçek işi olan “ülkeyi dış düşmanlara karşı savunmak” şiarını gerçekleştirmiş oluyor. Bizim hep eleştirdiğimiz ve siyasi iktidarını sürdürmesini sağlayan “iç düşman patolojisi” bu anlaşmanın dışında kalıyor. Tabii bu noktada “dış düşmanlar”ın kimler olduğuna da bakmak lazım. Hatta “dış düşmanlar”ın olup olmadığı bile sorgulanmalı. Örneğin AB tam üyelik sürecinde olunduğu için ne Yunanistan, ne de Kıbrıs artık Türkiye’nin düşmanları değiller, olmamalılar; çünkü AB demek bir barış kulübü demek. Ama yine de bu anlaşma en azından bu çerçevede, TSK’nın bir siyasi parti olmadığını, bir ordu olduğunu bize hatırlatıyor.

Gelelim antlaşmaya. Bir kere bu antlaşma çok gizli. İsrail’in kazandığı askeri ihaleler nedeniyle kamuoyu ucundan bucağından neleri kapsadığını anlamaya çalışıyor. Tabii biz gazeteciler de...Herkesin bildiği konulara girmiyorum, ama Eskişehir askeri hava üssünü kullanan İsrailli pilotlar için bu hava üssünde yazıların üç dilde olduğunu belirtmeliyim: Türkçe, İngilizce ve İbranice. İsrail çok küçük bir ülke olduğu için (eni 80, boyu ise 378 km) savaş uçaklarının havalanması ile birlikte hava sahası ihlalleri yaptıklarından ülkelerinde çalışmaları mümkün değildi. Bu imkan 1996 antlaşması ile verildi ve Konya merkezli Türk hava sahasında uçuşları gerçekleştirmeye başladılar. İsrail kaderci bir ülke olmadığı için, soğukluk baş gösterdiğinde çözümü ürettiler, Irak’ın kuzeyindeki otonom Kürdistan’da havaalanı yapımına yardımcı oldular. Bu bölgede teknik ve/veya askeri varlıklarını arttırmak için çalışmalara başladılar. Eskişehir çözümü iptal olursa, büyük ihtimalle İsrailli pilotlar Kürdistan’a gidecekler. 

Ama her şey o kadar da kolay olmayabilir, çünkü TSK’nın savunma, güvenlik ve askeri antlaşmalar konusunda hükümetlerden bağımsız davranma kapasitesi var. Bu büyük bir özerklik anlamına geliyor. İsrailli diplomatlarla ve yetkililerle görüşmelerimde, satır aralarında okuyabildiğim kadarıyla iki ülke arasında bir değil iki antlaşma bile olabilir. İlki hükümetler için, ikincisi ordular arası... İlkinin gizli olduğu zaten biliniyor, ikincisi ise çok gizli devlet sırrı statüsünde algılanabilir. Hatta bu ikinci antlaşmanın çok üst düzey teknoloji transferlerini kapsadığı (nükleer silah gibi) bile varsayılabilir. Eğer böyle bir durum varsa TSK, AKP’ye İsrail’e karşı uyguladığı politikalarda sınırlarını gösterebilir ve onu ehlileştirebilir. Ama en azından şu bir gerçek ki, TSK ülkenin ilk resmi islamcı başbakanı olan Erbakan’a bu antlaşmayı imzalattığına göre, afişe ikinci islamcı başbakanın bunu bozmasına izin vermeyecektir. Tersi olursa, o zaman gerçek siyasi iktidar zaten AKP’nin eline geçmiş demektir. 

AKP’nin İsrail politikası ya da panislamist politika denince bu Türkiye’nin devlet politikası mı oluyor? Bana göre hayır; birey olarak bu konuda yaptıkları hiçbir şey beni temsil etmiyor. Benimle birlikte milyonlarca Türkiyeli de panislamist politikayı reddediyor. Uygulanan politikalar Batı’yı orta ve uzun vadede elimine etmeyi amaçladığı için de Türkiye’nin çıkarlarına aykırı, yurttaşların da geleceğine ipotek koyuyor ve ülkeyi demokrasi hedefinden uzaklaştırıyor. O zaman tek çözüm kalıyor AKP’nin bir an önce seçimlerle –tercihen de erken seçimlerle- demokratik yoldan gitmesi. Ufukta çok ciddi bir İran krizi göründüğünden ve kriz AKP ile aşılamayacağından bu gidiş ne kadar hızlı olursa ülke için o kadar hayırlı olur. AKP’nin yönetmeye çalışacağı bir İran krizi ülke için felaket anlamına gelir.

Diğer taraftan, yeniden İsrail’e dönersek... İlişkileri kamuoyları düzeyinde alırsak durum zamanla düzelebilir; çünkü kamuoyları durağan değildir ve sürekli devinim içindedirler. Kamuoyu uygulanan politikalarla bir gider, bir gelir. Her iki ülkedeki yönetimlere, bizde Panislamcı, onlarda da ırkçı ve faşist olmayan, barışı hedefleyen doğru dürüst siyasetçi/devlet adamları geldiğinde, ilişkiler yeniden normalleşecektir. Tabii her iki ülkedeki halkların bu kez seçimlerde hata yapma lüksü yok.