Nauzibillah, ya siyasetçi olsaydım...

 

 

 Eskiler boşuna “Siyaset zor zenaat” dememiş. Gerçekten zor zenaat. Bunu, politik kimliğini sahiplenen bir gazeteci olarak söylüyorum elbet.

Kürdistan gazetesinin 100. yıldönümü kutlamalarında, 1998 yılında Mezopotamya Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir panelde konuşmacı idim. İzleyicilerden biri, klasik bir soru sordu, “Nasıl gazeteci oldunuz?” dedi.

Kısa bir düşünmeden sonra aklıma ilk gelen biçimiyle yanıtladım. Bugün gibi aklımda olan o yanıtım şuydu:

“Ben örgütlü biriydim. Kürt halkının özgürlüğü için mücadele etmem gerektiğine inanıyordum. Gazeteler ve dergiler Kürtleri yazmayınca, Kürtlere sadece kin ve nefret kusulunca örgütüm tutup bir dergi çıkarma kararı aldı ve bana ‘Karar aldık, artık sen gazetecisin’ dedi. Örgütüm o gün ‘çaycı olacaksın’ deseydi, emin olun çaycı olurdum.”

İronik bir yanıt olabilir ama işin aslı bu. Çünkü örgütümün ‘çaycı ol’ dediği bazı insanların yıllarca çaycı olarak kaldığını biliyorum…

Bugünlerde artık legal olan, adıyla, sanıyla meydanda olan Kürdistan Sosyalist Partisi’nin (PSK) üyesiydim. Daha sonraları PSK’nin yöneticilerinden biri oldum. PSK’de birçok sorumluluk üstlendim. O dönemler açık alanda çalışmak zordu ve örgütüm de Deng dergisini, partinin Türkiye’deki yayın organı olarak çıkarmıştı. Ben de o dergiyle ‘profesyonel gazeteciliğe’ başlamıştım. Bir yıl öncesinde, 1988 yılında Ankara’da Mehmet Bayrak’ın sahipliğinde çıkan Özgür Gelecek dergisinin gönüllü muhabirliğini yapmıştım bir müddet. İlk haberlerim Özgür Gelecek’te yayınlanmıştı. Bazı haberlerim kendi adıma değil, başka adlarla yer almıştı dergide. Ama nihayetinde ilk deneyimim Özgür Gelecek, ‘profesyonelliğim’ ise Deng dergisi ile başlamıştı.

Bu ilk dönemimim akabinde birçok yayınevi, gazete, dergi, televizyon ve internet sitesinde çalıştım.

Gönüllü muhabirliğe, aslında profesyonel devrimciliğe, ama görünen yüzüyle de gazeteciliğe başlamamdan bu yana aradan neredeyse 30 yıl geçti. Açık diyeyim, ne gönüllü muhabirliğimden, ne de gazeteciliği bir meslek olarak görmekten öte bir görev, bir sorumluluk olarak görmekten hiç vazgeçmedim.

Örgütüm “gazeteci ol” demişti, olmuştum. Sonra koşullar götürüp getirip beni cidden gazeteci yapmıştı. Ama yine de bunun bir görev olduğunu unutmamam gerektiğine inanıyordum ve inanıyorum ki hiç unutmadım...

İşi öğrendikten sonra gazeteciliğim ile ilgili ciddi teklifler gelmesine rağmen, profesyonel devrimci ruhumdan vazgeçmedim. Radikal ve Taraf gibi gazeteler köşe yazarlığı önerdiğinde telif de önermişlerdi. İtirazımın işe yaramayacağını, güven duymadığımı anladığım bu mekanlarda yazmak yerine tamamen telifsiz olarak, hiçbir pazarlık yapmadan itirazımın işe yarayacağı Evrensel’de yazılarımı yayınlamayı tercih ettim. Akabinde itirazımın işe yarayacağı Azadiya Welat da yazdım Azadiya Welat kapatılınca Rojeva Medya’da Kürtçe yazmayı sürdürdüm.

İtiraza ilişkin gerekçelerim vardı. Haksızlık etmeyeyim, örgütlü mücadeleden şunu da öğrenmiştim; “Örgütlü de olsan mücadelede itiraz şarttır.”

Yani şunu demek istiyorum; örgütümün ‘gazeteci ol’ demesi elbet, her denileni olduğu gibi kabul ettiğim, anlamına gelmiyordu. Gazeteci oldum ama madem o işi yapıyorum, doğru dürüst yapmalı, hakkını vermeliydim, diye düşündüm. Hep de öyle yaptım. İtiraz etmem gereken yerde de itirazdan çekinmedim.

Bugün artık mesleken de gazeteci isem, örgütümün görev olarak verdiğini ciddiye almamdan kaynaklanıyor. Ciddiye almamım en önemli göstergesi de itiraz hakkımı yerinde ve zamanında yapmamdır, inancındayım.

Görev amenna ama itiraz şart…

İtiraz olmadan, görev olmaz. İtiraz olmadan yürütülen görev biattır, biat da teslimiyettir. Bu nedenledir ki itirazlarım neticesinde PSK ile yolum ayrılsa bile mücadeleye olan inancım gereği itirazlarımı sürdürmekten imtina etmedim. Elbet dostluklarımı bozmadım. PSK’den ayrıldım ancak hiçbir yoldaşım ile dostluğumu bozmadım. Çünkü birbirimize ihtiyacımız olduğunu da biliyordum. Bu böyle ama yine de yeri geldiğinde itiraz ettim, biata karşı çıktım, ama görevimin de görev olduğunu hiç unutmadım. En önemlisi de PSK’nin verdiği bir görev olsa bile Kürt halkının özgürlüğü için bir görev üstlendiğimi, bunun için gazeteciliğe başladığımı biliyordum. Benim için önemli olan da buydu.

Hiç kuşku yok esas olan koca bir halkın özgürlüğüdür. Bunca ağır bedeller ödeyen, cenazeleri günlerce sokakta kalan bir halkın fertlerinin, bir halkın özgürlüğünü düşünmeden de atılacak tek adım, yapılacak tek iş benim açımdan yoktur. Ve kabul etmek gerekir ki bu ağır bir sorumluluktur.

Bugün de bu ağır sorumluluğun farkındayım. Hala kendimi gazeteciliği öğrenmeye çalışan ama gazeteciliğe profesyonel devrimci olarak başladığını, bir görev olarak başladığını unutmayan, bunun için her bedeli ödemeye hazır bir nefer gibi düşünüyorum.

Doğru olan da budur.

Bunun içindir şiarım hep “özgürlük için mücadele” olmuştur.

Şunu da diyeyim; çünkü niye başta “Siyaset zor zenaat” dedim, açıklamam gerekir.

Cidden zor. Çünkü siyaset farklı alanlara çeker.

Bu nedenledir ki hep “İyi ki de örgütüm zamanında ‘gazeteci ol’ talimatını vermiş” diyorum. Nauzubillah, ya örgütüm ‘siyasetçi ol’ deseydi...