Yeni ırkçılık: İsrail düşmanlığı ve sinsi antisemitizm

Erol Özkoray - 19/01/2010 13:05:01 (943 okunma)


Yeni ırkçılık: İsrail düşmanlığı ve sinsi antisemitizm 

Aşağıdaki yazı 9 Ocak 2009 tarihinde sesonline.net sitesinde yayınlanmıştı. Hükümet ve medyası tarafından sistemli bir biçimde gerçekleştirilen ve antisemitizme varan İsrail düşmanlığı yeni bir yazı yazmamı gerektirecek düzeye geldiği için, geçmişte ne yazmışım diye geri dönmeme de yol açtı. Bu yazıyı okuyunca yeni bir şey yazmanın gereksiz olduğunu gördüm. Aşağıdaki yazı Gazze Krizi döneminde yazılmış olmasına rağmen, aslında İsrail’i daha iyi anlamaya yönelik ve antisemitizm gibi bir belaya karşı olduğu için zamana dayanır nitelikte. Hep yazıp söylediğim gibi, herhangi bir ülkede yaşamıyoruz: Devleti Soykırımcı olan, Soykırım uygulamalarını sürekli politika haline getirmiş, pasifinde 10 Soykırım bulunan, rejiminin patolojik yapısı ırkçılık ve faşizm üreten bir siyasi sistemden bahsediyoruz. Onun için bu totaliter ülkede antisemitizm sorunu çok vahimdir ve konu bir avuç İslamcıya, ya da kendini politikacı diye adlandıran güruha terkedilemeyecek kadar önemlidir. Bugün antisemit olan, yarın Kürtlere de saldırır, Alevilere de, Romanlara da. Zaten örneklerini şimdiki Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un mizansenini yaptığı/yaptırttığı Mersin Bayrak Krizi ile 2005’ten beri onlarca kez gördük. Yaşadığımız ülkenin devletinin ırkçı olduğunu artık bilelim, ona göre fikir ve politika üretelim. 
İki noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Yazıda çok önemli bir eksik var. Bunu yazı yayınlandıktan birkaç hafta sonra tespit etmiş, başka yazılarda telafi etmiştim. Ama buraya da eklemek şart. Konu Hamas’ın darbeci olması. Bu darbeyi de seçilmiş Devlet Başkanı Abbas’a karşı Haziran 2007’de silahlarıyla Hamas gerçekleştirdi. Filistin’i dış politika ve savunma konularında temsil eden seçilmiş başkan böylelikle elindeki en önemli anayasal gücü kullanamaz duruma getirildi. Burada darbeci TSK’ya karşı çıkıp, orada sözde mazlumluk adına Hamas darbesi desteklenemez. Orada mazlum olan Hamas değil Filistin halkıdır. Hamas sadece ve sadece İran’ın ajanıdır. Ama burada Hamas’ın darbeciliği ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın, Batı da ön plana hep bu darbeci yanı çıkartıldı. Eğer darbelere karşıysan ideolojini (İslamcılığı) yutacak, ona da karşı çıkacaksın.

Tabi bir de TC’nin dışişleri bakanı meselesi var. Bu adam ilk kez oğlumun dikkatini çekti üç yıl önce. “Baba bak adam televizyonda zırvalıyor” dedi. O zaman danışman olan bu adam şöyle bir terim kullanmıştı: “Hedefimiz vizyon odaklı dış politika”. Benim gibi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler okumuş biri için tabi “vizyon odaklı” tanımlaması herhangi bir anlam ifade etmiyor. Bu söz ”Babıali kapılı hükümet” demek gibi bir şey! Duymamızla birlikte ailece katıla katıla koltuklardan düşmüştük. Aradan zaman geçti bu kişi şimdi dışişleri bakanı. Ama bugün gülmüyoruz, çünkü tehlikeli bir adam. İslam merkezli dış politikanın mimarı da, Hamas’ı davet eden de aynı kişi. 

2010 yılında kaçınılmaz ve çok şiddetli bir İran Krizi (vur kaç operasyonundan, savaşa, ya da bölgesel silahlı çatışmaya dönüşebilecek bir yelpaze içinde)beklendiğinden, ülkenin geleceği açısından bu adamın rolü çok tehlikeli görünüyor. Yazının bu açıdan da okunmasında fayda var.


* * *

Türkiye’de ne Avrupa Birliği’nden fazla bir şey anlaşılıyor, ne İsrail’den, ne ırkçılıktan, ne de antisemitizmden (Yahudi düşmanlığı). Bunun çok önemli bir nedeni var: 2. Dünya Savaşı gibi büyük bir felaketi yaşamamış olmak. Ülkenin yaşadığı son savaş, Kurtuluş Savaşı biteli tam 85 yıl olmuş. Resmi tarihe göre yedi düvele karşı kazanıldığı iddia edilen anti-emperyalist savaş, aslında sadece Yunanlılara karşı yapılmış. Toplam ölü sayısı 10.850. Bu savaştan bugün yaşayan bir tek kişi bile kalmamış. En büyük kasaplığın yaşandığı Çanakkale (235.000 ölü sadece Osmanlı tarafında) hafızalarda, ama o da Avrupa Birliği ile Batı düşmanlığı için kullanılıyor ve Sevr paranoyasını ülkenin bölünmez bütünlüğü zırvası altında topluma yutturarak (hangi Avrupa ülkesi burasını bölmek istiyor son on yıldır bir türlü öğrenemedik!) demokrasiye geçişi engelliyor. Çanakkale faciası, mesela Avusturalyalılar gibi barışçı bir toplum kurulması için değil, tam tersine saldırgan bir ulus yaratmak ve milliyetçiliği tetiklemek için kullanılıyor. Bu durum tabii olarak içinde faşizmi ve ırkçılığı da barındırıyor. Eğer devlet merkezli dezenformasyon kampanyası sürdürülmeye devam ederse, tektip toplum, faşist ve ırkçı sıfatlarını ulusun nitelikleri hanesine çok yakında yazdıracak. Ermeni soykırımını yapmış bir toplumun torunları olarak bu durumun Batı’da fazla yadırganacağı da sanılmasın. 2005 yılında TSK’nın İlker Başbuğ’un Kürtler için kullandığı “sözde vatandaş!” sözüyle başlattığı resmi ırkçılık, devletin işlettiği Hrant Dink cinayetiyle Ermeni düşmanlığına kadar gitmiş, bugün AKP ile de Yahudi düşmanlığına dönüşmüştür. Kim demiş yerinde sayıyoruz diye, ülke faşizme, ırkçılığa ve antisemitizme doğru pupa yelken gidiyor! Türkiye çok parlak bir geleceğe gebe! 

Bir buçuk milyon çocuk öldü 

2. Dünya Savaşı ile Batı ikinci kez birbirini boğazladı ve bu savaşta 50 milyon insan hayatını yitirdi. 1. Dünya Savaşı ile birlikte toplam 80 milyon kişi öldü. Bu iki savaş nedeniyle 20. yüzyıl insanlık tarihinin en barbar yüzyılı oldu. 2. Dünya Savaşı’nda ayrıca 20. yüzyılın en büyük felaketi yaşandı: SHOAH. Musevilerin uğradığı ve dünyada gerçekleştirilen ilk endüstriyel SOYKIRIM’da toplam 6 milyon masum insan Naziler tarafından sadece üç yıl içinde (Ocak 1942-Ocak 1945) yok edildi. Bunların tam 1,5 milyonu çocuktu. Naziler Avrupa’da yaşayan Musevilerin %85’ini SOYKIRIM’la yok ettiler. Avrupa’da lanetli rekoru Yunanistan kırdı: Bu ülkede yaşayan Musevilerin %98’i öldürüldü. Bana göre 20. yüzyılın en önemli olayı olan SHOAH’yı bütün boyutları ile anlamadan, öğrenmeden, okumadan ne Avrupa Birliği anlaşılır, ne Avrupa’nın barış arzusu algılanır, ne bugünkü İsrail’in ne anlama geldiği görülür, ne bu ülkenin MEŞRU bir ülke olduğu bilinir, ne Batı’nın İsrail’le ilgili politikasının temelleri algılanır, hatta ne de AB’nin Türkiye politikası çözülür. SHOAH’yı anlamadan, dünyayı bile anlamak imkansızlaşır. Cehaletten, Türkiye’de çoğu insanın yaptığı gibi uyduruk komplo teorileri peşinde koşulur. Buna göre Museviler 11 Eylül’ü gerçekleştirir, ABD’yi yöneten Yahudiler dünyayı ele geçirmek için tsumaniyi tetikleyecek atom bombalarını okyanustaki fayda patlatır, dünya finansını ellerinde tutan Museviler ekonomik krizi planlar ve tabii ki dünyayı Yahudiler yönetir! Komplo teorilerinin tümü uydurmadır ve ırkçıdır. Bunların bir bölümü Hitler’in soykırım politikasının gerekçesini oluşturdu ve fiilen altı milyon insanın yok edilmesine yol açtı. Tümü antisemit olan bu zırvaların ne kadar tehlikeli ve ölümcül olabildiklerini bize Nazizm gösterdi. Onun için antisemitizme hizmet eden bu saçmalıklara önemsiz muamelesi de yapılamaz, yalanla sürekli mücadele etmek de gerekir.

AKP’nin tahribatı 

AKP yüzünden Türkiye’deki muhafazakarların içinde, islamcı köktenciler sayesinde ise Araplar arasında Musevilere odaklı komplo teorilerinden geçilmiyor. Batı dahil, dünyanın dört bir yanında yaşayan ırkçılar da antisemit komplo teorilerinden beslenirler. Ama bunların Batı’da sayıları azdır ve antisemitizm yapmaya görsünler hukuk devreye girer, neye uğradıklarını anlayamadan toplumdan dışlanırlar ve vebalı muamelesi görürler.

Ben bunlardan biriyle tesadüfen ve bilmeden iki yıl önce İstanbul’da bir sanat etkinliği sırasında tanıştım. Milyonda bir karşılaşılacak ve bugüne ışık tutacak bir vaka olduğu için anlatayım. Bir İtalyan Kontu idi, İstanbul’da ev almış, müslümanlığı da seçtiği için ilgimi çekmişti. Birkaç kez buluştuktan sonra İsrail ve SHOAH hakkında söyledikleri yüzünden aramızda sert tartışmalar çıktı ve ben de internette hakkında bir araştırma yaptım. Bulduklarım karşısında şok geçirdim, ama durumu bugünkü islam=antisemit ikilemini de çok güzel açıklamış oldu. Bir kere adam ünlü İtalyan fütüristi şair ve faşist Marinetti’nin torunuydu. Soykırımın ünlü inkarcılarından Fransız tarihçi Robert Faurisson ile Aralık 2006’da Tahran’da Ahmedinejad için SHOAH’yı inkar eden bir konferans düzenlemiş ve Batı tarafından lanetlenmişti. Ahmedinejad’ın amacı, bu yolla İsrail’in meşru bir ülke olmadığını uluslararası planda yaygınlaştırmaktı. Kont, bu politikanın uluslararası planda önemli uygulayıcılarındandı. Koalisyon faşistler, islamcılar ve antisemitlerden oluşuyordu. Kısaca faşistlerle islamcılar İsrail’in meşruiyeti konusunda aynı görüşteydiler; peki kendini solda konumlandıran ve İsrail’in meşru olmadığını iddia edenler bu tabloda nerede? Faşistler, antisemitler ve islamcılarla kolkola; peki Yahudi olup ta aynı şeyi söyleyen şizofrenler nerede? Bence onların psikiyatri kliniğinde olmaları lazım! Herşeyi anlayabilirim, ama soykırım geçirmiş bir toplumun ferdi olarak İsrail’i meşru bulmayan bir Museviyi hem hiç anlayamam, hem de değer vermem. Onları patolojik ve klinik vaka olarak doktorlara havale ederim. Aslında o İtalyan müslüman, faşist ve antisemit Kont, bugünkü durumu çok iyi özetliyor: İsrail’in bugün mücadele ettiği güçlerin toplamını kendinde barındırıyor. 

Savaş aslında İran’la 

Türkiye’de kendini sol olarak adlandıranlar İsrail düşmanlığı yaparken bu tuzağa düştüler. Solda olan bir gazete, Türk faşistlerin sıkışınca Kürtlere karşı kullandıkları ana tema “bebek katili” tanımlamasını, İsrail için kullanırken kendini bir anda islamcı=antisemit=faşist üçlüsü ile koalisyon yapar halde buldu. Kısaca günümüzde İsrail düşmanlığı üzerinden sinsi bir biçimde antisemitizm yapılıyor. Bu yol ise insanı doğrudan faşizme, islamcılığa ve ırkçılığa götürür. Batı’da son on yıldır sol entelijansiya içindeki en önemli tartışmalardan biri olan bu konudan, tabii buradakilerin pek haberi yok. İstense de istenmese de, katı bir İsrail düşmanlığının sizi götüreceği yer doğrudan antisemitizm, yani ırkçılıktır. Tabii bu lanetli tanımlamayı kimse üstlenmek istemez ama sonunda varılan nokta o olur. Onun için ezilen ulus edebiyatı yapmadan önce karşınızdakinin kim olduğuna bakacaksınız (Filistinliler mi, yoksa islamcı Hamas mı?), kimin kimi kullandığını bileceksiniz (Filistinliler mi, yoksa Hamas’ı kullanan İran mı?), kim kimin rehinesi çözeceksiniz (Filistinliler İsrail’in mi, yoksa aslında Hamas’ın mı rehinesi?) ve tavrınızın kime yaradığını göreceksiniz (Filistinlilere mi, yoksa Tahran’ın Truva atı Hamas aracılığı ile İran’a mı?). 

Filistin sorunu vardır, büyük bir dramdır, ama onun muhatabı El Fetih ve Devlet Başkanı Abbas’tır; Filistinlileri Gazze şeridinde rehin alan ve suçu yokken ölen siviller üzerinden politika ve propaganda yapan Tahran’ın ajanı Hamas değil… Hamas’ın ayrıca o sivillerin ölmesi için yaptığı mizansenlerin (İsrailli sivilleri yok etmek için ateşlenen küçük füze rampalarının camilerin, okulların etrafına kasıtlı olarak konması gibi) insanlık dışı olduğunu da burada hatırlatalım. 
Aslında İsrail hep savunma amaçlı savaş yaptı. Eni çok dar, boyu kısa ve üç yanı düşmanlarla çevrilmiş çok küçük bir ülkenin ayakta kalmasının başka bir yolu da yoktu. Bu durum genelde hep anlayışla karşılandı. Ancak Oslo barış sürecinden itibaren İsrail’in savunma amaçlı askeri operasyonları eskisi gibi destek görmedi. Bugün İsrail’in yaşadığı sorun, güvenlik açısından haklı olmasına rağmen, barış süreci herşeye rağmen geçerli olduğu için, tezini kabul ettirememekten doğuyor. Sonuç olarak ateşkesi bozan Hamas ve İsrailli sivilleri hedefleyen de bir hafta boyunca tek taraflı olarak attıkları 500 füze oldu. Ama güvenlik krizini yaşayan İsrail olduğu ve siviller doğrudan Hamas tarafından hedef alındığı halde, güçlü olduğu için günah keçisi rolünü de İsrail oynuyor.

Siyasi sorundan din savaşına

İsrail’in ve Filistinlilerin bugün yaşadıklarını çok iyi anlayabilmek için iki kilit konu var: Filistin sorununun siyasi bir meseleden dini (kültürel) bir meseleye dönüşmesi ve İsrail’in yaşadığı meşruiyet sorunu.

İlk günden beri Filistin sorunu hep siyasi ve toprak sorunu oldu. İsrail-Filistin çatışmasında hiçbir zaman kültürel konu, yani din konusu ön plana çıkmadı, bunun adı bile anılmadı. Hamas’la birlikte bu sorun din eksenine oturtulmaya çalışıldı. Buna da İran neden oldu. 2000 yılında bu durumun ciddi olabileceği görülmeye başlamıştı. Hatta El Fetih, özellikle gençlerde tabanını Hamas’a kaptırmamak için Arafat’ın emriyle Barguti’ye benzer bir örgüt kurdurttu. O sırada Filistin sorununun bir din meselesine dönüşme riski, İsrailli barış yanlısı laiklerin tüylerini diken diken etmeye yetiyordu 

(Türkiyeli bir laik olarak benim de). Sonunda olan oldu Hamas’ın Gazze’yi ele geçirmesi ile birlikte, İran’ın denetiminde Filistin sorunu suni olarak bir din meselesine dönüştürüldü. Bugün AKP ve Saadet güdümündeki Türkiye’deki müslümanlar onun için Filistin denince çıldırıyorlar. Oysa olayın dinle filan uzaktan yakından bir ilgisi yok. 
Kilit konu: Meşruiyet 

İkinci hassas konu meşruiyet meselesidir. 2000 yılında İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı da olan Türkiye uzmanı akademisyen Alon Liel 1999 yılında yaptığım bir İsrail gezisinde bana ülkenin en önemli sorununu şöyle dile getirmişti: “Bizim açımızdan en önemli konu meşruiyet (légitimation) meselesidir, varolma ve yaşama hakkımızın kabul edilmesidir. Bunun için barışı mutlaka gerçekleştirmemiz gerekiyor. Suriyelilerle, Filistinlilerle ve ardından diğerleriyle. Barış gerçekleştikten sonra her ülke kendi yoluna gidecektir. Biz kendi yolumuza, Arap ülkeleri kendi yollarına. Türk dostlarımızın bizim bu ‘meşruiyet’ kazanma niyetimizi, arzumuzu anlamaları gerekiyor”. Bölgede tek dostu Türkiye olduğu için İsrail’in bu beklentisi bizim açımızdan çok önemli. 

İsrail’e 1999 ve 2000’de iki yıl ard arda gittim. Hem röportaj yaptım, hem gezdim, hem de bu ülkeyi iyi tanıdım. Geziden kastım turistik değil siyasi idi. 16 yaşımdan beri SHOAH beni etkilemişti, Musevilerle aramda bir empati oluşmuştu ve bu gezilerin sonunda İsrail’i gerçekten anladım. Ölümcül tehditlere rağmen ordusu (Tsahal) sivillerin denetiminde olan, siyaseti üç kilit kişinin belirlediği (Başbakan, Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı), Genelkurmay Başkanı’nın Başbakan’ın memuru olduğu, müthiş güçlü bir sivil toplumu olan bu ülke, Batı demokrasileriyle yarışabilecek çok ileri bir siyasi sisteme sahipti. Çocukların kutsal olduğu bu ülkede savaş sırasında yapılan hatalar acımasızca eleştirilir. Lübnan savaşı sırasında Sabra ve Şatila katliamlarını protesto etmek için 300.000 kişinin barış mitingi yaptığı bu ülkede olanlar, Türkiye’de benzer bir durumda hayal bile edilemez. Türkiye’nin demokrasi alanında İsrail seviyesine gelebileceğine ihtimal bile vermediğim bir demokratik yapıdan bahsediyorum. Aynı AB süreci gibi Türkiye’nin İsrail demokrasisinden de öğreneceği çok şeyler var. Ancak, 1996 yılında imzalanan Savunma ve İşbirliği Anlaşması ile dost olan iki ülkenin ilişkileri islamcı AKP’nin 2002’de hükümet olması ile bozuldu. Bunda Hamas’ın Ankara seyahati ve hükümetin İsrail aleyhine düşmanca açıklamaları etkili oldu. Ben İsrail’de iken Türkiye’yi ve Türkiyelileri bu kadar seven dünyada başka bir millet olmadığını gördüm. Türkiye’nin imajının dünyada en mükemmel olduğu tek ülke İsrail’dir. Biz bile kendimizi acımasız bir şekilde eleştirirken, onlar bizim aleyhimize tek kelime söylemiyorlardı. Ankara’nın islamcı ve antisemit nutuklarından sonra şimdi ne durumdadır bilemem. Ama İsraillilerin kendilerini sırtlarından bıçaklanmış hissettiklerini sanıyorum; tehlike içinde günlük yaşadıklarından dünyanın en politize toplumu olduklarını da bu arada hatırlatayım. Türkiye’de İsraille ilgili en küçük bir olayın orada yayılıp bütün toplum tarafından öğrenilmesi için sadece birkaç saat yetiyor. Bölgede kader birliği yapacak sadece iki ülkeyiz. Biz onlardan demokrasiyi öğreneceğiz, onların devletlerini yaşatabilmesi için de en azından moral askeri bir güvenceyi de biz sağlayacağız. Türkiye’yi dost olarak arkasına almış bir İsrail geleceğe daha bir güvenle bakar. Ama AKP olduğu sürece ikircikli durum sürecektir. Bölgeye barışın gelmesi yükselen siyasi islam nedeniyle (özellikle İran faktörü) uzmanlara göre en az 25 yıl süreceği için, yapılması gereken ucuz İsrail düşmanlığının peşine takılarak sinsi antisemitizm yapmamak ve ırkçılık tuzağına düşmemektir. Ve tabii SHOAH’yı hiçbir zaman unutmamak ve genç kuşaklara sürekli hatırlatmaktır.