ANADOLU EKSPRESİ “Çağ atlayan tren”

 

 

2000 yılının eşiğindeyiz.(*) İnsanoğlu aya gitti. Fezada dolaşıyor. Evrenin ve yaşamın sırlarını çözmek istiyor. Görmedik ama duyuyoruz okuyoruz; Avrupa’da Japonya’da trenler yapılmış. Saatte 600 km. hızla gidiyor. Böyle bir dünyada, böyle bir dönemde 11 Ocak 1991 Cuma günü akşamı Haydarpaşa’da bir tren; saatteki hızı 50-60 km. civarında ve başkent Ankara’ya onbir saatte varabiliyor.

Bu tren, bilmem kaç bininci seferini yapmak üzere kalkmaya hazırlanıyor. Adı, ANADOLU EKSPRESİ. Ya da nâm-ı diğer Kara Tren. Bir grup insan ellerinde bir kitapçığın kolileri, binecekleri vagonları arıyorlar. Üzüntülü mü, sevinçli mi, korkak mı, cesur mu, yoksa heyecanlı mı yüzlerinden anlaşılmıyor. Sıradan bir yolculuğa çıkmadıkları da besbelli. Onlar, yetmiş yıldır yasaklanan kimliklerini,   tüm dünyaya ve ülkelerinin insanlarına açıkça söylemek üzere tarihî bir yolculuğa hazırlanıyorlar. Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP)’ nin Ankara’da yapılacak ilk yasal Büyük Kongre’sinin delegeleridir bunlar.

Yaşadığımız günler ateşten gömlek gibidir. Zirâ dünya ve ülkemiz ağır ve ciddi sorunlarla yüklüdür.

Bir tarafta Anayasa Mahkemesinde süren partinin kapatılma davası, diğeri partinin yakın geleceği hakkında alınacak karar ve başladı başlayacak Körfez Savaşı. İşte bunlar, sorunların başlıcaları.  Her şeye karşın onlar, sanki de tarih yaptıklarının farkında değilmişçesine; alçak gönüllü telâşsız ve ağırbaşlı görünüyorlardı. Gerçekten de ne yaptığını bilen, kendinden emin insanların ruh hali okunuyordu gözlerinde.

Bostancı ve Pendik istasyonlarından sonra artık İstanbul geride kaldı. 11 saatlik “konforlu” yolculuktan sonra Ankara garına girildiğinde ayakları davul gibi şişmemiş tek kişi kalmamıştı. Ne gam, menzile varmıştık ya…

Ayrılan otelde  kısa bir istirahatin ardından saat 10.00’a doğru ülkenin dört bir yanından gelen delegeler Şato Yazar’da toplanmaya başladık. Göğüslerimizde kırmızı delege kartları, konuklarınki mavi. Bu salon bu dekorlar kimimize hiç yabancı değildi. Çok değil daha iki ay önce burada 24/25 Kasım 1990’da yeni bir umut ışığı parlamış,  yepyeni bir parti kurulmuş, yüzlerce insan tek vücut tek yürek haykırıyorlar; hâlen sesleri yankılanıyor tavandan duvarlardan. YAŞASIN SOSYALİST BİRLİK PARTİSİ!

Tam da bu duygular içindeyken, tarihin intikamını aldığı an geldi; çoğunluk sağlandı ve Türkiye’ li komünistlerin ilk yasal genel kurulu Büyük Kongre açıldı. Ve söz Başkanın. Konuşmasının sonlarında “şimdi kişisel görüşlerimi ilk defa ve belki de son defa söylemek istiyorum” dediğinde; âdeta nefesimiz kesilir gibi oldu, bir şeyler olacağını sezer gibiydik. Aslında gerçekten uyarıcı ve düşündürücüydü söyledikleri başkanımızın. Ama, inanılmaz bir şey oldu; çekiliyorum ve aday olmayacağım dedi. İşte bu, beynimizde ve yüreklerimizde hiç ummadığımız beklemediğimiz bir şok yarattı. Her şey bir anda karardı. İster istemez dikkatlerimiz bu sorunun üzerinde toplandı ve üçüncü günün sonuna dek soru işareti olarak kafamızda çakıldı kaldı. Ama bir kez daha görüldü ki; eğer açık yüreklilik sorumluluk, karşılıklı sevgi saygı varsa, insanoğlunun kendi arasında çözemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Bu arada kasımpatı çiçeklerini de unutmamak lâzım tabii. Bence buruk olması gereken kimse yoktur aramızda; ne başkan ne de biz. Ama, bu olay bize bir defa daha açık bir şekilde gösterdi ki; eskiden olduğu gibi (12 Eylül öncesi yaptığımız kongrelerdeki gibi) kongre gidişâtını önceden kestirebilmek ve tüm sonuçları isteğimize göre ayarlayabilmek mümkün değildir artık. Bu husus, bundan böyle kongreleri hazırlayacak kurmayların dikkatine sunulur. Aynı zamanda bu, tek tek bireyler ya da delegeler olarak tek başımıza sorumluluk duymaya ve de düşünmeye başladığımızı gösterir ki; yaptığımız kongrelerde gözlenen en olumlu en umut verici olgulardan biridir kanımca.

İkinci  gün söz sırası delegelerin. Yetmişe yakın konuşma isteği... Sürenin kısalığından şikâyetler... Olabildiğince yumuşak hoşgörülü ve sabırlı bir divan. Ne kadar söylenecek sözümüz varmış ve ne kadar güzel! Burada da, o eski, duygulara hitap eden vatan-millet-Sakarya edebiyatı döneminin kapandığını; esas olanın fikir üretmek, heyecanı düşüncelerde sağduyuda aramak gerektiği çıkıyordu ortaya.

Büyük Kongremiz bize, propaganda değil politika yapmak istiyorsak; kendimizi yetiştirmek ve sürekli geliştirmek zorunda olduğumuzu söylüyor. Sırası gelmişken bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim: Doksanını aşan yaşına rağmen yüreğinden kopup gelen çağlayan gibi sesiyle; kürsüde ENTERNASYONEL’i söyleyen yetmiş yıllık geleneğimizin onur timsali insanın karşısında bir kez daha saygıyla sevgiyle eğilmek istiyorum. Yasal kongrelerimiz bir şeyi daha; kişiliklerimizi olumlu olumsuz tüm yanlarıyla ortaya döktü. “İllegalite yorganı yok artık üstümüzde” her şeyin açık olması ne kadar da iyi oluyor. Ve en nihayet önemli kararların alınacağı düğümlerin çözüleceği üçüncü gündeyiz. İlk olarak partinin geleceği görüşülecek. Farklı eğilimler var hep biliyoruz. Bu konuda iki tasarı üstünde tartışılıyor, lehte aleyhte tartışmalar sürerken gerilim had safhada. Belki de hayatımızın en zor işini yapacağız. Mutabâkat  öneriyoruz ülke sorunlarının çözümü için, demokrasiden yana olan herkese... Peki kendi içimizde, hemen şimdi uygulayabilecekmiyiz? Bu temel tezimizi, aksi taktirde nasıl inandırıcı olabiliriz. Sonunda bir kez daha sağduyu ve sorumluluk üstün geldi. Tek metin hazırlandı oylandı. Büyük bir çoğunluk kabûl diyor. İşte şimdi Şato Yazar salonunun duvarları ve tavanları ikinci kez yankılanıyor aynı sesle: YAŞASIN SOSYALİST BİRLİK PARTİSİ! Herkes ayakta alkışlar bitmiyor... Şimdi soralım kendimize, bu coşkunun kaynağı “belirsizlik” olabilir mi ? Ülkenin dört bir köşesinde   bunca zamandır hiç mi birşey belirleyemedik ? Bence çok şey belirledik. Bugüne dek adı “onlar asla birleşemezlere” çıkmış Türkiye gibi bir ülkede farklı görüşteki solcuların, hem de bir parti çatısı altında  BİRLİK kurabileceklerini ikinci defadır gösterebilmeleri bile başlı başına bir olaydır. Ayrıca, hiçbir partide bulunmayan, modern bir parti olmaya aday tüzüğü de çok önemli bir belirliliktir.

Başımızı göğe kaldırdığımızda, güçlükle seçebildiğimiz belli belirsiz yanıp sönen bir yıldız gibi bile olsa yeni partimiz; yine de ezilen, sömürülen, horlanan ve hiçbir zaman yüzü gülmemiş yoksul halkımız için, bir umuttur da ayni zamanda. Haa, bu partinin gerçekten de kendimizin ve halkımızın özlemini çektiği bir parti olabilmesinin garantisi var mıdır? Elbette ki yoktur. Modern, güvenilir, nerede bir baskı ve haksızlık varsa başını kaldırabilen, mücadeleci, kendi içinde de özgürlükçü deyim yerindeyse cam gibi tertemiz; bir tarafından bakıldığında öbür tarafı görülebilen şeffaf  bir  parti yaratabilmek bizim ellerimizdedir. Bu da, dökeceğimiz terlere ve katacağımız emeklere bağlıdır.

Hiç kuşkusuz, istediğimiz parti gökten zembille inmeyecektir. Ben de, Büyük Kongremizin kararı ışığında biz TBKP’ lilerin  kafasında hiçbir kuşku ve endişe olmaksızın, yeni partimizi inşâ etmek üzere kolları sıvayıp bu sürece omuz vermemizin güncel yakıcı görev olduğunu düşünüyorum. Şimdi de ilk günün şokunu, sevinç ve mutluluk yumağı haline çeviren an geliyor: Sayın Nihat Sargın başkanlığa adaylığını koyduğunu açıklıyor. Yine herkes ayakta… Yetmiş yıllık geleneğin üç kuşağı; gençler, orta yaşlılar ve delikanlı yaşlılar sarmaş dolaş dillere destan özgürlük türkümüz yankılanıyor bu kez de  “DOSTLARIN ARASINDAYIZ! GÜNEŞİN SOFRASINDAYIZ… ” Bu arada sonuç bildirgemize sıra geliyor. Bir kez daha vurguluyoruz, ayrımsız nerede kimden gelirse gelsin insan kanı akıtılmasına karşı olduğumuzu, ilk gün nasıl körfez savaşına HAYIR demişsek; ayni şekilde Sovyetler Birliği tarafından Litvanya’da insanların öldürülmesini tereddütsüz kınıyoruz.

Yetmiş yıldır yasaklı partimizin ilk yasal kongresinde oylarımızı kullanarak son görevimizi yapıyoruz. Ve dönüş başlıyor. Yahya Kemal’in sözlerini hatırlıyoruz; kendisine Ankara’nın en çok neyini seviyorsunuz diye sorulduğunda; cevabı İstanbul’a dönüşü dermiş. Bizler de Yeditepeli şehrimize bir an önce varabilmenin sabırsızlığı içinde üçer beşer guruplar halinde garda toplanmaya başlıyoruz. Saat 21.30’dahareket başlıyor, korkunç bir yorgunluk..  Ama, görevini yapmış insanların vicdan huzûru ve engin bir mutluluk duygusu var içimizde. Vagonumuzda bir onur timsalimiz daha Şoför İdris(amca) var aramızda. Gecenin ikisi Şefik Hüsnü ile ilk karşılaşmasını, ilk yasal parti çıkışını TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ ÇİFÇİ FIRKASI’ nı (TSİÇF) İzmit’teki sendikal hareketleri anlatıyor. Akıl almaz baskılarla, nice zorluklarla dolu ince uzun yollardan gelen onurlu geçmişimizden; umutla geleceğe bakıyor, ışıklı ve neşeli bir yürüyüşe; savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya varmak için hazırlanıyoruz hep birlikte...

(*) Adımlar, onbeş günlük siyasi dergi Sayı 49  10 Şubt 1991 sayfa 13-14