“YASAK YAZILAR” a Giriş

Erol Özkoray - 08/02/2010 16:17:09 (521 okunma)




“YASAK YAZILAR” a Giriş 
Yasak Yazılar”ı, yaşanmış hukuki süreçleriyle birlikte KÜYEREL için yayına hazırlarken, tek tek yazıları ve hukuki belgeleri karıştırıp okuyunca, mücadelenin yoğunluğu ve sürekliliğinden inanın başım döndü. 2000 yılından başlayarak TSK’ya karşı 10 yıldır sürdürdüğüm demokrasi mücadelesinin özellikle ilk beş yılı beni, “bütün bu çılgınlıkları ben mi yapmışım!” dedirtecek kadar şaşırttı. Tabi insan hafızası kötü anıları kovuyor, siliyor. Başka türlü ayakta kalmak ve mücadeleye aynı kararlılıkla devam etmek imkansız . Ama yazılar, belgeler, davalar, hukuki süreçler, kanunsuzluklar, tacizler, göz dağları, blöfler, şantajlar, muhtelif tehditler, ölüm tehditi, gözaltılar, toplatmalar, kapatmalar, yasaklar ve mali terör 17 ay gibi kısa bir sürede o kadar sık ve yoğun yaşanmış ki, insan toplu olarak bunları gördüğünde, böyle bir şeyi bir daha yaşamasının imkansız olduğunu sanıyor. 

Devlet bir bireye karşı elindeki bütün imkanları, Bakanından Müsteşarına kadar olmak üzere A’dan Z’ye seferber ederek (Yargı, Adalet Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Emniyet ve Ulusal Basın) “sivil ölüm”e mahkum etmek için elinden geleni ardına koymamış.Burada Devlet deyince tabi ki onunla özdeşleşen TSK’yı anlıyoruz. Bağımsız bir birey için bu kadarı tabi ki çok fazla. Ama yine de üstesinden gelebildim. 

Gazeteciliğimin yanı sıra, hem profesyonel siyaseti iyi bilmem, ama daha da önemlisi siyasi iletişim uzmanı olmam çok ince düşünülmüş iletişim stratejilerini uygulamaya koymamı sağladı ve böylelikle olayı medyatik hale getirmedim. Mesaj için sadece belli siyasi ve iletişim kanalları, belli muhalif gruplar için kullanıldı. Medyanın parıltısına kapılmadım, tam tersine Doğan Grubu’na davalar açarak hem linçi kestim, hem de o iletişim kanallarını kapattım. Böylelikle hedef haline gelmem engellendi ve sadece TSK ile onun Genelkurmay’ına odaklandım. Zaten başıma bir şey gelmiş olsa, katil doğrudan Genelkurmay’dı (gizli belgelerdeki adları da vereyim: Kıvrıkoğlu, Büyükanıt ve Başbuğ). Ama mücadele de artarak ve zaman zaman kontrol dışına da çıkarak gitgide büyüdü. Bazılarında çok sık görüldüğü gibi “medya manyağı” olmamam, böyle bir ortamda beni korudu da… Bu konuda sosyolog Pierre Bourdieu ile aynı fikirdeyim: Söyleyecek şeyi olan bir entelektüel televizyona çıkmaz, kitap yazar!

Yaşananları, Nokta Dergisi’nin “Darbe Günlükleri”ni yayınlaması ile birlikte patronunun korkarak dergiyi hemen birkaç gün içinde kapatmasıyla kıyaslayın. Biz böyle bir ortamı tam 17 ay sürdürdük ve dergim İdea Politika’yı kapatmadım. Tabi bir gazeteci olarak Alper Görmüş, bu günlükleri 2004’te yayınlayarak müthiş bir iş yaptı ve o da benzer bir süreçten geçti. Zaten TSK’ya karşı basında AB süreciyle başlayan demokrasi mücadelesi üç belirleyici dönemden geçti: İdea Politika, Nokta Dergisi ve Taraf Gazetesi. İslamcı hükümetin 2007’den itibaren darbelere karşı hukuk yolunu açma kararı, aynı yıl yayınlanan Taraf’ın gazetecilik yapma ortamını daha kolaylaştırdı. Bu durum onların zor günler geçirmediği anlamına gelmiyor tabi ki. Ama İdea Politika döneminde böyle bir siyasi karar yoktu, toplumdan kurumsal hiç destek gelmedi ve zaten onun için her şey çok zor geçti. Öncü olmanın bedeli…

Demokrasiler mücadele ile kurulur. 2000 yılında vermiş olduğum, demokrasi mücadelesi için ilk olarak TSK ile hesaplaşma gerektiği kararının, ne kadar doğru olduğu bugün anlaşıldı. İkinci hedefim ise demokratikleşmeyi TSK doğrultusunda sabote eden ve bir o kadar tehlikeli olan Doğan Grubu idi. Şimdi bu grup da can çekişiyor. TSK ise kamuoyunda güvenilirlik konusunda boşlukta serbest düşüşüne büyük bir hızla devam ediyor. Bu süreç sonunda Doğan Grubu yok olurken, TSK da asli işine geri dönecek ve bir siyasi parti yerine artık profesyonel bir ordu olacak. İlki çabuk, ancak ikincisi zaman alarak oldukça zor gerçekleşecek ve hepimizi bıktıracak.

Demokrasi mücadelesinde sihirli formül şudur: Savunduğun değerler evrensel olacak, bu değerler (ifade özgürlüğü, bireyin özgürlüğü, yaşama özgürlüğü, eşitlik, adalet, kardeşlik, barış gibi) halk için savunulacak ve hiçbir kişisel çıkar gütmeden kamu yararına el taşın altına konacak. Eğer bunları yaparsanız, haklı olduğunuz ve doğruları söylediğiniz için kimse karşınızda duramaz. Bütün mesele korkmamaktır. Korkmadığınız an kazanırsınız ve dağları devirirsiniz. Karşınızda kim olursa olsun. Bir entelektüelin misyonu da zaten budur: Koşullar ne olursa olsun gerçekleri, doğruları söylemek ve toplumun önünü açmaya çalışmak. Bu noktada ödenecek bedel hesabına girilmez. Onun için bir toplumda entelektüeller hayati rol oynarlar, ülkelerinin önünü açarlar ve bir ülke ancak onlarla yükselebilir. Cezayir krizinde Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle’ün, Jean-Paul Sartre’ı tutuklamak isteyen emniyet müdürüne, radikal bir muhalif olmasına rağmen onu savunarak söylediği “Sartre Fransa’dır; tutuklanamaz”sözü bu görüşü doğrular. Onlar olmazsa ülke ayak takımına teslim olur ve geleceğini kaybeder. Faşizm, Nazizm ve İslamizm bunun kanıtıdır. Bizim gibi faşizan ve sinsi totaliter ülkelerde bu aynı zamanda ölümle flört anlamına da gelir. Ülkenin önünü açarken bazıları yaşamlarını bile yitirebilir. Hrant gibi… 

“YASAK YAZILAR”ın içinde hukuk mücadelesinden de önemli bazı örnekler verdim. Bunlar iki savunma ve bir şahitlikten oluşuyor. Burada en önemli amaç bu mücadeleyi genç kuşaklara aktarmak ve onların bu tecrübeden istifade etmelerini sağlamak.

2000 yılının başında yaptığım tespitlerin, analizlerin ve çözümlemelerin değerlendirmesini okurlara bırakıyorum. Yazılar o günün koşullarında değerlendirilmeli. Zamanla doğrulanmış olan konular için de tek bir örnek vereceğim; Kıbrıs konusu. Yazılarda TSK’nın, Avrupa Birliği projesini Kıbrıs’ı kullanarak nasıl baltalayacağı bir siyasi öngörü olarak yer alıyor. Nitekim de aynen öyle oldu. AB projesi ordu tarafından çökertildi. 

Bir konunun da altını çizmek istiyorum; yazılarda stratejik olarak özellikle Kemalizm konusuna girmedim. Eğer öyle yapmış olsaydım, TSK konusu göz ardı edilip Kemalizm konusunda linç başlatılırdı. Yoksa Kemalizmin ne olup olmadığı konusunda daha 1982 yılında Fransız Libération Gazetesinde çok radikal bir yazım çıkmıştı. Devlet ve rejim analizi yaparken bilinçli bir biçimde böyle davrandım. Ana hedef, TSK’nın demokrasi ve AB düşmanı olduğunu kanıtlamaktı.
On yıl içinde incelediğim konuları haliyle çok geliştirdim. Bu süreçte diğer bütün aktivitelerimi bıraktım ve ana işim entelektüel kreasyon olduğu için okumalarım da buna uygun olarak gelişti. Artık Türkiye’de faşizmin temelleri, Kemalizm, devlet faşizmi, sinsi totalitarizm, ırkçılık ve soykırım patolojisi ile ilgili söyleyecek yeni şeylerim de var. Bunları yazılarımda sizlerle paylaşıyorum ve paylaşmaya da devam edeceğim.

Son bir not…”Yasak Yazılar”ı hukuki süreçleriyle birlikte bir kitap olarak yayınlayacaktım. Ama hızlı gelişen aktüalite çerçevesinde, okurlara bir an önce ulaşabilmesi için, yönetimin de onayı ile, KÜYEREL’de bu biçimiyle yayınlamaya karar verdim. KÜYEREL’e teşekkür ederim. Bugün itibarı ile, “Yasak Yazılar” için aslında zaferin tadını çıkarma yazıları da diyebiliriz. 

TSK’ya karşı demokrasi mücadelesi (2000-2008) 

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ne karşı demokrasi için entelektüel mücadeleye girmeye karar verdiğim 2000 yılının sonbaharında, bağımsız ve bireysel olarak başlattığım bu eylemin bütün hayatımı değiştireceğini bilmiyordum. Yalnız şunu biliyordum: Birinin çıkıp ülkenin demokratikleşmesini engelleyen ve Avrupa Birliği’ne (AB) giden yolu sinsi bir biçimde torpilleyen bu kurumu gecikmeksizin afişe etmesi gerekiyordu. Üstelik o zaman ortada, hakim ideolojinin göstermeye çalıştığı gibi ne 'irtica tehlikesi' vardı, ne 'dinciler' siyaseti tekellerine almıştı, ne ülkenin bölünmez bütünlüğü tehlikedeydi, ne şu, ne de bu... Ortada bunların toplumu yönlendirmek amacıyla ulusal basınla birlikte ısıtıp piyasaya sürdüğü hiçbir sözde tehlike yoktu. Bu mücadeleye başlarken, bir siyasi partinin desteğinde, ya da yedeğinde kahramanlığa soyunmuş olmak da yoktu. Ama bir şey vardı: Militer zihniyetin sinsi bir şekilde yapılandırdığı ortam halka karşıydı, halka düşmandı, halkın geleceğini hiçe sayıyordu. Bunu da uyguladıkları AB karşıtı (yani demokrasi düşmanı) politika ile hayata geçiriyorlardı. Her zamanki gibi sinsice...İnsanlarımızı küçümseyerek ve onlarla adeta dalga geçercesine... Darbe günlükleri’nde olduğu gibi... 

Yasakları takmamak karşı tarafı silahsız bırakıyordu. Ancak karşı taraf da o yasakları kullanarak sizi bertaraf etmek isteyeceğinden, yazılan her yazının kovuşturmaya uğrayacağı kesindi. Kural ifade özgürlüğünü kısıtlayan kanunları takmamaktı: 312, 159 ve bugünkü 301. Düşünceyi kısıtlayan hiçbir kanun kabul edilemez olduğu için, bu yasakçı kanunlar yokmuş gibi özgür yazmak işin kuralı oldu. 

AB demokratikleşme süreci başlamamış olsaydı bu tür bir mücadeleye girişebilir miydim? Hayır. AB bu mücadeleye meşruiyet kazandırıyordu; çünkü resmi devlet politikası AB’ye verilen ‘demokrasiye geçeceğim!’ sözü üzerine inşa edilmişti. Katılım Ortaklığı’na karşı hükümetin 2000 yılı başında vermiş olduğu Ulusal Proje’nin anlamı buydu. Türkiye’nin AB genişleme listesine girdiği 1999 yılından itibaren 159 gibi kanunlar ortadan kalkacağı için yaklaşımım ‘istim nasıl olsa arkadan gelir!’ üzerine kuruluydu. Davalar açılacak, ama davalar kaçınılmaz olarak bir süreç içinde de düşecekti. Böyle düşünmem de normaldi, çünkü sonuç olarak AB üyeliği 1963 Ankara Antlaşması’ndan beri devletin resmi politikası idi. Çizgim legal bir çizgiydi, ama devletin illegal yöntemleri bu çizgiyi tarumar etti. Devletin şizofrenik yapısı bir anda karşıma çıktı ve mücadele ulusal sınırları bile aşarak uluslararası plana bile sıçradı (Kıvrıkoğlu Davası). AB süreci ile devlet gitgide otoriterleşti, milliyetçilik faşist politikanın kalbini oluşturdu, linç kültürü geliştirildi, ırkçılık yaygınlaştırıldı, antisemitizm tavan yaptı, 159’un yerini 301’ler aldı, Hrant Dink öldürüldü, darbe planları yapıldı, e-muhtıralar verildi. Sürecin yozlaşmasında baş rolü TSK oynadı (“darbe günlükleri” bunun kanıtıdır). Türkiye’nin sözde demokrasisinin, kendini ordu merkezli totaliter bir rejim olarak konumlandırdığı bu süreçte apaçık ortaya çıktı. Ülke, demokratikleşmeden totalitarizme savruldu. Bu sürecin gidebileceği son nokta açık faşizm, yani askeri darbedir. Ama şu gerçekleşti: Tabu olan ordu konusu bu öncülükle tabu olmaktan çıktı ve açılan kapıdan daha sonraki yıllarda birçok entelektüel, gerçek gazeteci, sivil toplum önderi ve siyasetçi korkmadan girdiler. 

ORDU TABUSU YIKILDI 

İlk çıkıştaki amaç kamuoyunu, TSK’nın faaliyetleri, stratejisi, devletin ve rejimin özellikleri konusunda bilgilendirmekti, bu amaca bugün ulaşıldı. Artık Türkiye’de herkes ordunun ne olduğunu ve "ne işe yaradığını" biliyor. 2008’de, bu işin startını verdiğimiz 2000 yılına göre çok ilerdeyiz. Bunun anlamı şu: Darbeciler artık bir eylemi planlarken, toplumda etkin olan bu kategoriyi göz ardı edemeyecekleri ve hiçbir koşulda onları zapt-ü rapt altına alamayacakları için çok zor durumdalar; çünkü hiçbir otoriter güç, hiçbir totaliter yapı demokrasi arzusu karşısında duramaz ve bu baskıya dayanamaz. 

İDEA POLİTİKA DERGİSİ 

1998 yılında kurduğum ve yönettiğim İdea Politika adlı dergi TSK’ya karşı demokrasi mücadelesinin temelini oluşturdu. Üç ayda bir yayınlanan bir‘demokrasi ve siyaset kültürü dergisi’ olan bu yayının gazetecilik açısından önemi düşünceyi ön plana alan, çağdaş gazetecilik yapmasıydı. Siyaset felsefesi, sosyoloji, tarih, ekonomi gibi alanları kullanarak toplumsal dinamikleri okumak ve siyasi önsezi ile gelecekle ilgili projeksiyon yapabilmek bu tür gazeteciliğin temelini oluşturur. Entelektüel gazetecilik olarak tanımladığımız bu tür gazeteciliği başarmak çok zordur. "İdea Politika" bununla yetinmeyip, bir yenilik olarak siyasi alanda çözüm önerileri de sundu: Basında anti-tekel kanunu, siyasetin finansmanında şeffaflık kanunu gibi.Dergi günlük politika ile (partiler, liderler) değil, yapısal sorunlarla uğraştı: Rejimin ve devletin niteliği (TSK), siyasi sistemin azgelişmişliği, partiler sisteminin rasyonalize edilmesi, çağdaş sol, AB demokrasisi, basın ve ifade özgürlüğü. 

1999’da AB genişleme listesine girmemizle birlikte hedef demokratikleşme sürecine entelektüel katkı oldu ve yayın politikası buna göre uyarlandı. 2000 yılının Ekim ayına gelindiğinde tam on aydır ülkede hiçbir demokratikleşme faaliyetinin yapılmadığını ve AB yolunda tek adım atılmadığı tespitini yapınca, bir durum değerlendirmesi yaptım ve süreci TSK’nın sinsi bir biçimde bloke ettiği sonucuna vardım. 

Başlangıç İdea’nın Aralık 2000 sayısında yer alan “Hangi rejim, hangi sistem: Sözde Türk demokrasisi” başlıklı yazı ile oldu, ardından Mart 2001’de kaz adımlı bir askerin kapakta yer aldığı “Türkiye nereye gidiyor?” adlı sayıdaki “Sürekli darbe ve Türk usulü totalitarizm” başlıklı yazıya karşı ilk dava açıldı. AB sürecinde TSK’yı, kendi demokratikleşme alanımıza çekip, demokrasi ile ilgili ikiyüzlülüklerini iyot gibi açığa çıkartmaktı. Bunda yüzde yüz başarılı olundu. Daha 2001 yılında TSK’nın AB ve demokrasi düşmanı olduğu bu mücadelede kanıtlandı (Darbe Günlükleri de buna ek kanıt oluşturdu). 

Aralık 2000’den 2002 Mayıs’ına kadar tam 17 ay aynı çizgiyi sürdürdük ve totaliter yapıyla boğuştuk. Kamu yararına, demokrasi için sistematik entelektüel bir mücadele veriyorduk. Bunu gerçekleştirirken demokrasiyi engelleyen kurum olan TSK devlet ve rejimle özdeşleştiği için (totalitarizmin kaynağı) bu kurumu siyaset bilimine uygun olarak inceliyorduk. Görünürde resmi politika olan AB üyeliği hedefi, siyasi çizgimizin çerçevesini oluşturuyordu. 

Bu süreçte Genelkurmay cepheden savaş ilan etti, 12 yazıya karşı dava açtırdı ve toplam 50 yıl hapis cezası istendi. Hukuki prosedür sayısı 20’ye ulaştı: Dergi iki kez toplattırıldı, bir kez kapatıldı, internet sitesi basın kanunu uygulanarak illegal olarak kapattırıldı (Türkiye ve dünya hukuk literatüründe bir ilk), ben ise yazılar nedeniyle iki kez tutuklanıp (2003 ve 2006) ifade verdikten sonar serbest bırakıldım. Yargılamalar 159 ve daha sonra 301’den yapıldı ve hepsi beraatle sonuçlandı. 2008 yılına Yargıtay’da tek dava kaldı (*). Davaların hiçbirini ciddiye almadım ve süründürdüm, savcılara hiçbir taviz vermeden kafa tuttum, anayasal haklarım üzerinden savunma yaparak (ifade özgürlüğünü koruyan 26. Madde ile, "İnsan hakları evrensel beyannamesi" gibi uluslararası antlaşmaları ulusal kanunlardan üstün tutan 90. Madde) ifade özgürlüğünü kısıtlayan hiçbir mongoloid yasayı takmadım. Bu yönelimim doğruydu ve işe yaradı. Burada, telefonların dinlendiğini, sivil polislerin her hafta dergiye “uğradıklarını”, internet sitesine Genelkurmay’ın günde 20 kez girdiğini, elektronik posta iletileri ile verilen gözdağı ve yapılan tehditleri ‘vâk'a-i adiyeden’ olduğu için detaylarını vermiyorum bile. Ama bir olay çok önemli: Üst düzey apoletlilerle görüşüp diyalog kurmazsam araba kazası geçireceğim bir ay ara ile iki kez bildirilince arabalarımı sattım. Bir daha da ne satın aldım, ne de kullandım. Bir gazeteci için özgürlükler ve demokrasi söz konusu olunca bunların hepsi vız gelir tırıs gider! 

"AYNI YAZIYA ÜÇ DAVA İLE HUKUK KATLEDİLDİ" 

Aynı yazıya üç dava açarak hukuk Genelkurmay’ın emriyle katledildi. Bunların üçü de aynı adı taşıyan ve toplatılan dergideki “Ordu ne işe yarar?”yazısı ile ilgiliydi. Yazı beraat edip bu kararın Yargıtay’da onanmasına rağmen, aynı yazı internet’te yayınlandığı için yine dava açıldı ve üç yıl sonra da düştü. ‘Ordu ne işe yarar?’ yazısı bu kez kitap konusu olunca Genelkurmay artık çıldırdı ama, bu kez de yargı takipsizlik kararı verdi. Dünya hukuk tarihinde beraat etmiş bir yazıya, ilk kez üç hukuki prosedür uygulandı. Bütün bunlarla Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt ve yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bizzat uğraştılar ("Ordu ne işe yarar?" kitabında bunların gizli belgeleri bulunuyor). Darbe günlükleri'nde “sinsi” olarak tanımlanan bu iki apoletli ifade özgürlüğü cellatlığına soyunmuşlardı. Ardından bununla da kalınmadı eşimin sahibi olduğu iletişim ajansını çökertmek için müşterilere baskı yapıp ajansı bırakmaları sağlandı. 

Savaş böylesine cepheden olunca tabii sonuna kadar gitmek ve bunların beklediği ‘sivil ölüm’ tuzağına düşmemek gerekir. Fırsat elime 2003 yılında Paris’te geçti ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nu mahkum ettirdim. Öyle emekli iken değil, görevdeyken... Apoletli, "Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) dünyada basın özgürlüğünü katledenler haritasında fotoğrafı yer aldığı için çok alınmış ve büyük bir aymazlıkla ifade özgürlüğünün kalbi Fransa’ya, kendi totaliter sisteminin normlarını ihraç etme anlamına gelen davayı açmış. Gereğini yapıp tereddütsüz şahit oldum, hem davayı gerçek çerçevesi olan ifade özgürlüğü çerçevesine oturttuk ve bunların Genelkurmay merkezli olarak demokrasi isteyen aydınların nasıl canına okuduklarını kanıtladık, hem de RSF’in ifade özgürlüğüne Fransa’da müdahale etme cüreti gösterdiği için 2 bin Avroya mahkum ettirdik. Tabii darbecilerin en önemli silahı Doğan Grubu devreye girmekte gecikmedi ve kamuoyunda beni linç kampanyası başladı. Onlara karşı da üçü Paris’te, sekizi de İstanbul’da olmak üzere toplam onbir dava açarak bu darbeci “medyatik tanıtım broşürleri”nin (Hürriyet, Milliyet, Radikal) tümünü susturduk... 

Mücadele sekiz yıl sürdü ve inanılmaz bir negatif enerji sarfına yol açtı. Zaten hedefleri de buydu. Ama bütün bu olayların aydın kesimde ve Anadolu’da önemli yankıları oldu. Kıvrıkoğlu mahkumiyetinin özellikle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde, evlerde sessiz sedasız büyük rakı partileri eşliğinde neşeyle kutlandığını biliyorum. Milyonlarca Türkiyeli'ye keyif verdik (demokratlar, sosyalistler, Aleviler ve Kürtler). Bu olaylar bundan beş yıl önceydi. Bugün aradan beş yıl geçtikten sonra, o çok önem verdikleri halk desteğinin yerinde yeller estiğini bilmeleri gerekir (Darbe Günlükleri'nde ağlaşıyorlar bu konuda). 

MÜCADELENİN KAZANIMLARA KATKISI 

Bu mücadelenin en önemli yansımalarından biri de Avrupa Birliği’nde oldu. AB Genişleme Komiserliği, 1982 rejiminin ne olduğunu, devletin nasıl işlediğini, MGK’nın gerçek işlevini, gerçek siyasi iktidarı TSK’nın nasıl kullandığını öğrendi ve raporlar buna uygun olarak düzenlenmeye başladı. AB, Türk rejimindeki şizofreniyi tespit etti: Bir tarafta iktidarsız seçilmişler, karşılarında ise iktidar sahibi atanmışlar! Devletin ‘Biz özeliz, bizim sistemimiz bize özel’ safsatası iflas etti. Bunun üstü örtülü faşist bir rejim olduğunu AB ülkeleri gördü. Bu keşif AB’de bugün, Türkiye ile ilgili ne yapılacağı konusunda en önemli siyasi bilmece durumunda. Kısaca AB de başından beri, asker vesayetindeki bu sahte rejimle kandırıldığını anladı. 

AB başkentlerinde çok etkili olan, saygın yayın organı "Politique Internationale" dergisine yazdığım “Türk ordusu iktidarının peşinde” başlıklı yazı bütün AB dışişleri bakanlıkları tarafından okundu ve ordu ile ilgili referans yazı haline geldi. Bu yazı da AB raporlarını etkiledi. 

Ve darbecilerin yargılandıkları bugünlere kadar gelindi... Bundan sonrası demokrasiyi hedefleyen çaplı ve sorumlu siyasiler ile, bağımsız kalmayı başarabilmiş bir bölüm yargının işi. Onların da gerçek demokrasi adına, ellerini taşın altına koyup, ülkenin üzerine bir kâbus gibi çöken bu totalitarizm belasını korkusuzca çözmeye karar vermeleri koşuluyla...
(*) Bu dava da zaman aşımından 2009 yılında düştü.